Sana benzeyen çok kişi gördüğümden -bir gün olsun güzel kokmayan bu kasabada- şimdi seni gördüğüme sevinemiyorum. Aynısın, aynısınız. Nasıl olur, deme. Anlamanı beklemiyorum. Mucizeye inanmam.
Zaman, kırık bir cam şişesinden sızan su gibi ilmek ilmek işliyordu gözlerime. Üstelik saçlarımda beyazlamıştı artık, eski güzelliğim kalmamıştı. Yüzüm, buruşturulmuş bir kâğıt parçası gibi kırış kırıştı.
Uzun soluklu mücadelelerin, hep var olma gayretinin, hep doğruyu yapma isteğinin sonucunda insan elbet azami bir başarma payına ulaşır içinde. Bu pay gelecek mücadeleler için zorlansa bile bir şekilde halledeceğinin garantisidir
Şimdi sessiz ama gösterişli bir hayatının ortasındasın, var gücünle yaşamaktasın. Güneşi iliştirmişsin yatağının kenarına, aya tutunmuşsun her gece. Sanki gerçekten güçlü gibisin.
Gençlere katlanmak yaşlılığa katlanmaktan daha zor olsa da yaşamak güzel şey sevgili Nadya. Gençlerin seninle eğlenmesini kabullenmen zor olsa da, uykusuz gecelerde o güzelim öğütlerini dinlemek yağmurun, güzel.
Bu gece söküp derimi, Çırılçıplak kalacağım, Ekmeği kanımla sarıp, Usulca dağılacağım.
Yok sayılmak; yeryüzünde yaşayan adına insan denilen varlıkların tanıdıkları veya tanımadıkları diğer insanlara yapabileceği en büyük kötülüktü. İkinci en büyük kötülük ise; sevginin sınırları olduğuna inanan birine aşık olmaktı.
Acıların iz düşümleri hep bir şeylere yansır, birilerine, bir yerlere. İnsan ister ki bir sebebi olsun, bir sonucu olsun, bir şifası olsun derdinin. Bir başınalığını sevse de, dimdik durabilse de ister ki omzunda bir el olsun.
Günün üzerine devrilen kırılgan bir akşamüstü maviliği ve ufkun hemen yanı başında beliren göçmen kuşların suskun siluetleri var. Tik tak, tik tak, tik tak bunlar hiç bitmez kafamın içinde, sessizlik bebek yüzlü bir katil.
Tüm geceyi onu izleyerek kapattım. Gecelerin uzunluğunu ben bilirim, ben bilirim tek başına ısıtamadığın yatakları, yastığın soğuk yüzünü… Doğan her yeni güne bir nefretle uyanmamak için kilit vurduğum pencereleri ben bilirim.