
Bazı şehirlerde kayıp eşya büroları vardır. Şemsiyeler, anahtarlar, tek eldivenler, içinde kimin yaşadığı artık bilinmeyen fotoğraflar, istasyonlarda unutulmuş bavullar oraya götürülür. Sahibi çıkarsa teslim edilir, çıkmazsa bir müddet bekletilir. Sonra her biri, kayıt defterinin bir satırına dönüşür. İnsan hayatının da böyle bir odası olduğunu düşünüyorum bazen. Fakat oraya eşya bırakmayız. Vaktimizi, söyleyemediğimiz cümleleri, karşılığını alamadığımız emeği, kendimizden eksiltip başkasına verdiğimiz yılları, tam açılacakken korkudan kapısında beklediğimiz odaları bırakırız. En çok da olabilecek şeyleri. Bir insanın başına gelenlerden çok, başına gelebilecekken gelmeyenlerin ağırlığı vardır. Gerçekleşmiş felaketlerin hiç değilse bir şekli bulunur; bir ölümün tarihi, bir ayrılığın son konuşması, kaybedilen bir işin son çalışma günü vardır. Ama gerçekleşmeyen hayatların mezar taşı yoktur. Bu yüzden insan onları nereye gömeceğini bilemez. Belki edebiyat tam da bunun için vardır: Mezarlığı olmayan şeylere bir parça toprak bulmak için.
Kafka sabahları bir sigorta kurumunun koridorlarından geçerken cebinde başka bir hayat taşıyordu. Gündüzleri dosyaların, tutanakların, mühürlerin arasında yürüyen adam, geceleri insanı böceğe çevirecek kadar keskin bir dünya kuruyordu. Muhtemelen hiçbir bürokrat onun masasının çekmecesinde hangi karanlık ülkenin büyüdüğünü bilmiyordu. İnsan bazen kendi hayatında da böyle çalışıyor. Görünen işi başka, asıl işi başka. Bir masanın başında para kazanırken başka bir masada kendini kurtarmaya çalışıyor. Birine gülümserken başka bir yerde yas tutuyor. Bir ilişkide kalırken zihninde çoktan eşyalarını toplamış oluyor. Hayatın en tuhaf mesailerinden biri budur: İnsan bazen kendisine ait olmayan bir hayatta fazla mesai yapar. Üstelik çoğu zaman ücretini de alamaz. Burada paradan söz etmiyorum. Bazı ücretler teşekkürdür, bazıları sadakat, bazıları görülmek, bazıları bir gün birinin çıkıp “Burada senin de emeğin vardı,” demesidir. Fakat dünyanın muhasebe sistemi pek dürüst değildir. Bazen çalışan kişinin adı bordrodan silinir, seyredenin adı kapağa yazılır. Bir sofrayı hazırlayan unutulur, sonradan gelen başköşeye oturur. Bir fikri yıllarca taşıyan görünmez olur, onu daha yüksek sesle tekrarlayan alkışlanır.
Gariptir, insanın hakkı çoğu zaman büyük meydanlarda değil, küçük masalarda yenir. Dört kişinin oturduğu bir masada. Bir toplantıda. Bir evin mutfağında. Bir yayınevinin arka odasında. Bir ilişkinin görünmeyen protokolünde. Hakkın yenmesi denince aklımıza hep büyük mahkemeler gelir. Oysa hayatın asıl mahkemelerinde hâkim yoktur; dosyalar açılmaz, tanıklar çağrılmaz. Bir şey eksilir ve herkes gündelik hayatına devam eder. Eksilen bilir. Sabahattin Ali’nin bazı hikâyelerinde insanı yaralayan şey de budur. Kötülük çoğu zaman elinde bıçakla gelmez. Üzerinde temiz bir gömlek vardır, makul konuşur, toplum içinde saygın görünür, yaptığı şeyi kötülük olarak bile adlandırmaz. Zaten insanı en çok büyük canavarlar değil, kendisini haklı bulan küçük insanlar yoruyor. Büyük kötülüğü tanımak kolaydır. Küçük kötülük gündelik hayatın içine karışır; çaya şeker atar, telefonuna bakar, “Ben öyle demek istemedim,” der. Sonra sizin hayatınızdan bir parçayı cebine koyup çıkar.
Belki bu yüzden adaletin sembolü terazidir. Fakat benim gördüğüm terazilerin çoğunun bir kefesi eksikti. İnsanlar ellerinde kalan tek kefeye kendi ağırlıklarını koyuyor, sonra dünyanın dengede olduğunu söylüyorlardı. Terazi eksik olunca tartılan şey hak değil, güç oluyor. Kimin sesi daha yüksekse onun sözü ağır geliyor; kimin sandalyesi daha büyükse onun hatası daha hafif çekiyor. İnsanın hakkını yiyenlerin en maharetli yanı, ağızlarında hiç ekmek kırıntısı bırakmamalarıdır. Sofradan kalkarlar, peçetelerini katlarlar, elleri temizdir. Siz ise eksilmiş olarak kalırsınız. Bazen emeğinizden, bazen itibarınızdan, bazen sevginizden bir lokma eksilmiştir. Buna rağmen yine de görgü kuralları sizden sessiz olmanızı bekler. Çünkü bazı toplumlarda haksızlığa uğrayan kişinin öfkesi, haksızlığı yapanın davranışından daha büyük bir kusur sayılır. Böylece suç yer değiştirir. Kırılan sandalye değil, gürültüsü konuşulur.
Korkaklık da kendisini nadiren korkaklık diye tanıtır. Genellikle “şartlar”, “zamanlama”, “sorumluluklar”, “şimdi sırası değil”, “kimseyi üzmek istemiyorum”, “biraz daha bekleyelim” gibi terbiyeli kelimeler kullanır. Korkaklığın en büyük başarısı kendisine iyi bir gardırop kurmuş olmasıdır; çıplak dolaşmaz, üzerine gerekçe giyer, kravat takar, takvim taşır, başkalarının ne düşüneceğini hesaplar. Sonra hayatının en önemli kararının önünde yıllarca bekler. Bir kapıyı açmaz, bir sözü söylemez, bir masadan kalkmaz, birine “kal” diyemez, bir başkasına “git” diyemez. İnsan zanneder ki karar vermediğinde hiçbir şey yapmamıştır. Oysa karar vermemek de bir karardır. Susmak da taraf tutmaktır. Bir tren istasyonunda hiçbir trene binmemek insanı hiçbir yere götürmez sanılır. Yanlış. İstasyonun kendisi de zamanın içindedir. Siz peronda beklerken trenler gider, raylar paslanır, gişe kapanır, şehir değişir. Bir gün başınızı kaldırırsınız; gitmek istediğiniz yer artık haritada yoktur.
Pessoa’nın yüzlerce ayrı kişi gibi yazmasına bazen şaşırıyorum. Sonra insanın tek bir kişi olarak yaşamadığını hatırlıyorum. İçimizde hayatın farklı ihtimallerini taşıyan kalabalık bir nüfus var. Birimiz cesur, birimiz ürkek; birimiz gider, birimiz kalır; birimiz affeder, birimiz ömrünün sonuna kadar unutmamak için geceleri nöbet tutar. İnsanın trajedisi çoğu zaman yanlış kişiyi yönetime getirmesidir. İçimizdeki korkak belediye başkanı seçilir örneğin. Bütün yolları kapatır. Cesaretin işlettiği köprüyü bakıma aldırır. Arzunun sokağına giriş yasağı koyar. Sonra biz buna kader deriz. Kader kelimesine çok haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. İnsanın kendi korkusuyla bozduğu pek çok şeyi kaderin üzerine attığını gördüm. Bazı aşklar kader yüzünden bitmedi; birileri korktuğu için bitti. Bazı işler talihsizlik yüzünden sona ermedi; birileri diğerinin emeğini kolayca harcayabildiği için sona erdi. Bazı dostluklar zaman yüzünden kaybolmadı; insanlar işlerine gelmediği anda hafızalarını kaybettikleri için yok oldu. Ama insan kendi payını görmekten hoşlanmaz. Çünkü aynalar pahalıdır, mazeretler ucuz.
Aşkın da kendine ait bir ekonomisi vardır. Birine kalbinizi verdiğinizde aslında organ bağışında bulunmazsınız; daha tuhaf bir şey yaparsınız: Gelecekteki zamanınızın bir bölümünü onun adına ayırırsınız. Henüz yaşanmamış pazar sabahlarını, gidilmemiş şehirleri, kurulmamış sofraları, alınmamış kitapları, yaşlanınca anlatılacak hikâyeleri. Bu yüzden bazı ayrılıklar yalnızca bir insanın gitmesi değildir; geleceğin kamulaştırılmasıdır. Bir anda yıllar sonra kullanmayı düşündüğünüz bütün odalar elinizden alınır. Anahtar sizde kalır, ev yoktur. İnsan sonra uzun süre elindeki anahtara bakar, hangi kapıyı açtığını hatırlamaya çalışır. Belki aşkın acı tarafı budur. Sevdiğimiz kişiyi değil yalnızca, onunla birlikte mümkün olduğunu düşündüğümüz kendimizi de kaybederiz. Daha neşeli biri, daha umutlu biri, daha cesur biri, daha aptal biri belki; ama canlı. Sonra o kişinin kıyafetleri üzerimizde kalır, fakat artık bedenimize uymaz. Aşk bitince insanın gardırobunda görünmez giysiler çoğalır.
Virginia Woolf kendine ait bir odadan söz etmişti. Bence insanın yalnızca yazabilmek için değil, kaybettiklerini ayırabilmek için de kendine ait bir odaya ihtiyacı var. Çünkü her kaybı aynı dolaba koyarsanız kokuları birbirine karışıyor. Bir aşkın ihanetiyle bir işte uğranmış haksızlık birbirine benzemeye başlıyor. Bir dostun sessizliği eski bir sevgilinin sessizliğine ekleniyor. Sonunda insan kimin ne yaptığını değil, yalnızca kendisinin sürekli eksildiğini hissediyor. Oysa kayıpların isimlendirilmesi gerekir. Şu çekmeceye emek, şu rafa aşk, bu küçük kutuya gurur, kapının ardına söylenemeyen cümleler. Yoksa bütün hayat tek bir karanlık leke hâline gelir. İnsan o zaman hangi yaraya merhem süreceğini şaşırır. Belki yazmak, bu yüzden biraz tasnif işidir. Kalbin arşivciliği. Yıllardır birbirine karışmış evrakın arasından bir kâğıdı çekip “Bu benim değildi,” diyebilme cesareti.
Dostoyevski’nin insanları bu yüzden hiç rahat değildir. Kendi içlerinde mahkeme kurarlar; suçlu da kendileridir, hâkim de, cellat da. Bir başkasının bize yaptığı haksızlığın üstüne bir de kendimizi yargılamayı ekleriz çoğu zaman. “Neden inandım?”, “Neden bekledim?”, “Neden bu kadar emek verdim?”, “Neden daha önce anlamadım?” diye sorarız. Böylece hırsız evimize girmişken dönüp kapının kilidini suçlarız. Oysa inanmak suç değildir. Emek vermek aptallık değildir. Bir insana, bir işe, bir fikre sadakat göstermek de kusur değildir. Kusur, bunları karşısındakinin zayıflığı sanan bakıştadır. Ama ne tuhaftır ki incinen taraf çoğu zaman kendi kalbinin ifadesini alır. İyiliğin sanık sandalyesine oturtulduğu mahkemeler vardır. Ben onları hayatın en başarısız kurumları sayıyorum.
Bir de ziyan olmak meselesi var. “Ziyan” kelimesini seviyorum; içinde yalnızca kayıp değil, yanlış yerde tüketilmek de var. Yağmurun denize yağması gibi değil bu; çünkü deniz de yağmuru kabul eder. Daha çok, yıllarca açılmayacak bir evin lambasının yanık bırakılması gibi. Kimse görmez, ama elektrik harcanır. Bazı insanlar hayatımızda böyle lambalar yakar. Biz de içeride birileri yaşıyor sanıp elektrik faturasını öderiz. Oysa ev boştur. Aşkın, emeğin, inancın ziyan olması çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Bir kesik gibi değil, damlayan musluk gibi ilerler. Her gün bir damla. İnsan büyük kayıpları fark eder de küçük eksilmeleri fark etmez. Sonra bir sabah musluğun altındaki kabın taştığını görür. Bütün gece uykusunda kaybetmiştir aslında.
Çehov’un hikâyelerinde bazen hayatın tam ortasında, görünüşte hiçbir şey olmuyorken, insanın bütün kaderi değişir. Bir bakış, bir sessizlik, küçük bir jest. Büyük felaketlerin davulu vardır; küçük kırılmaların sesi yoktur. Oysa insanın yönünü çoğu zaman sessiz şeyler değiştirir. Bir telefonun çalmaması, bir ismin anılmaması, toplantıda size dönmeyen bir yüz, bir masada boş bırakılan sandalye. Hayat, insanı bazen kapıdan kovmaz; sadece anahtarını değiştirdiğini söylemez. Siz eski anahtarla aynı kapıyı açmaya çalışırsınız. Bir süre sonra anahtarın bozuk olduğunu sanırsınız. Sonra kapının başka biri için açıldığını görürsünüz. İşte bazı hak kayıpları böyledir: Size “artık buraya ait değilsin” denmez, ait olmadığınızı kendi yorgunluğunuzdan anlamanız beklenir.
Edebiyat dünyası da diğer dünyalardan daha masum değildir. Kitapların arasından yürüyen insanların daha adil olacağını düşünmek, denizin kenarında yaşayan herkesin yüzme bildiğini sanmaya benziyor. Şiir okuyan kişi incitmeyebilir zannediyoruz. Roman seven kişi insan ruhunu anlar, öykü yazan kişi başkasının hikâyesine saygı gösterir sanıyoruz. Oysa edebiyat bazen yalnızca insanın elindeki iyi dövülmüş bir kaşıktır; neyi yiyeceği yine karakterine kalır. Çok kitap okumuş bir insan da başkasının emeğini yiyebilir. Üstelik daha güzel cümlelerle yapar bunu. Bir şair sizi dışarıda bırakırken kapıyı metaforla kapatabilir. Bir romancı ihaneti üç perdeye bölebilir. Bir eleştirmen, haksızlığını dipnotla savunabilir. Kültür, karakterin garantisi değildir. Bunu öğrenmek insana önce ayıp gibi gelir. Sonra rahatlatır. Kitapları insanlardan kurtarmayı öğrenirsiniz.
Belki de asıl mesele, başımıza gelenleri “niçin oldu?” sorusuyla değil, “benden neyi götürdü, bende neyi bıraktı?” sorusuyla tartabilmektir. Çünkü bazı kayıplar yalnızca eksiltmez. Bir tür garip kemik bırakır içimizde. Daha önce olmayan sert bir yer. Haksızlığa uğrayan kişi bazen adalet duygusunu kaybetmez; tersine, terazinin nasıl kurulması gerektiğini öğrenir. Terk edilen kişi sevmekten vazgeçmeyebilir; sevginin hangi kapılarda dilenmemesi gerektiğini öğrenir. Emeği görünmeyen kişi çalışmayı bırakmayabilir; bundan sonra adının nerede yazılı olacağına daha dikkat eder. Acının en işe yarar tarafı belki budur: İnsan, bir daha hangi masada aç kalacağını tanır.
Camus, Sisifos’u dağın eteğinde bırakmadı; onu taşını yeniden kaldırırken düşündü. Çünkü insanın yenilgisi bazen taşın düşmesinde değil, bir daha eğilip eğilmeyeceğinde saklıdır. Fakat burada ince bir fark var. Her taşı yeniden kaldırmak erdem değildir. Bazen aynı taşı yüz kez aynı tepeye taşımak sadakat değil, alışkanlıktır. Hatta korkudur. İnsan bildiği yorgunluğu bilmediği özgürlüğe tercih edebilir. Bu yüzden vazgeçmek her zaman yenilmek değildir. Bazen taşın size ait olmadığını anlamaktır. Yıllarca omzunuzda taşıdığınız şeyi yere bırakınca ilk hissedilen şey hafiflik olmaz zaten. Önce suçluluk gelir. Sonra boşluk. Çünkü omuz da ağırlığa alışmıştır. İnsan acısına bile ergonomik bir şekil verir. Ondan kurtulunca nasıl duracağını şaşırır.
Ben artık hayatın insanlara dağıttığı zarflar olduğunu düşünüyorum. Bazısının içinden sevgi çıkar, bazısından iş, bazısından dostluk, bazısından hayal kırıklığı. Fakat en tuhaf zarflar boş çıkanlardır. Çünkü insan boş zarfı uzun süre ışığa tutar. İçinde görünmeyen bir yazı olduğuna inanmak ister. Biraz daha beklerse harflerin belireceğini sanır. Oysa bazen gerçekten hiçbir şey yoktur. Bazı insanların bize veremediği şeyin gizli bir nedeni yoktur; veremiyorlardır. Bazı kurumlar emeğinizi görmemiş değildir; görmüş ve işine gelmediği için görmezden gelmiştir. Bazı kapılar yanlış zamanda çalınmamıştır; kapıyı açacak cesaret içeride hiç yaşamamıştır. Bunu kabul etmek acıdır ama açıklık getirir. Boş zarfı yıllarca cebinizde taşımaktan kurtulursunuz.
Sonra insan bir gün kendi kayıp eşya bürosuna geri döner. Raflarda eski yüzler, yarım kalmış işler, kırılmış sözler, boşa gitmiş yıllar vardır. Görevli yoktur. Defteri kendiniz açarsınız. Bir zamanlar çok değerli sandığınız bazı şeylerin artık size ait olmadığını fark edersiniz. Bir aşkın anahtarını almazsınız mesela. Bir masada unutulmuş isminizi geri alırsınız. Birilerinin üzerine bastığı emeği silkeleyip cebinize koyarsınız. Korktuğunuz için söylemediğiniz bir cümleyi bulur, bu kez kendinize söylersiniz. Sonra rafta küçük, ağır bir kutu görürsünüz. Üzerinde “ziyan” yazıyordur. Açarsınız. İçinden kaybettiğiniz yılların çıkacağını düşünürsünüz. Fakat kutunun içinden yalnızca birkaç paslı vida çıkar. Meğer yıllardır sırtınızda taşıdığınız bina çoktan çökmüş; siz enkazın ağırlığını hâlâ kendiniz sanıyormuşsunuz.
Belki büyümek biraz da budur: Her kaybı geri istememeyi öğrenmek. Bazı şeyler bulununca sevindirir, bazılarıysa bulunduğu yerde kalmalıdır. Çünkü insanın bütün geçmişini geri alması mümkün olsa bile buna ihtiyacı yoktur. Geçmiş bir müze değildir; her parçayı korumak gerekmez. Bazı odalar kapatılır. Bazı isimler katalogdan çıkarılır. Bazı cümlelerin üstü çizilir. Bu inkâr değildir; yer açmaktır. Yeni bir kitap koyabilmek için raftan eskisini indirmek gibi. Zaten edebiyat da biraz böyle ilerlemedi mi? Her büyük yazar kendinden öncekilerin cümlelerinin arasından geçti, kimini taşıdı, kimini reddetti, kimine itiraz ederek kendi sesini buldu. İnsan da kendi hayatının yazarıysa, önce hangi paragrafın artık kendisine ait olmadığını anlamalı.
Ve belki hiçbir şey bütünüyle ziyan olmaz. Bu, teselli olsun diye söylenmiş bir cümle değil. Bazı şeyler gerçekten gider, bazı emekler gerçekten çalınır, bazı sevgiler gerçekten karşılıksız kalır. Bunu süslemeye gerek yok. Fakat kaybın içinden çıkarken yanımıza aldığımız şey, kaybın kendisinden farklı olabilir. Bir başkasının korkaklığı bize cesaretin neye benzediğini öğretebilir. Birinin adaletsizliği, kendi terazimizi daha dikkatli kurmamıza neden olabilir. Bir ilişkinin yıkılması, sevginin hangi biçimlerinin ev olmadığını gösterebilir. Bir işte silinen ismimiz, bundan sonra adımızı kendi elimizle daha koyu yazmamıza yol açabilir. İnsan bazen kendisini tam da başkalarının onu eksiltmeye çalıştığı yerden yeniden kuruyor.
Borges’in labirentlerini düşününce de hayatın bazı dönemleri gözümde daha anlaşılır oluyor. Labirentin korkutucu yanı çıkışın uzak olması değildir; hangi dönemeçte yanlış yöne saptığınızı artık hatırlamamanızdır. İnsan ilişkilerinde de işte de böyle. Başlangıçta küçük bir taviz verirsiniz, sonra bir tane daha. Bir başkasının rahat etmesi için kendi cümlenizin bir kelimesini silersiniz. Bir toplantıda hakkınız olan sözü istemezsiniz, bir sevgide sorulması gereken soruyu ertelersiniz, bir dostlukta sizi inciten şeyi “önemli değil” diye kapatırsınız. Sonra yıllar geçer ve önünüzde birbirinin aynısı koridorlar belirir. Tam o noktada insan çıkışı değil, eski kendisini aramaya başlar. Oysa labirentten çıkmanın yolu her zaman geriye dönmek değildir. Bazen duvarlardan birinin gerçek olmadığını fark etmektir. Kimi sınırlar taş değildir; uzun süredir itiraz edilmediği için sertleşmiş alışkanlıklardır. İnsan bir kez elini uzatıp dokununca, yıllardır önünde duran şeyin kâğıttan yapılmış bir dekor olduğunu anlayabilir.
Sait Faik’in insanlara bakışında sevdiğim bir şey vardır: Büyük laflardan önce küçük hayatların nabzını dinler. Balıkçının, işçinin, kahvenin köşesinde tek başına oturan adamın, adını kimsenin anmadığı insanların yanına yaklaşır. Belki hak meselesi de biraz burada başlıyor. Görünmeyeni görmekte. Çünkü dünyada en kolay harcanan şey, kimsenin saymadığı emektir. Bir insanın yaptığı iş sürekli doğal kabul edildiğinde, teşekkür gereksiz görülmeye başlanır. Birinin sevgisi hep hazır bulunduğunda, ona dönüp bakmak ertelenir. Birinin susacağı bilindiğinde, payına düşen rahatlıkla başkasına verilir. Görünmezlik bazen bir pelerinden çok bir çalışma koşuludur. İnsan günün sonunda kendisine şu soruyu sormalı belki: Ben kimlerin emeğini hayatımın mobilyası sandım? Kimlerin varlığını, hep orada duracağı için, duvar gibi kabul ettim? Çünkü hakkı yenilen herkesin karşısında mutlaka büyük bir zalim yoktur; bazen sadece alışmış bir insan vardır. Ve alışkanlık, vicdanı uyuşturan en sessiz ilaçlardan biridir.
Bu yüzden artık kayıp eşya bürolarını hüzünlü yerler olarak görmüyorum. Oralar biraz da ayrıştırma yerleri. Neyin gerçekten bizim olduğunu, neyin yıllardır yanlışlıkla cebimizde taşındığını anlamak için. Bir gün herkes kendi raflarının önüne gelecek. Kimisi cesaretini bulacak, kimisi sesini, kimisi emeğinin unutulmuş makbuzunu. Kimisi hiçbir şey almayacak ve bu da bir tür kurtuluş olacak. Ben o gün geldiğinde, bana ait olmayan korkuları orada bırakmak isterim. Başkalarının vicdansızlığını, kararsızlığını, suskunluğunu, küçük hesaplarını eve taşımamak. Emeğimi, sesimi, sevme biçimimi, yazdığım cümleleri ise yanıma almak. Çünkü insanın hayatı bazen elinden alınanlarla değil, geri almaya karar verdikleriyle yeniden başlar. Ve belki bütün hikâyelerin sonunda gerçek soru şudur: Kimin neyi ziyan ettiği değil; biz, ziyan edilmiş sandığımız yerden neyi kurtarabildik?