https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

AVUÇ

 Babam elimi tuttuğunda, başım öne eğik olmaktan kurtulur gökyüzüne kanatlanırdı. Taşların, çimenlerin, toprağın esaretinden kurtulan gözlerim gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğinde kaybolurdu. Gözleriyle beni takip ettiklerini düşündüğüm arkadaşlarıma bakmazdım. Sıcak bir elin oyuna galip gelmesiydi bu; babamın avucunda dünyayı kazanmış gibiydim. Göğsümü gere gere geçtiğim bu sokaktan uzun süre böyle geçemeyeceğimi bilsem de kendimi o anın büyüsüne bırakırdım.

Şimdi aynı sokağın kaldırım taşlarında boş avuçlarımın soğukluğunu hissediyorum. Başımı kaldırdığımda gökyüzünün mavisi bile yüzüme bir karaltı gibi düşüyor. Çocukluğumun zafer çığlıkları kendini sessiz bir girdaba bırakıyor. Aradan geçen yıllar sokağı küçültmüş, çimenleri sarartmış ama adımlarımdaki o eski ağırlığı hiç değiştirmemiş. Başım öne eğik. Gözlerim babamın yokluğunda yeniden esaretine girdiğim taşlara ve toprağa çakılı. Adımlarım artık beni taşımıyor; yalnızca yokluğunu her kaldırım taşına yeniden yazıyor.

Yıllar sonra anladım. Bir başkasının avucunda dünyaya fazlalık olmadığını düşünür insan. Belki de gökyüzü o yüzden bu kadar yakındı bana. İnsanı hafifleten, bir elin kuvveti değil o elde kendine ayrılmış bir yerdi. Babamın elini tutmak, düşmekten korkmayan bir çocuğun cesareti değilmiş; dünya üzerinde bir yer tuttuğumun, görüldüğümün ve olduğum gibi kabul edildiğimin sessiz bir ilamıymış. Bakışlarımı onaylayacak, varlığımı kabullenecek bir çift gözün eksikliğiyle yürüyorum. Sokağın sonuna vardığımda, gökyüzü hala çok yüksekte.

 

BEKLEYİŞ

Elleri çekmecelere uzanıyor, kalbine sararmış bir zarfın hafifliği konuyordu. Kaç defa daha okuyacaktı o satırları? Macunları kavlamış pencereden dışarıya her bakışında, kanat çırpan kuşlara yüklerdi göğsündeki acıyı ve rüzgâra fısıldardı oğlunun adını. Zaman evlat kokan bir hırkanın ilmeğinde takılıp kalmıştı.

Özlem ne zaman geciktirmedi ki kavuşmaları… Aynı odada, aynı yasa yapayalnız gömülmüş iki suskun beden hiç mi gürültü yapmazdı? Adam, kadının kırlaşmış saçlarına baktı; kadın, adamın titreyen parmaklarındaki boşluğu seyretti. Söylenmeyen sözcükler, Hiç gelmeyecek oğullarının ardından haykırılan en büyük gürültüydü.

HİÇ

Büyükçe bir ev. İçerisi hiç tanımadığım insanlarla dolu.

Herkesin başı öne eğik. Hayır, utandıkları ya da mahcup oldukları için değil; üzüntüden. Belli ki gözyaşlarını saklıyorlar. Biri bile başını kaldırıp “Bu da kim?” diye merak etmiyor.

Ben de buluyorum kendime uygun bir yer. Başımı eğiyorum. Belki de herkes benim kadar yabancı.

KİRLİ MUCİZE

 

Gece, günahın kirini örtmüyor; sadece rengini koyulaştırıyordu. Yıllardır içimde büyüttüğüm o sesleri susturmak için bir mum yaktım ve avuçlarımı göğe açtım. Sakladığım dualar, Tanrı’dan beklediğim kirli mucizelerdi. Biliyordum, temiz bir lütuf, benim gibi elleri çamura batmış birini iyileştirmeye yetmezdi. Masanın üzerindeki eski mektuba baktım, adı geçen hiç kimse artık yaşamıyordu. Yine de o mucize gerçekleşirse, ilk onların bağışlanmasını isteyecektim. Karabasanlarla bölünen uykular bu borcu ödeyebilir miydi? Fitil cızırdayarak söndüğünde, karanlığın içinden beklediğim yanıt yerine sadece kendi nefesimi duydum. İstediğim şey bir kurtuluş değil, masumiyete ödediğim diyetin kabul edilmesiydi.

 

SAKLI

Saklı durur bir resim, çerçevesi kırık bilirim. Duvara çarpılmıştı en son. Cam kırıklarını toplamıştım usulca. Kanasa da parmaklarım, Duvarın dibine çökmüş ablamın gözyaşının dinmesiydi uğraşım. Kapıyı sertçe kapatıp giden annemin soluğundaydı derdi. Gizli bir gayretin fedaisi. O resim kimdi? Sureti gibi kendi de gizliydi.

 

TÜKENİŞ

Sararmış, dökülen yaprakların arasından bir kelebek havalanacak, bir banka yığılmış bedenine konacaktı. Elindeki bastonun ağzı olsa anlatırdı bacaklarındaki dermanı. Gözbebeklerine saldırmış sisler, nereden anlayacaktı renklerin dansını. Dalgın bir suret anlamlandırmaya çalışacaktı, göçmüş hatıraları. Bu haliyle ne kadar kaçabilirdi topraktan? Ne kadar sığınabilirdi yabancı soğuk ellere? Umut tükenişin yadigarıydı.