
İnsan yalnızca biyolojik bir varlık olarak dünyaya gelmez. Kendisinden önce kurulmuş anlamların, inançların, değerlerin ve yasakların içine doğar. Aileyi, toprağı, adaleti, geleneği, dili ve ölümü hazır bir kültürel dünyanın içinden öğrenir. Bazı kavramlar zamanla sıradan birer değer olmaktan çıkar; dokunulmaz, vazgeçilmez ve sorgulanması güç bir niteliğe bürünür. Aliye Gökçe, İnsan, Toplum ve Kutsal adlı kitabında insanın kutsalla kurduğu bu kadim ve değişken ilişkiyi sosyolojik, felsefi ve kültürel bir bakışla ele alıyor.
Kitabın çıkış noktası, kutsal kavramının yalnızca dinî inançlarla sınırlı olmadığı düşüncesidir. Kutsal bazen bir mabette, bazen bir annenin çocuğuna duyduğu sevgide, bazen doğulan toprakta, bazen de adalet arayışında ortaya çıkar. Aile, yurt, bayrak, dil, ekmek, emek, gelenek, onur ve toplumsal hafıza; insanın ortak anlam yüklediği ölçüde kutsallık kazanabilir. Çünkü kutsal olanı belirleyen, yalnızca nesnenin kendisi değil, insanın ve toplumun ona yüklediği anlamdır.
Aliye Gökçe, kutsallığın izini insanlığın ilk anlatılarından dijital çağın görünmez düzenine kadar sürüyor. Mitolojik hikâyelerden aileye, kadının tarihsel konumundan toprağın belleğine, mezarlıklardan adalet düşüncesine, tespihlerden geleneklere, Şahmeran’dan sosyal medya algoritmalarına uzanan geniş bir düşünce alanı kuruyor. Bu çeşitlilik ilk bakışta birbirinden uzak konuların aynı kitapta buluştuğu izlenimini uyandırsa da bütün bölümler tek bir temel soruda birleşiyor: İnsan neyi, neden kutsallaştırır?
“Küllerden Doğan Hikâyeler” bölümünde mitolojinin yalnızca eski toplumların gerçek dışı hikâyelerinden ibaret olmadığı gösteriliyor. İnsan, anlamlandıramadığı doğa olaylarını, korkularını ve ölüm karşısındaki çaresizliğini anlatılara dönüştürür. Gökyüzü, dağ, ağaç, ateş ve su; maddi varlıklarının ötesinde anlamlarla kuşatılır. Küllerinden doğan kuşlar, göklerde yaşayan tanrılar ve solmayan çiçekler, insanın yok oluş fikrine karşı geliştirdiği şiirsel cevaplara dönüşür. Mitolojik anlatılar değişse bile insanın anlam üretme ve inanma ihtiyacı varlığını korur.
Kitabın önemli tartışma alanlarından biri insanı insan yapan değerlerdir. Aliye Gökçe; Durkheim, Rudolf Otto, Mircea Eliade, Max Scheler, Paul Tillich, René Girard, Heidegger ve T. S. Eliot gibi düşünürlerin yaklaşımlarından yararlanarak ortak hafıza, vicdan, aidiyet, gelenek ve anlam kavramları arasında bağ kuruyor. İnsanı yalnızca aklı, bilgisi ve üretme gücüyle değerlendirmiyor; merhamet, adalet, sadakat ve sorumluluk gibi görünmeyen değerlerin insan varoluşundaki yerini sorguluyor. Teknolojik ilerlemenin tek başına gelişme anlamına gelmediğini; bilgi çoğalırken bilgeliğin, iletişim hızlanırken gerçek temasın azalabileceğini hatırlatıyor.
“Kutsallığın İlk Yurdu”nda aile, insanın dünyayı anlamlandırdığı ilk mekân olarak ele alınıyor. Çocuk, sevgiyi, güveni, korkuyu, otoriteyi ve aidiyeti önce aile içinde öğrenir. Fakat kitap, aileyi yalnızca ideal ve kusursuz bir sığınak olarak sunmuyor. Ailenin sevginin yanında iktidarı, mülkiyeti, eşitsizliği, suskunlukları ve kuşaktan kuşağa aktarılan yaraları da taşıyabileceğini gösteriyor. Böylece aile hem insanı koruyan hem de onu biçimlendiren güçlü bir toplumsal kurum olarak değerlendiriliyor. Aileyi kutsal yapanın kusursuzluk değil, bütün eksikliklere rağmen birbirine tutunabilme ve birlikte yaşanmış zamanı koruyabilme iradesi olduğu vurgulanıyor.
“Kutsal Tanrıçadan Adsız Kadına” bölümü, kitabın en dikkat çekici sorgulamalarından birini içeriyor. Tarihin ilk dönemlerinde doğurganlığı ve yaşamı sürdürme gücü nedeniyle doğayla özdeşleştirilen kadın, zaman içinde kutsal tanrıça konumundan uzaklaştırılarak toplumsal rollerin içine hapsediliyor. Kadının anne, eş ya da bir başkasının hayatındaki işleviyle tanımlanması; kendi adının ve bireysel varlığının görünmezleşmesine neden oluyor. Cadı avları üzerinden güçlü, bağımsız ve toplumun belirlediği sınırların dışına çıkan kadınlara yöneltilen tarihsel baskı da ele alınıyor. Aliye Gökçe, kadının yeniden kutsallaştırılmasını değil, kutsallık ile adsızlık arasında seçim yapmak zorunda kalmadan kendi adıyla ve kendi sesiyle var olabilmesini savunuyor.
“Toprağın Belleği” ve “Sessiz Mabetlerimiz” bölümlerinde toprak; coğrafi bir alan olmanın ötesinde hafızanın, aidiyetin, ölümün ve yeniden doğuş düşüncesinin taşıyıcısına dönüşüyor. İnsan doğduğu yeri seçmese de o yerin kokusunu, sesini ve hatıralarını hayatı boyunca içinde taşıyor. Vatan kavramı da haritalarla belirlenen sınırlardan önce, insanın hatırlama biçiminde anlam kazanıyor.
Mezarlıklar ise yalnızca ölülerin bırakıldığı alanlar değil, toplumların yaşayan arşivleri olarak değerlendiriliyor. Hunlardan Göktürklere, Uygurlardan Selçuklu ve Osmanlılara, Eski Mısır’dan günümüzün defin anlayışına kadar uzanan örneklerle insanın ölüm karşısında geliştirdiği anlam dünyası inceleniyor. Mezar taşlarının, türbelerin, kurganların ve piramitlerin yalnızca mimari yapılar olmadığı; insanın fanilik ve ölümsüzlük karşısındaki arayışını görünür kıldığı anlatılıyor. Modern kentlerin mezarlıkları hayatın dışına itmesi ise toplumun ölümle birlikte kendi geçmişini de görünmez hâle getirmesi olarak okunuyor.
“Adalet ve Kutsallık” bölümünde adaletin yalnızca yazılı yasalarla kurulamayacağı düşüncesi öne çıkıyor. Themis’in terazisinden Platon ve Aristoteles’in adalet anlayışına, çağdaş toplumsal eşitsizliklerden bireyin vicdanına kadar genişleyen tartışmada, görünen kurallar ile görünmeyen vicdan arasındaki denge sorgulanıyor. Bir kuralın yürürlükte bulunmasının onu kendiliğinden adil yapmayacağı; hukuk ile vicdan birbirinden koptuğunda adaletin yalnızca biçimsel bir düzene dönüşeceği belirtiliyor. Terazinin görünmeyen kefesinde insanın ahlaki sorumluluğu bulunuyor.
Aliye Gökçe, kutsallığı yalnızca büyük fikirlerde ve tarihsel yapılarda aramıyor. Tespih, ekmek, sofra, bayram ziyareti, büyüklerin elini öpmek, misafire ikramda bulunmak ve cenaze evine yemek götürmek gibi gündelik davranışları da ortak belleğin parçaları olarak değerlendiriyor. “Kutsal Boncuklar” ve “Zamanın Emaneti” bölümlerinde nesnelerin ve ritüellerin insanları birbirine bağlayan anlamları ele alınıyor. Bir tespih yalnızca sayma aracı, ekmek yalnızca yiyecek, sofra yalnızca yemek yenilen bir yer değildir. İnsan, nesnelere emeği, inancı, hatırayı ve aidiyeti yükleyerek onları maddi varlıklarının ötesine taşır.
Ancak kitap, geleneği sorgulanmadan sürdürülmesi gereken değişmez bir kalıp olarak görmüyor. Her gelenek aynı biçimde yaşamaya devam etmek zorunda değildir. Önemli olan davranışın dış görünüşünden çok, taşıdığı insani değerin korunmasıdır. Biçimler zamanla değişebilir; fakat saygı, dayanışma, cömertlik ve birlikte yaşama duygusu kaybolduğunda toplumun ortak hafızası da zayıflar.
Kitabın son bölümlerinde kutsallığın modern dünyadaki dönüşümü inceleniyor. Bir zamanlar doğaya, tanrılara ve ritüellere yönelen insanın bugün tüketimi, başarıyı, parayı, markaları, görünürlüğü ve teknolojiyi kutsallaştırdığı ileri sürülüyor. Alışveriş merkezleri yeni mabetlere, reklamlar yeni vaazlara, markalar yeni aidiyet biçimlerine dönüşürken insan, satın aldıkları ve sergiledikleri üzerinden kimliğini kurmaya çalışıyor.
“Dijitalizm: Yeni Kutsalın Doğuşu” ve “Dijital Çağ: Belirsizlik Çağı” bölümleri, kitabın günümüz insanına en doğrudan dokunan kısmını oluşturuyor. Sosyal medya, algoritmalar, yapay zekâ, beğeni sayıları ve sürekli görünür olma isteği, yeni çağın kutsallıkları olarak ele alınıyor. Telefon artık yalnızca bir iletişim aracı değildir; insanın hafızasını, ilişkilerini, yönünü, kimliğini ve toplumsal değerini taşıyan yeni bir merkeze dönüşmüştür. Dijital dünyada insan yalnızca tüketici olarak kalmaz; kendi hayatını, duygularını ve görüntüsünü sergileyerek tüketilen bir nesneye de dönüşebilir.
Aliye Gökçe teknoloji karşıtı bir yaklaşım kurmuyor. Asıl sorun, insanın kendi ürettiği araçları sorgulanamaz birer otoriteye dönüştürmesidir. Teknoloji insana yardımcı olduğu sürece önemli bir imkândır; fakat insanın düşünme, seçme ve anlamlandırma gücünü ele geçirdiğinde yeni bir bağımlılık biçimi yaratabilir. Bu nedenle kitabın temel sorularından biri şudur: İnsan teknolojiye mi sahiptir, yoksa teknoloji mi insana sahip olmaya başlamıştır?
Şahmeran, hayat ağacı ve lotus üzerinden kurulan “Toprağın Kalbindeki Bilgelik” bölümü ise kitabın mitolojik başlangıcıyla modern dünyaya ilişkin eleştirilerini bir araya getiriyor. Şahmeran bilgeliği ve ihanete rağmen iyileştirici bilgiyi, hayat ağacı varoluşun birbirine bağlı katmanlarını, lotus ise karanlığın ve çamurun içinden doğan dönüşümü simgeliyor. Bu kadim semboller, insanın doğaya hükmeden bir varlık olmadığını; onunla aynı kökten beslendiğini hatırlatıyor.
İnsan, Toplum ve Kutsal, kutsal kavramını yüceltmek ya da bütünüyle reddetmek yerine onu anlamaya ve sorgulamaya çalışan bir kitap. Kutsalın toplumu bir arada tutan güçlü bir bağ olabileceğini gösterirken sorgulanamaz hâle geldiğinde baskı ve itaat aracına dönüşebileceğini de gözden kaçırmıyor. İnsanın kutsallarını yarattığını, ardından yarattığı kutsallar tarafından biçimlendirildiğini ortaya koyuyor.
Aliye Gökçe, sosyolojik gözlemi felsefi sorgulamayla buluşturarak okuru yalnızca geçmişin inançlarına değil, kendi hayatının merkezine yerleştirdiği değerlere de bakmaya çağırıyor. Çünkü bir insanı ya da toplumu anlamanın en güçlü yollarından biri, neyi vazgeçilmez ve dokunulmaz kabul ettiğini görmektir.
Çağlar değişiyor, kutsallar biçim değiştiriyor; fakat insanın anlam arayışı sona ermiyor. Belki de asıl mesele kutsaldan vazgeçmek değil, neyi kutsallaştırdığımızı fark etmekte yatıyor. İnsan kendi vicdanını, merhametini, adalet duygusunu ve doğayla bağını koruyabildiği ölçüde, değişen dünyanın içinde insan kalmaya devam edebilir.
Zey Kitap etiketiyle…