https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

“Hanene Ay Doğacak”, bir evin içindeki seslerden yola çıkarak görünmezlik, aile içi iletişimsizlik, kadınlık deneyimi, şiddet ve ölüm üzerine katmanlı bir anlatı kuruyor. Öykü, yatağında uzanan genç bir anlatıcının evin içindeki sesleri dinlemesiyle başlıyor. Sofra kaldırılıyor, televizyon açık bırakılıyor, insanlar tartışıyor, çocuk bağırıyor. İlk bakışta sıradan bir aile gecesinin içindeyiz. Anlatıcının başı ağrıyor, odasına çekilmiş, kimseyle konuşmak istemiyor gibi görünüyor. Daha ilk bölümde söylediği “Sesimi çıkarmam, uyudu sanırlar” cümlesi de bu izlenimi destekliyor. Ancak metin ilerledikçe bu sessizliğin anlamı değişiyor. Genç kadın cevap vermemeyi seçmiyor; artık cevap veremiyor. Yatağında ölü yatıyor ve aynı evin içinde yaşamaya devam eden ailesi henüz bunun farkında değil. Öykünün etkisi de yalnızca bu son bilgiden doğmuyor. Asıl sarsıcı olan, anlatıcının ölümünden önce de o evde görünmez olması. Kimse onun ne hissettiğini, ne kadar yorulduğunu, neden sustuğunu bilmiyor. Ölüm, uzun süredir devam eden bu görünmezliğin yalnızca son noktası hâline geliyor.

Öykünün geçtiği ev son derece gürültülü. Tabakların, çatalların, televizyonun, bağırışların, telefon konuşmalarının ve kahkahaların oluşturduğu bir ses kalabalığı var. Herkes konuşuyor ama kimse kimseyi gerçekten duymuyor. Bu nedenle anlatıcının sessizliği daha da belirginleşiyor. Evde herkesin bir sesi varken onun sesi yok. Üstelik anlatıcı, ailesindeki herkesi ayrıntılarıyla tanıyor. Kimin odaya geldiğini ayak seslerinden anlıyor, ablasının telefonda konuşurken bacağını salladığını görmeden biliyor, annesinin hangi hareketi yapacağını, babaannenin sessizlikten ne zaman sıkılacağını tahmin ediyor. Ailesinin küçük alışkanlıklarını, geçmişlerini ve mutsuzluklarını taşıyor. Buna karşılık aynı aile, onun öldüğünü fark edecek kadar ona dikkat etmiyor. Öykünün en güçlü karşıtlıklarından biri burada kuruluyor: Anlatıcı herkesi görüyor ama kimse onu görmüyor. Bu karşılıksızlık, metindeki yalnızlığı kişisel bir duygunun ötesine taşıyor.

Anlatıcının annesine bakışı bu yalnızlığın en incelikli taraflarından birini oluşturuyor. Genç kadın annesini yalnızca bugünkü hâliyle düşünmüyor; onun gençliğine, mor elbisesine, kırmızı rujuna, çözülmüş saçlarına, sedefli düğmelerine gidiyor. Ardından gerçek hayatından bütünüyle farklı bir anne hayal ediyor. El yazması kitaplarla ilgilenen, pahalı parfümler kullanan, sevgilisinin bıraktığı şiirlerle uyanan, yatağında kahvaltı eden bir kadın kuruyor zihninde. Bu hayali annenin en büyük derdi kopan inci kolyesinin tanelerini toplamak olmalı. Oysa gerçek anne böbrek ağrıları, ev işleri, çocuklarının sorunları ve yılların yorgunluğu arasında tükenmiş durumda. Anlatıcı annesinin hayatını değiştiremiyor ama zihninde ona başka bir hayat verebiliyor. Bu hayal yalnızca sevgiyle değil, derin bir acıma ve kayıp duygusuyla da ilişkili. Kız, annesinin başka koşullarda bambaşka bir kadın olabileceğini görüyor.

Bu noktadan sonra öykü, tek bir kadının hikâyesinden çıkarak kuşaklar boyunca tekrar eden kadınlık deneyimine açılıyor. Babaanne, anne, abla ve anlatıcı farklı hayatlar sürüyor gibi görünseler de aynı baskının farklı biçimlerini taşıyorlar. Babaanne gençliğinde saçlarını kısa kestirmek istemiş ama önce babası, sonra kocası, ardından oğlu buna izin vermemiş. Kendi bedeni hakkında bile karar verememiş. Anne bedensel ve ruhsal olarak yıpranmış. Abla mutsuz bir evliliğin içinde aynı sıkışmışlığı başka bir eve taşımış. Anlatıcı ise bütün bu kadınlara bakarken kendisini bekleyen hayatın ihtimallerini görüyor olabilir. Bu nedenle onun “vazgeçişi” yalnızca o geceye ait kişisel bir tükenmişlik gibi okunmamalı. Önünde uzanan, kuşaktan kuşağa yinelenen hayat biçimine karşı duyulan daha büyük bir umutsuzluk da bu kelimenin içinde bulunuyor.

Baba karakteri ise evdeki açık şiddetin ve denetimin merkezinde duruyor. Oğlunu anlamaya çalışmak yerine aşağılıyor, kullandığı dili cinsellik üzerinden kuruyor, davranışları yargılıyor ve evin atmosferini sürekli sertleştiriyor. Karafatmanın tuvalete atılması karşısında verdiği tepki de bu bakışın küçük ama çarpıcı bir göstergesi. Böceğin öldürülmesiyle değil, onun için su harcanmasıyla ilgileniyor. Bir canlının varlığı ya da acısı değil, kendi ölçüsü ve hesabı önemli. Bu bakış evdeki diğer insanlara yaklaşımında da sürüyor. Duygularla değil, davranışlarla ve denetimle ilgileniyor. Ancak öykü, şiddeti yalnızca baba karakterinde bırakmıyor. Kardeşin politik dili ve babaya karşı kurduğu intikam anlatısı, şiddetin nasıl devralınabildiğini gösteriyor. Duvara “Faşistlere ölüm” yazan kardeş, faşizmin ne olduğunu açıklamaya çalıştığında “Bizim karşımızdakiler” diyebiliyor. Babaya karşı çıkıyor ama babadan öğrendiği aşağılayıcı dili tekrar ediyor. Roller değişiyor fakat yöntem değişmiyor. Böylece metin, yalnızca karşı tarafta durmanın insanı o dilin içinden otomatik olarak çıkarmadığını gösteriyor.

Karafatma imgesi öykünün en belirgin kırılma noktalarından biri. Annenin böceği yakalayıp tuvalete atmasından sonra anlatıcı “Sonra ben o böcek oldum” diyor. Metin bu dönüşümü açıklamıyor; gerçeklikten hayale geçiş bir anda gerçekleşiyor. Anlatıcı artık suyun içinde dönüp duran, istenmeyen, değersiz ve görülür görülmez yok edilmek istenen bir canlıyla özdeşleşiyor. “Binlerce kez döndüm. Sonsuza kadar sürecek bir devinimdi bu” cümlesi yalnızca böceğin sifon içindeki hareketini değil, evdeki hayatın tekrarını da çağrıştırıyor. Babaanne, anne, abla ve anlatıcı farklı dönemlerde aynı sıkışmışlığı yaşıyor. Kuşaklar değişiyor ama düzen değişmiyor. Anlatıcının “Vazgeçtim. Devinim sürüyor” demesi bu nedenle çok daha ağır bir anlam taşıyor. Kişi vazgeçse bile düzen sürüyor. Evdekiler konuşuyor, tartışıyor, gündelik işlerine devam ediyor. Onun ölümü bile evin ritmini hemen bozamıyor.

Metin genç kadının ölüm biçimini kesinleştirmiyor. “Vazgeçtim” sözü intihar ihtimalini düşündürse de bunu doğrulayacak açık bir eylem gösterilmiyor. Bu belirsizlik öykünün zayıf noktası değil, tersine temel tercihlerinden biri. Çünkü anlatının ilgilendiği asıl mesele onun nasıl öldüğü değil, ölümünün aynı evde bu kadar geç fark edilmesi. Ölümün nedeni değil, görünmezliğin boyutu öne çıkıyor. Pencere de bu görünmezlik içinde anlatıcının dış dünyayla kurduğu son bağ olarak beliriyor. Gökyüzünü oradan görüyor, toprağın kokusunu oradan duyuyor. Toprak hem canlılığı hem ölümü çağrıştırıyor; yağmur sonrası yükselen kokuyla mezarın sessizliğini aynı imgenin içinde buluşturuyor. Anne, kızının rahat etmesi için pencereyi kapatıyor, yanağından öpüyor, saçlarını okşuyor, yataktan sarkan kolunu bedeninin yanına koyuyor. Bütün hareketler şefkatli. Fakat anne kızının öldüğünü hâlâ anlamıyor. Bu sahne öykünün en acı ironilerinden birini taşıyor. Sevgi var ama dikkat yok. Yakınlık var ama gerçek temas yok. Anne kızını korumaya çalışırken farkında olmadan onun dış dünyayla son bağını da kesiyor.

Öyküde renklerin özellikle kadınlarla birlikte kullanılması da dikkat çekici. Mor elbiseler, kırmızı ruj, eflatun giysiler, gülkurusu ayakkabılar, sedefli düğmeler karanlık ve gürültülü evin içinde başka bir hayatın izleri gibi beliriyor. Bu renkler kadınların gençliklerini, arzularını ve yaşayamadıkları ihtimalleri çağrıştırıyor. Özellikle annenin elbisesindeki sedefli düğmeler, anlatıcının bakışını anlamak açısından önemli. Başkalarının sıradan bir düğme gördüğü yerde o renkler görüyor. Ailedeki insanların görünmeyen geçmişlerini ve bastırılmış arzularını da aynı şekilde fark ediyor. Annesine “Sedefli düğmelerini niçin söktün?” diye sorması, bir giysi ayrıntısından çok daha fazlasına dönüşüyor. Sökülen şey, kadının hayatındaki renkler ve ihtimaller gibi okunuyor.

Babaannenin saçlarını kesmesi de bu bastırılmış hayatların geç kalmış bir özgürleşme anı. Makası eline alıp uzun beyaz saçlarını keserken “Önce babam, sonra kocam, sonra da oğlum” demesi, üç kuşak boyunca devam eden erkek denetimini tek cümlede görünür kılıyor. Kadının hayatındaki erkekler değişiyor ama kendi bedeni üzerindeki baskı değişmiyor. Saçlarını kestikten sonra “Ne güzel oldum” diyerek dans etmesi ilk anda neşeli görünse de sahnenin altında güçlü bir hüzün var. Babaanne yıllarca yapmak istediği şeyi ancak hayatının son döneminde gerçekleştirebiliyor. Özgürleşiyor ama bu özgürlüğün tadını çıkarabileceği zaman neredeyse tükenmiş durumda. Üstelik bu hareket torununun ölümünün hemen yanında gerçekleşiyor. Bu nedenle saç kesme sahnesi bir zaferden çok, geç kalmış bir hayat ihtimalini düşündürüyor.

Başlıkta yer alan “Hanene ay doğacak” sözü de öykünün sonunda bütünüyle tersine çevriliyor. Babaanne kahve falına baktığında fincanın dibini apak görüyor ve bunu ilk anda iyi bir haber gibi yorumluyor. Ayın haneye doğması umut, aydınlık ve yeni bir başlangıç çağrıştırıyor. Fakat fincanda tek bir kahve tortusu bile bulunmuyor. Kahve falı geleceği okumaya dayanırken anlatıcının fincanında okunabilecek hiçbir işaretin olmaması, onun artık bir geleceğinin bulunmadığını düşündürüyor. Babaannenin sonunda “Sen ölmüşsün” demesiyle başlık başka bir anlam kazanıyor. Haneye doğacağı söylenen ay artık umut değil, ölümün fark edilmesi oluyor. Fincanın beyazlığı ferahlığı değil, boşluğu ve geleceğin silinmişliğini taşıyor.

Öykünün başladığı cümlelerle sona ermesi de bu yapıyı tamamlıyor. “Yattığım yerden gökyüzünü görüyorum. Gökyüzü yıldızsız. Hava yarın kapalı olacak…” sözleri ilk okunduğunda sıradan bir hava gözlemi gibi duruyor. Finalden sonra ise anlam tamamen değişiyor. Anlatıcının artık bir “yarın”ı olmadığını biliyoruz. Başlangıçla sonun birleşmesi genç kadını bir çemberin içine kapatıyor. Yatak, oda, ev ve gece değişmeden kalıyor. Aynı tekrar okuru da metnin başına döndürüyor; final bilgisinden sonra ilk cümleler, ilk hareketler ve ilk sessizlikler yeniden düşünülüyor.

“Hanene Ay Doğacak”ın en güçlü yanı, ölümü baştan beri görünür bir yerde tutmasına rağmen onu gündelik hayatın içine saklaması. Anlatıcının cevap vermemesi, kolunun yataktan sarkması, annenin ona dokunmasına rağmen karşılık alamaması ve pencerenin kapanması finali hazırlıyor. “Sen ölmüşsün” cümlesi bu nedenle ansızın ortaya çıkan bir sürpriz değil; bütün öykü boyunca bakıp da göremediğimiz şeyin adı oluyor. Asıl sarsıcı olan genç kadının ölmesi değil, aynı evde bulunan insanların bunu bu kadar geç fark etmesi. Öykü insanın bazen öldüğü için görünmez olmadığını, uzun süre görünmez bırakıldığı için içten içe hayattan çekilebildiğini anlatıyor. Anlatıcının “Anne, vazgeçtim diyorum. Duymuyor…” sözü de metnin özünü taşıyor. Burada vazgeçilen yalnızca yaşam değil; anlaşılma, görülme ve duyulma ihtimali. “Hanene Ay Doğacak” bu nedenle ölüm üzerine kurulu görünse de esas olarak duyulmamak ve görülmemek üzerine bir öykü. Gürültülü bir evin içinde kimsenin fark etmediği bir sessizliğin, kuşaktan kuşağa aktarılan kadınlık deneyiminin ve çok geç fark edilen bir kaybın öyküsü.