
Hiçbir şey iyiye gitmedi. Yalnızca kötülüğün kıyafetleri değişti. Bir zamanlar kaba elleri, yüksek sesleri, kilitli kapıları vardı; şimdi düzgün cümleleri, parlak afişleri, özenle seçilmiş kavramları var. Eskiden buyuruyordu, şimdi açıklama yapıyor. Eskiden susturuyordu, şimdi “meseleyi büyütmeyelim” diyor. Şiddet, çağın dilini bizden daha çabuk öğrendi. Kendine yeni yüzler, yeni sözcükler, hatta yeni mağdurlar buldu. Biz ise değişen dekoru değişen dünya sandık. Perde açıldı, herkes yerini aldı; fakat oyun yine aynı oyundu. Güçlü olan konuştu, incinen kendini anlatmakla tüketildi, seyirciler de vicdanlarını alkışlayarak temize çıkardı.
En ağır olanı, ataerkiye karşı mücadele ettiğini söyleyen bazı kadınların, bir kadına baskı kuran, onu küçülten, korkutan, manipüle eden erkeklerin yanında saf tuttuğunu görmekti. Yıllarca meydanlarda taşınan kelimeler, ilk gerçek sınavda yere bırakıldı. “Kadın dayanışması” dendi; fakat dayanışma, yalnızca aynı masaya oturulan, aynı fotoğrafa girilen, aynı çevreye ait kadınlar için geçerliymiş. Kapıya gerçekten yaralı bir kadın geldiğinde içeriden ses çıkmadı. Perdeler usulca çekildi. Telefonlar sessize alındı. Birden herkesin işi, itibarı, dengeleri, hesaba katması gereken tanıdıkları vardı. Meğer o büyük cümleler, bir hayatı korumak için değil, konuşanın kendini iyi görmesi için kuruluyormuş.
Ortada dolaşıp yaygara koparmak kolaydı. Kalabalığın önünde doğru kelimeleri söylemek, öfkeyi uygun yerlere yöneltmek, başkalarının acısından kendine bir ahlak kürsüsü kurmak kolaydı. Zor olan, ışıklar söndüğünde bir kadının yanında durmaktı. Zor olan, fail güçlü, tanıdık ya da faydalı olduğunda da “hayır” diyebilmekti. Zor olan, dayanışmanın fotoğrafını değil bedelini taşımaktı. Çünkü hakiki dayanışma, alkış getirmez; çoğu zaman dost eksiltir, masa bozar, kapı kapattırır. Gürültü yapanların büyük kısmı tam da bu nedenle gerçeğin eşiğinde susar. Onlar adaleti severler; yeter ki kendilerinden hiçbir şey istemesin.
Dün “sapık” diye dışladıkları kişiyi bugün sofralarının başköşesine oturttular. Ona yer açarken birbirlerinin yüzüne bile bakmadılar; çünkü ortak utanç, göz temasını sevmez. Söyledikleri sözleri geri almaya gerek duymadılar. Belleğin kısa, çıkarın uzun olduğuna güvendiler. Birkaç gülümseme, birkaç ortak fotoğraf, birkaç karşılıklı övgü ile geçmişin üzerini örtebileceklerini sandılar. Oysa bir insanı dün ahlaken mahkûm edip bugün hiçbir açıklama yapmadan aralarına almak, yalnızca tutarsızlık değildir. Bu, ahlakın pazarlığa çıkarılmasıdır. Demek ki suç dedikleri şey, suçun kendisi değilmiş; o gün işlerine gelmeyen kişinin üzerinde duran lekeymiş.
Suçluların birbirini bulmasında şaşılacak bir yan yoktur. Her karanlık, kendine benzeyen başka bir karanlığın kokusunu tanır. Üstelik ekipleri de tamdır: Biri suçu işler, biri mazeretini yazar, biri tanıklığı bulandırır, biri mağduru susturur, bir başkası da bütün bunları “dayanışma” diye pazarlar. Çünkü kötülük artık tek başına yürümüyor; önünde sözcüler, arkasında tanıklar, yanında alkışçılar ve kapısında gönüllü nöbetçiler taşıyor, durmadan, her yerde. Biri ötekinin sırrını saklar, diğeri onun yalanına tanıklık eder. Böylece aralarında görünmez bir sözleşme kurulur: Sen benim yüzüme ayna tutma, ben de seninkine bakmayayım. Bu anlaşmanın mürekkebi korku, imzası çıkardır. Birbirlerini sevdikleri için değil, birbirlerinden korunmak için yakın dururlar. Dışarıdan bakıldığında dostluk sanılan şey, çoğu zaman karşılıklı rehin alınmış vicdanlardan ibarettir. Körler sağırları ağırlamaz artık; herkes ötekinin körlüğünü över, sağırlığını erdem diye pazarlar.
Ataerki yalnızca erkeklerin cebinde taşıdığı eski bir anahtar değildir. Bazen bir kadının diline yerleşir; oradan başka bir kadının hayatını kilitler. Bazen şiddet göreni sorgulayan bir bakışta, “ama o da” diye başlayan bir cümlede, failin itibarını mağdurun yarasından daha önemli sayan bir suskunlukta yaşar. Bir düzeni ayakta tutmak için her zaman erkek eli gerekmez; o düzenin ödüllerinden küçük bir pay alan herkes nöbet tutabilir. Bazı kadınlar, erkek egemenliğinin sofrasında kendilerine bir sandalye verildi diye masanın değiştiğini sanır. Oysa sandalye sahibi olmak, sofranın sahibi olmak değildir. Bazen yalnızca hizmetin biçimi değişmiştir.
Bu yüzden kadın olmak, kendiliğinden adil olmak anlamına gelmez. Ezilmiş olmak da kimseye otomatik bir vicdan bağışlamaz. İnsan, kendi yarasından başkasının yarasına giden bir yol açabileceği gibi, aynı yarayı başkasına geçirmek için bıçak da yapabilir. Dayanışma biyolojik bir akrabalık değil, ahlaki bir seçimdir. Her gün yeniden yapılması gerekir. Bir kadının söylediği her şeyi sorgusuz kabul etmek değildir; güç ilişkisini görmek, delili eğip bükmemek, mağdurun sesini itibarsızlaştırmamak, faili tanıdığımız için gerçeğin ölçüsünü değiştirmemektir. İlke, sevdiğimize başka, sevmediğimize başka davranıyorsa ilke değildir; yalnızca taraftarlıktır.
Ne var ki çağımız taraftarlığı erdem diye sunmayı iyi biliyor. İnsanlar bir fikri savunmuyor, bir çevreye aidiyetlerini sergiliyor. Sözcükler düşünce taşımıyor artık; rozet gibi yakaya takılıyor. “Özgürlük”, “eşitlik”, “dayanışma”, “hak”… Hepsi ağızlarda dolaşıyor, fakat hiçbirinin eve girmesine izin verilmiyor. Çünkü eve giren kavram, hayatı değiştirmek ister. Sofradaki hiyerarşiye, çocuğa kaldırılan ele, eşe söylenen küçültücü söze, çalışanı ezen buyruğa karışır. Oysa meydandaki kavram usludur; sloganını attırır, fotoğrafını çektirir, sonra sahibini rahatsız etmeden köşesine çekilir.
Sonra aynı kadınların eve dönüp çocuklarını dövdüğünü gördük. Başkasının otoritesine karşı öfkeyle konuşan el, kendinden güçsüz bir bedene indi. Meydanda özgürlük isteyen ses, evde itaati buyurdu. Çocuğun korkusuna “terbiye”, suskunluğuna “saygı”, içine kapanmasına “uslanmak” adı verildi. Böylece şiddet, bir kez daha kelimelerin arkasına saklandı. Bir çocuğun ruhuna açılan yaranın üstü, “Biz de dayak yedik, bir şey olmadı,” cümlesiyle örtüldü. Oysa tam da bir şey olduğu için o el yeniden kalkıyordu. Geçmiş iyileşmemiş, yalnızca kendinden daha küçük bir beden bulmuştu.
İnsan kendi acısını kutsallaştırdığında, onu başkasına yaşatmayı hak sanabiliyor. “Ben çektim, o da çeksin,” düşüncesi, kuşaklar boyunca elden ele geçirilen paslı bir mirastır. Kimse açıp içinde ne olduğuna bakmaz; herkes paketi bir sonrakine uzatır. Böylece anne annesinin, baba babasının sesine dönüşür. Çocuk, kendisine ait olmayan eski bir savaşın ortasında büyür. Sonra biz, o çocuğun öfkesine, korkusuna, sevgiyi yanlış yerlerde arayışına şaşırırız. Tohumu ellerimizle eker, çıkan zehirli bitkinin nereden geldiğini sorarız. Toprak susar; çünkü toprağın hafızası, insanın bahanesinden uzundur.
Narsistik düzenler de böyle kurulur: Tek bir kişinin büyüklenmesiyle değil, çevresindekilerin ona sürekli ayna tutmasıyla. Bir insan yalan söyler; biri “vardır bir bildiği” der. Küçültür; biri “aslında seni düşünüyor” diye açıklar. Tehdit eder; biri “sinirlenince gözü hiçbir şey görmüyor” diyerek suçu öfkeye devreder. Sonunda fail, yaptığı her şeyin çevresi tarafından tercüme edildiğini görür. Kötülüğünü değiştirmesine gerek kalmaz; çünkü başkaları ona daima kabul edilebilir bir ad bulacaktır. Onun en büyük gücü, kişiliği değil, etrafında kurulan mazeret korosudur. Her ses, gerçeğin üstüne bir avuç daha toprak atar.
Kendini bilmezlerin cesareti, çoğu zaman karşılarında duranların korkaklığından beslenir. Bir odadaki herkes gerçeği bilir de hiç kimse ilk cümleyi kurmazsa, yalan o odanın resmî dili olur. Suskunluk tarafsız değildir; ağırlığını her zaman güçlünün kefesine koyar. “Ben karışmam,” diyen kişi çoğu zaman çoktan karışmıştır. Yalnızca kendi payını görünmez kılmak ister. Çünkü bir insan dövülürken, aşağılanırken, tehdit edilirken ya da itibarsızlaştırılırken kenarda durmak, olayın dışında kalmak değildir. Failin rahatça hareket edebileceği boşluğu korumaktır. Kötülük bazen yumrukla değil, açılan o boşlukla büyür.
Üstelik mağdurdan kusursuz olmasını bekleriz. Ağlarsa duygusal, öfkelenirse saldırgan, susarsa şüpheli, konuşursa ilgi meraklısı deriz. Neden daha önce anlatmadığını sorar, anlattığında neden bu kadar çok şey söylediğine şaşarız. Failin yıllara yayılan davranışlarını birkaç makul cümleyle açıklamasına izin verirken, incinen kişiden acısını bir mahkeme dosyası düzeninde sunmasını bekleriz. Tarihler şaşmayacak, sesi titremeyecek, hafızası boşluk vermeyecek, geçmişinde tek bir yanlış bulunmayacaktır. Çünkü toplum mağduru dinlemek istemez; onu dinlememek için kusur arar. Temiz bir vicdan için kirli bir ayrıntı yeterlidir.
Gerçek bir kadın kapınızı çaldığında, size kuramsal bir tartışma getirmez. Dağılmış bir hafıza, korkuyla bölünen cümleler, tekrar tekrar anlatılan aynı olay, bazen geri dönüşler, bazen inkârlar getirir. Şiddetin içinden çıkan insan düzgün bir hikâye anlatamayabilir; çünkü yaşadığı şey zaten hayatının düzenini bozmuştur. Fakat yaygara çağının insanları, yarayı değil anlatım biçimini inceler. “Bunu daha sakin söyleseydi,” derler. Sanki boğulan biri suyun içinde güzel konuşmak zorundaymış gibi. Sonra yardım etmeyişlerini onun ses tonuna bağlar, kendi korkaklıklarını mağdurun kusuru olarak kayda geçirirler.
İşte böyle zamanlarda maskeler düşmez; tam tersine yüze daha sıkı yapışır. Kimse kendini zalim olarak görmek istemediği için zulme zarif adlar bulunur. Dışlamak “dengeyi korumak”, susmak “tarafsız kalmak”, faili kollamak “her iki tarafı da dinlemek”, mağduru yalnız bırakmak “meseleye karışmamak” olur. Dil, vicdanın çamaşırhanesine çevrilir. Herkes kendi lekesini birkaç yumuşak cümlenin içinde yıkayıp yeniden topluma çıkar. Oysa hiçbir kelime, arkasındaki tercihi sonsuza kadar saklayamaz. Bir gün cümlelerin boyası dökülür ve altından aynı eski korku, aynı çıkar, aynı ikiyüzlülük görünür.
Belki de en büyük yanılgımız, yüksek sesin cesaret olduğuna inanmamızdı. Oysa sesini yükselten herkes güçlü değildir; bazıları yalnızca içindeki boşluğun yankısını çoğaltır. Gerçek cesaret çoğu zaman gösterişsizdir. Bir masadan kalkar. Bir daveti reddeder. Herkes susarken tek bir cümle söyler. Yalnız kalan birinin telefonunu açar. Kaybedeceğini bildiği hâlde gerçeğin yanında durur. Bunun afişi olmaz, alkışı azdır. Hakiki dayanışma, kendini seyretmez. Aynaya bakarak iyilik yapanlar ise yardım ettikleri insanı değil, kendi görüntülerini severler. Ayna kırıldığında iyilik de biter.
Birbirlerini ağırlayanların sofrası bu nedenle hep kalabalıktır. Masada suçtan çok mazeret, yemekten çok övgü dolaşır. Herkes ötekinin geçmişini bilir, ama hiç kimse tabağından başını kaldırmaz. Dün “asla” dedikleriyle bugün yan yana otururken, utanmayı değil hafızayı ayıp sayarlar. Hatırlatana öfkelenirler; çünkü suç ortaklığının ilk şartı unutmuş gibi yapmaktır. Aynı taştan su mu içtiler bilinmez, ama aynı kuyunun başında birbirlerinin susuzluğunu pazarladıkları açıktır. O kuyuda su değil, insanın kendinden sakladığı yüzü birikir. Eğilip bakan, başkasını değil kendini görür.
Bu çürüme yalnızca belirli çevrelerin, belirli cinsiyetlerin ya da belirli ideolojilerin sorunu değildir. Gücün olduğu her yerde başlayabilir. Fakat eşitlik iddiasıyla yola çıkanların aynı zorbalığı yeniden üretmesi daha derin bir yaradır; çünkü orada yalnızca insana değil, umuda da ihanet edilir. Zulmü açıkça savunan biri bizi şaşırtmaz. Asıl yıkıcı olan, adaletin sözlüğünü ezbere bilen kişinin haksızlık anında o sözlüğü kapatmasıdır. Bir kavramı bilmek, onun ahlakına sahip olmak değildir. İnsan bazen bütün doğru kelimeleri öğrenir ve yine de yanlış tarafta durur.
Feminist mücadele, kadınların yaptığı her şeyi onaylamak değildir. Tam tersine, iktidarın kimde olduğuna bakmadan tahakkümü teşhis edebilecek bir açıklık gerektirir. Bir kadın başka bir kadını eziyorsa, bir anne çocuğuna şiddet uyguluyorsa, bir yönetici çalışanını aşağılıyorsa, failin cinsiyeti eylemin niteliğini değiştirmez. Fakat bu gerçek, erkek egemen şiddetin tarihsel ve toplumsal ağırlığını inkâr etmek için de kullanılamaz. Adalet, bir yarayı gösterirken ötekini görünmez kılmak değildir. Bütün yaralara aynı merhametle, bütün faillere aynı açıklıkla bakabilmektir. Aksi hâlde savunduğumuz şey eşitlik değil, yalnızca kendi grubumuzun dokunulmazlığı olur.
Kendimize sormamız gereken soru, hangi sloganı attığımız değildir. Kapı kapandığında kime dönüştüğümüzdür. Bizden güçsüz biri karşımızdayken sesimiz nasıl çıkıyor? İşimize yarayan biri suçlandığında ölçülerimiz değişiyor mu? Sevmediğimiz birinin uğradığı haksızlığa da haksızlık diyebiliyor muyuz? Çocuğumuzun korkusunu disiplin sanıyor muyuz? Bir kadının dağılmış anlatısını dinlemek yerine onun hayatında açık arıyor muyuz? Bize verilen küçük bir ayrıcalık uğruna başkasının ezilmesine razı oluyor muyuz? İnsan, kalabalık içinde söylediği sözlerden çok, kimsenin görmediği yerde verdiği cevapların toplamıdır.
Hiçbir şey iyiye gitmedi, çünkü kötülüğün karşısına yeni kelimeler koyduk ama eski alışkanlıklarımızı yerinden kaldırmadık. Duvarlara eşitlik yazdık, evlerin içine itaati bıraktık. Meydanlarda kadınların sesini savunduk, tanıdığımız bir kadın konuştuğunda onu susturduk. Çocukların geleceğinden söz ettik, bugünkü korkularını küçümsedik. Faili lanetledik, sonra bize yararlı olduğu gün onu aramıza aldık. Böylece ahlak, duruma göre giyilen bir paltoya dönüştü: Fotoğraf çekilirken omuzlarda, bedel ödeme vakti geldiğinde vestiyerde.
Yine de her şeyin bittiğini söylemek, suç ortaklarına gereğinden büyük bir zafer vermek olur. Bir düzen, çoğunluk ona inandığı için değil, yeterince insan karşı çıkmaktan vazgeçtiği için sürer. Bazen tek bir kişinin masadan kalkması, bütün sofranın kirini görünür kılar. Bazen bir kadının “Sana inanıyorum,” demesi, yıllardır kurulan yalan duvarında ilk çatlağı açar. Bazen bir yetişkin, çocuğuna kaldırmak üzere olduğu eli indirir ve kuşaklar boyunca dolaşan şiddeti kendi bedeninde durdurur. Değişim büyük sözlerle değil, tam da kimsenin görmediği bu küçük reddedişlerle başlar.
Bu yüzden artık kimsenin ne kadar yüksek sesle konuştuğuna bakmıyorum. Hangi masaya oturduğuna, kimi başköşeye buyur ettiğine, kimin yanında sustuğuna bakıyorum. Çünkü insanın hakikati sloganında değil, seçimindedir. Gürültü diner, afişler sökülür, kalabalık dağılır. Geriye bir kapının önünde tek başına bırakılmış kadın, odasında korkuyla bekleyen çocuk ve yapılanı görüp yüzünü çevirenler kalır. Sonra tarih, en çok bağıranların sözlerini değil, o anda kimin el uzattığını yazar.
Bir gün bize “Neden sustunuz?” diye sorulduğunda, anlatacak uzun hikâyelerimiz olabilir. Dengelerden, dostluklardan, yanlış anlaşılmaktan, emin olamamaktan söz edebiliriz. Fakat bütün mazeretlerin kabuğu soyulduğunda içeride tek bir gerçek kalır: Bedel ödemek istemedik. Yaralı olanın değil, güçlü olanın yanında durmak daha kolaydı. Aynı taştan su içmedik belki; fakat aynı korkudan kana kana içtik. Sonra o korkuya akıl, o çıkara denge, o ihanete tarafsızlık dedik.
Şimdi mesele yeni bir yaygara koparmak değil. Mesele, yaygaranın içinden çıkıp bir insanın yanına sessizce oturabilmek. Kendi çevremizin suçuna da suç, sevdiğimiz kişinin zorbalığına da zorbalık diyebilmek. Çocuğa uzanan eli, kadını susturan dili, faili koruyan masayı reddetmek. Vicdanı bir gösteri olmaktan çıkarıp gündelik hayatın zahmetli, bedelli ve çoğu zaman yalnız işine dönüştürmek. Çünkü dayanışma, herkesin baktığı yerde atılan slogan değil; kimsenin bakmadığı yerde terk etmemektir. Gerçekten iyiye gidecek bir şey varsa, ancak oradan başlayacaktır.
Ben şimdi susuyorum. Fakat bu suskunluk ne korkunun ne de vazgeçişin adıdır. Yalnızca hakikatin kendi zamanını bekleyişidir. Unuttuğumu, kabullendiğimi yahut onların kurduğu gürültünün içinde kaybolduğumu sananlar yanılıyor. Çünkü bazı sözler hemen söylenmez; içimizde büyür, keskinleşir ve zamanı geldiğinde bütün susturulanların sesiyle konuşur. Elbette benim de konuşacağım gün gelecek. O gün geldiğinde kimse “Bilmiyorduk,” diyemeyecek; kimse sessizliğimin arkasına saklanamayacak. Şimdilik susuyorum. Ama hiçbir suskunluk sonsuza kadar sürmez; özellikle de içinde bu kadar çok hakikat taşıyorsa.