https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Öykü yazmak için önce büyük bir konu bulmanız gerekmez. Bazen sokakta duyduğunuz tek bir cümle, bir insanın bekleyişi, açık unutulmuş bir kapı ya da yıllar sonra bulunan eski bir eşya öykünün başlangıcı olabilir. Önemli olan, bu küçük ayrıntının içinde saklanan soruyu görebilmektir:

Burada kimin başına ne geliyor ve bu durum neden önemli?

Öykü yazmanın değişmez bir formülü yoktur. Her yazarın çalışma biçimi, her öykünün de kendine özgü bir yapısı vardır. Yine de yeni başlayanların işini kolaylaştırabilecek bazı temel unsurlardan söz edebiliriz.

1. Önce bir karakter bulun

Öykünün merkezinde çoğu zaman bir karakter vardır. Bu karakterin olağanüstü biri olması gerekmez. Bir apartman görevlisi, otobüs bekleyen yaşlı bir kadın, okuldan kaçan bir çocuk ya da eve dönmek istemeyen bir adam öykünün kişisi olabilir.

Karakteri yalnızca dış görünüşüyle tanıtmak yeterli değildir. Onu asıl görünür kılan seçimleri, davranışları ve çelişkileridir. “Çok öfkeli bir adamdı,” demek yerine adamın çay bardağını masaya nasıl bıraktığını göstermek, karakteri okura daha güçlü biçimde hissettirebilir.

Yazar karakteri hakkında çok şey bilebilir; ancak bu bilgilerin tamamını okura açıklamak zorunda değildir. Karakterin kim olduğu, konuşmalarından, davranışlarından, sakladıklarından ve diğer insanlarla kurduğu ilişkiden anlaşılabilir.

2. Karakteriniz bir şey istesin

Karakterin isteği, öyküyü hareket ettiren temel güçlerden biridir. Bu isteğin büyük ve sıra dışı olması gerekmez. Karakter:

  • Eve dönmek,
  • Bir gerçeği saklamak,
  • Birinden özür dilemek,
  • Kaybolan bir eşyayı bulmak,
  • Bir toplantıdan kaçmak,
  • Sevdiği biriyle konuşmak,
  • Kendisine inanılmasını sağlamak isteyebilir.

Karakter bir şey istediğinde okur onun ne yapacağını merak eder. Fakat yalnızca bir isteğin bulunması öyküyü kurmaya yetmez. Bu isteğin önünde bir engel de olmalıdır.

3. İstek ile engeli karşı karşıya getirin

Öykü kurmaya başlarken kullanılabilecek en basit yöntemlerden biri şu ilişkiyi düşünmektir:

Karakter + çatışma = olay örgüsü

Buna göre olay örgüsü, birbirinden bağımsız olayların art arda sıralanması değildir. Bir karakterin isteği, bu isteğin önündeki engel ve engelle karşılaştığında verdiği kararlar öykünün olaylarını doğurur.

Evinden ayrılmak isteyen bir karakter düşünelim. Onun yalnızca gitmek istemesi henüz bir öykü oluşturmaz. Parasının olmaması, ailesinin karşı çıkması ya da tam kapıdan çıkacakken kalmasını gerektiren bir gerçekle karşılaşması çatışmayı başlatır. Karakterin bu engel karşısında vereceği her karar, bir sonraki olaya neden olur.

Engelin mutlaka başka bir insan olması gerekmez. Toplumsal bir kural, fiziksel bir durum, geçmişten kalan bir sır ya da karakterin kendi korkusu da onun önünde durabilir.

Yıllardır görmediği oğlunu aramak isteyen ama telefonu açmaya cesaret edemeyen bir annenin çatışması kendi içindedir. Karakterin isteği açıktır; engel ise korkusu, utancı veya duyacağı cevaba hazır olmamasıdır.

Buradaki çatışma mutlaka kavga, şiddet veya büyük bir felaket anlamına gelmez. Bir insanın söylemek istediği sözü söyleyememesi, gitmekle kalmak arasında kararsız kalması ya da bildiği bir gerçekle yüzleşmekten kaçınması da çatışmadır.

Bu yaklaşım değişmez bir edebiyat kuralı değildir. Bütün öyküler aynı biçimde kurulmaz. Olaydan çok atmosfere, dile, çağrışıma veya tek bir anın sezdirilmesine yaslanan öyküler de vardır. Yine de nereden başlayacağını bilemeyen bir yazar için şu üç soru kullanışlıdır:

  • Karakterim ne istiyor?
  • Onu durduran şey nedir?
  • Bu engel karşısında ne yapacak?

Bu sorulara verilen cevaplar, öykünün yönünü ve olayların birbirine nasıl bağlanacağını belirlemeye yardımcı olur.

4. Her şeyi anlatmayın, bir sahne kurun

Öykü yalnızca yaşananları özetlemek değildir. Bazı anları okurun gözünün önünde yaşatmak gerekir.

“Ali annesiyle tartıştı ve evden çıktı,” cümlesi yaşananları özetler. Ali’nin ayakkabısını bağlamadan kapıya yönelmesi, annesinin arkasından söylediği söz ve kapının kapanma sesi ise bir sahne oluşturur.

Sahne; karakterin belirli bir yerde ve zamanda hareket ettiği, konuştuğu ve çevresiyle ilişki kurduğu bölümdür. Özellikle karakterin bir karar verdiği, bir gerçekle karşılaştığı ya da öykünün yönünün değiştiği anları sahnelemek anlatıyı canlı hâle getirir.

Ancak her ayrıntıyı sahnelemeye çalışmak da metni ağırlaştırabilir. Zamanı hızlandırmak, günleri veya yılları geçirmek ve önemsiz geçişleri aktarmak için özet kullanılabilir.

Önemli olan, sahne ile özet arasında bilinçli bir denge kurmaktır. Okurun yaşamasını istediğiniz anları sahneleyin; yalnızca bilmesi gereken geçişleri daha kısa anlatın.

5. Öyküyü kimin anlatacağını belirleyin

Bakış açısı, okurun olayları kimin gözünden göreceğini belirler.

Birinci kişi anlatıcı:

“Kapıyı açtığımda onun geleceğini bilmiyordum.”

Bu anlatımda okur, genellikle yalnızca anlatıcının bildiklerine, gördüklerine ve yorumlarına ulaşır. Ancak anlatıcının söylediği her şeyin nesnel gerçek olduğunu kabul etmek zorunda değildir. Anlatıcı yanılabilir, bazı şeyleri saklayabilir veya yaşananları kendi istediği biçimde aktarabilir.

Üçüncü kişi anlatıcı:

“Kapıyı açtığında onun geleceğini bilmiyordu.”

Üçüncü kişi anlatımında yazar tek bir karakterin duygu ve düşüncelerine yakın durabilir ya da daha geniş bir anlatıcı kullanabilir.

Bakış açısını seçerken şu soruyu sorabilirsiniz:

Bu öyküyü kimin gözünden izlersek anlatı daha güçlü olur?

Aynı sahneyi iki farklı karakterin gözünden ayrı ayrı yazmak, hangi bakış açısının öyküye daha uygun olduğunu anlamak için yararlı bir alıştırmadır. Bakış açısı belirlendikten sonra gereksiz değişikliklerden kaçınmak, okurun anlatıyı daha kolay takip etmesini sağlar.

6. Mekânı yalnızca tarif etmeyin

Mekân, olayların gerçekleştiği boş bir dekor değildir. Karakterin davranışlarını, öykünün atmosferini ve hatta çatışmayı etkileyebilir.

Yağmurlu bir otobüs durağı ile boş bir hastane koridoru aynı bekleyiş duygusunu yaratmaz. Dar bir oda karakteri sıkıştırabilir; kalabalık bir meydan onun yalnızlığını daha görünür hâle getirebilir.

Bu nedenle mekânı anlatırken her ayrıntıyı sıralamak yerine öykünün duygusuna hizmet eden ayrıntıları seçin:

  • Karakter ne görüyor?
  • Hangi sesi duyuyor?
  • Orada neyin kokusu var?
  • Bulunduğu yer onu rahatlatıyor mu, sıkıştırıyor mu?
  • Mekânda karakterin dikkatini özellikle çeken şey ne?

Doğru seçilmiş birkaç ayrıntı, uzun bir mekân tarifinden daha etkili olabilir. Önemli olan, mekânın öyküde neden bulunduğunu ve karakterle nasıl ilişki kurduğunu görebilmektir.

7. Diyalogların bir amacı olsun

Gerçek hayattaki konuşmalar tekrarlarla, duraksamalarla ve gereksiz ayrıntılarla doludur. Öyküdeki diyalog ise seçilmiş bir konuşmadır. Karakteri tanıtabilir, gerilimi yükseltebilir, bir bilgiyi açığa çıkarabilir veya saklayabilir.

Karakterler her zaman düşündüklerini doğrudan söylemek zorunda değildir. Bazen söylenmeyen şey, konuşulanlardan daha önemlidir:

“Beni özledin mi?”

“Çay koyayım mı?”

İkinci karakter soruya cevap vermemiştir; fakat bu kaçış, ilişkinin durumuna dair uzun bir açıklamadan daha fazlasını anlatabilir.

Diyalog yazarken şu sorular yardımcı olabilir:

  • Bu konuşma karakterler hakkında ne gösteriyor?
  • Konuşmanın altında söylenmeyen başka bir duygu var mı?
  • Her karakter kendine özgü biçimde mi konuşuyor?
  • Bu diyalog çıkarıldığında öyküden bir şey eksiliyor mu?

Diyaloğun yanında karakterin susması, bakışı, hareketi ve konuşurken yaptığı küçük bir iş de sahnenin anlamını güçlendirebilir.

8. “Gösterme” ile “anlatma” arasında denge kurun

“Göster, anlatma” sözü sık kullanılan bir yazarlık önerisidir; fakat her cümleyi ayrıntılı bir sahneye dönüştürmek gerektiği anlamına gelmez.

“Çok korkmuştu,” demek yerine karakterin anahtarı kilide üç kez sokamaması korkuyu gösterebilir. “Öfkeliydi,” demek yerine tabağındaki ekmeği küçük parçalara ayırmasını anlatabilirsiniz.

Bu yöntem okura yalnızca bilgi vermek yerine yaşanan duyguyu sezme ve yorumlama imkânı tanır. Fakat öyküdeki her duygu ve bilginin bu şekilde aktarılması metni yorucu ve gereğinden fazla uzun hâle getirebilir.

Bazı anlar gösterilir, bazı bilgiler doğrudan anlatılır. Öykünün hızını ve ağırlık merkezini belirleyen şey, bu iki anlatım biçimi arasındaki dengedir.

9. Başlangıçta okura bir hareket verin

Öykünün ilk cümlesi mutlaka şaşırtıcı veya çok çarpıcı olmak zorunda değildir. Ancak okura anlatının içine girebileceği bir kapı açmalıdır.

Bu kapı bir hareket, bir soru, tuhaf bir ayrıntı, yarım kalmış bir konuşma veya karakterin karşı karşıya kaldığı küçük bir sorun olabilir.

“Hayatım boyunca çok zor günler geçirdim,” cümlesi genel bir bilgi verir.

“Annemin öldüğünü, onun adına gelen elektrik faturasından öğrendim,” cümlesi ise okurun zihninde hemen bazı sorular oluşturur.

Başlangıçta bütün geçmişi anlatmak yerine okurun merakını canlı tutacak kadar bilgi vermek çoğu zaman daha etkilidir. Karakterin geçmişini, ihtiyaç duyuldukça ve anlatının akışı içinde açabilirsiniz.

10. Sonuçtan önce değişime bakın

Bir öykünün sonunda bütün soruların cevaplanması gerekmez. Fakat başlangıçtaki durumla son durum arasında küçük de olsa bir fark bulunması, öyküye tamamlanmışlık duygusu verir.

Karakter karar vermiş, bir gerçeği öğrenmiş, bir şey kaybetmiş ya da dünyaya bakışı değişmiş olabilir. Bazen dışarıdan hiçbir şey değişmez; fakat okur artık karakterin durumunu başka türlü görür.

İyi bir son yalnızca okuru şaşırtan son değildir. Öykünün içinde hazırlanmış, karakterin yaşadıklarıyla ilişkili ve metin bittikten sonra yeni bir anlam oluşturabilen sondur.

Sonu yazarken şu sorular düşünülebilir:

  • Karakter başlangıçta neredeydi, şimdi nerede?
  • İstediği şeye ulaştı mı?
  • Ulaşamadıysa bunun bedeli ne oldu?
  • Okurun öyküye bakışını değiştiren bir şey yaşandı mı?
  • Son, metnin geri kalanıyla ilişkili mi?

11. İlk taslağı bitirin, sonra düzeltin

İlk cümleyi kusursuzlaştırmaya çalışmak, öykünün ilerlemesini engelleyebilir. İlk taslağın amacı metni tamamlamak ve öykünün neye dönüşebileceğini görmektir.

Taslak bittikten sonra metne yeniden dönün ve şu soruları sorun:

  • Karakter ne istiyor?
  • Onu durduran şey nedir?
  • Olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi var mı?
  • Her sahne öyküye hizmet ediyor mu?
  • Aynı bilgi birkaç kez verilmiş mi?
  • Bakış açısı tutarlı mı?
  • Diyaloglar karakterlere mi ait, yoksa herkes aynı biçimde mi konuşuyor?
  • Mekân öykünün duygusuna katkı sağlıyor mu?
  • Çıkarıldığında hiçbir şey eksilmeyen cümleler var mı?
  • Son, öykünün içinde hazırlanmış mı?

Düzeltme yalnızca yazım ve noktalama yanlışlarını gidermek değildir. Bir sahneyi çıkarmak, iki bölümü birleştirmek, anlatıcının bakışını değiştirmek ya da karakterin isteğini daha görünür hâle getirmek de düzeltmenin parçasıdır.

Yazmak yalnızca cümle kurmak değildir. Silmek, yer değiştirmek, yeniden görmek ve yeniden yazmak da bu sürece dahildir. İlk taslak öykünün bitmiş hâli değil, öyküyü bulmaya başladığınız yerdir.

Öykü yazmaya başlamak için bütün hikâyeyi önceden bilmeniz gerekmez. Bazen bir karakter, küçük bir istek ve onun önündeki tek bir engel yeterlidir. Sonrasını yazdıkça siz de karakterle birlikte öğrenirsiniz.