https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı, büyük olayların değil, kimsenin dönüp bakmadığı küçük hayatların kitabıdır. Yazar; cinayetler, olağanüstü karşılaşmalar ya da şaşırtıcı sonlar vadetmez. Onun dünyasında bir insanın sokaktan geçişi, vitrinin önünde duruşu, kahvede tek başına oturuşu veya başka bir insanla konuşamaması öykünün konusu olabilir. Sait Faik için insanın hayatındaki en önemli şeyler her zaman dışarıdan görülebilen olaylar değildir. Bazen hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen bir anda, insanın içinde büyük bir kırılma yaşanır.

İlk kez 1948 yılında yayımlanan ve on dört öyküden oluşan Lüzumsuz Adam, Sait Faik’in öykücülüğünde önemli bir değişimin başlangıcı kabul edilir. Önceki kitaplarında dış dünyayı, çalışan insanları ve toplumsal hayatı daha belirgin olaylar üzerinden izleyen yazar, bu kitapta bakışını insanın içine çevirir. Olay küçülür; duygu, izlenim, çağrışım ve anlatıcının sesi büyür.

Bu nedenle Lüzumsuz Adam, yalnızca bir öykü kitabı değildir. Aynı zamanda Sait Faik’in kendi öykü anlayışını daha özgür, daha kişisel ve daha şiirsel bir yere taşıdığı eşiklerden biridir.

“Lüzumsuz” olan kimdir?

Kitaba adını veren öykünün merkezinde Mansur vardır. Mansur, kendisini hayatın dışında hisseden, yaşadığı mahalleye sığınmış ve uzun zamandır oradan ayrılmamış bir adamdır. Şehrin kalabalığı, yabancı insanları, hızla akan hayatı ve insanların birbirlerine karşı tavırları onu huzursuz eder.

Mansur’un yaşadığı mahalle, yalnızca bir yer değildir. Onun kendisini dış dünyadan korumak için kurduğu sınırdır. Tanıdığı sokaklar, dükkânlar ve insanlar güvenli alanını oluşturur. Bu sınırın dışına çıktığında yalnızca başka bir semte geçmiş olmaz; kendisini anlamlandıramadığı bir dünyanın içine girer.

Öykünün adı, ilk bakışta toplumun Mansur hakkında verdiği bir hüküm gibi okunabilir. Çalışmayan, üretmeyen, toplumsal düzene katılmayan ve büyük amaçların peşinden gitmeyen bir insan “lüzumsuz” sayılabilir. Fakat Sait Faik’in asıl sorusu başkadır: Bir insanı lüzumsuz yapan nedir? Onun hayata karışamaması mı, yoksa hayatın ona bir yer açmaması mı?

Mansur’un işe yarayıp yaramadığına ilişkin kesin bir hüküm verilmez. Yazar karakterini yargılamaz; onun huzursuzluğunu, kaçışını ve insanlarla arasındaki mesafeyi anlamaya çalışır. Böylece “lüzumsuzluk”, kişisel bir kusur olmaktan çıkarak insan ile toplum arasındaki ilişkinin sorununa dönüşür. Mansur belki de hiçbir işe yaramadığı için değil, dünyanın yararlılık ölçülerine uyamadığı için lüzumsuzdur. Hayat ona ne yapması, nasıl çalışması ve kimlerle ilişki kurması gerektiğini söylemektedir. O ise bu düzene katılamaz. Ancak ona karşı gerçek bir mücadele de veremez. Yalnızca geri çekilir. Bu geri çekilme bir özgürlük biçimi gibi görünse de aynı zamanda bir yenilgidir. Mansur dış dünyayı reddederek kendi alanını korur; fakat kendisini hayatın ihtimallerinden de mahrum bırakır. Mahalle onu güvende tutarken aynı zamanda içine kapatır.

Olaydan insanın hâline

Lüzumsuz Adam’daki öyküler, geleneksel anlamda güçlü olay örgülerine dayanmaz. Başlangıçta ortaya çıkan büyük bir sorun, giderek yükselen gerilim ve sonunda her şeyi çözen bir sonuç bekleyen okur, bu kitapta farklı bir anlatıyla karşılaşır.

Sait Faik’in asıl ilgilendiği şey, olayın kendisinden çok olayın insan üzerinde bıraktığı izdir. Bir karşılaşmanın, kısa bir konuşmanın veya sokakta görülen bir yabancının anlatıcıda uyandırdığı duygu, öykünün merkezine yerleşebilir.

Bu durum, kitapta olay olmadığı anlamına gelmez. Olay vardır; fakat anlatının tek amacı değildir. Önemli olan, yaşananların karakterin iç dünyasını nasıl açtığıdır. Öykü bazen bir yere ulaşmak için değil, bir insanın ruhunda kısa süreliğine dolaşmak için yazılmış gibidir.

Bu nedenle Sait Faik’in öykülerinde “Ne oldu?” sorusundan çok “Bu insanda ne yaşandı?” sorusu önem kazanır. Bir insanın hayatından yalnızca birkaç dakika gösterilir; ancak o kısa an, onun yalnızlığını, korkularını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi sezmemize yeter. Yazar karakterlerin hayatlarını bütünüyle açıklamaz. Okurun görebileceği küçük bir aralık açar ve gerisini onun sezgisine bırakır.

İstanbul: Hem sığınak hem tehdit

Kitabın en güçlü unsurlarından biri İstanbul’dur. Şehir yalnızca öykülerin geçtiği bir mekân değildir; karakterlerin duygularını ve davranışlarını belirleyen canlı bir varlıktır.

Sokaklar, mahalleler, kahveler, dükkânlar, iskeleler ve ara yollar, insanların birbirleriyle karşılaştığı kadar birbirlerinden kaçtığı yerlerdir. Şehir bir yandan hayatın bütün çeşitliliğini taşırken diğer yandan insanı kalabalığın içinde yalnız bırakır.

Sait Faik’in İstanbul’u büyük ve görkemli yapıların şehri değildir. Onun ilgisini kenarda kalmış sokaklar, küçük dükkânlar, mahalle kahveleri ve gündelik hayatın içinde görünmez hâle gelmiş insanlar çeker. Şehre yukarıdan bakmaz; onun içinde yürür.

Anlatıcı çoğu zaman bir yere ulaşmak için değil, görmek için dolaşır. İnsanların yüzlerine, konuşmalarına, küçük hareketlerine ve dükkânların önünde yaşanan sıradan olaylara dikkat eder. Sokakta yürümek, aynı zamanda öykü aramaktır.

Ancak şehir yalnızca keşfedilecek bir alan değildir. Mansur için şehir, kendi mahallesinin dışında tehditkâr bir hâl alır. İnsanların birbirini küçümsediği, sıkıştırdığı ve yalnızlaştırdığı bir düzendir. Kalabalık, insanları birbirine yaklaştırmak yerine aralarındaki yabancılığı büyütür.

Bu nedenle mahalle ile şehir arasında belirgin bir karşıtlık kurulur. Mahalle tanıdık, sınırlı ve koruyucudur. Şehir ise büyük, yabancı ve denetlenemezdir. Fakat bu karşıtlık kesin değildir. Mahallenin sıcaklığı da daraltıcı olabilir; şehrin korkutuculuğu da yeni karşılaşmaların ihtimalini taşır.

Yalnızlık ile insan sevgisi arasındaki çelişki

Lüzumsuz Adam’ın temel duygularından biri yalnızlıktır. Fakat Sait Faik’te yalnızlık, insanları sevmemekten doğmaz. Çoğu zaman tam tersine, onlara ulaşamamanın yarattığı bir acıdır.

Anlatıcı insanlara yaklaşmak ister. Onları gözlemler, seslerini dinler ve hayatlarını merak eder. Balıkçılara, işçilere, esnafa, işsizlere, çocuklara ve şehrin kenarında yaşayanlara bakar. Bu insanların hiçbiri yalnızca birer “toplumsal tip” olarak kullanılmaz. Her birinin küçük ama kendine özgü bir dünyası vardır.

Fakat insanlara duyulan bu ilgi, sürekli bir yakınlığa dönüşmez. Anlatıcı bazen onlara yaklaşır, bazen de ürkerek geri çekilir. İnsanları severken onlardan yorulur; yalnız kalmak isterken de yalnızlığa dayanamaz.

Kitabın asıl gerilimi bu çelişkide saklıdır.

Sait Faik’in kişileri hem birbirlerine ihtiyaç duyar hem de birbirlerine zarar verir. Bir bakış, küçük bir aşağılama veya duyarsızca söylenen bir söz, karakterin dünyayla bağını zedeleyebilir. Yazarın hüznü, insanın kötü olduğuna inanmasından değil, insanların birbirlerine karşı daha iyi olabileceğini düşündüğü hâlde bunun gerçekleşmediğini görmesinden doğar.

Bu yüzden kitaptaki karamsarlığın altında güçlü bir insan sevgisi vardır. Sait Faik’in öykülerinde sevgi, süslü sözlerle dile getirilen bir düşünce değildir. Görülmeyen bir insanı görmek, kimsenin önemsemediği bir hayatı anlatmaya değer bulmak ve bir başkasının acısının yanında durmak biçiminde ortaya çıkar.

Sıradan insanın edebiyattaki yeri

Sait Faik’in en önemli özelliklerinden biri, edebiyatın merkezine sıradan insanı yerleştirmesidir. Onun karakterleri toplumun güçlü, başarılı ve örnek gösterilen kişileri değildir. Çoğu, hayatın kıyısında durur.

Bu kişilerin büyük kahramanlıkları yoktur. Bazen belirgin bir amaçları bile bulunmaz. Fakat Sait Faik, onların hayatını önemsiz saymaz. Tam tersine, edebiyatın yalnızca büyük olayları ve büyük insanları anlatması gerektiği düşüncesini bozar.

Bir insanın geçim sıkıntısı, yazıyla hayatta kalmaya çalışması, sokakta dolaşması, bir başkasına imrenmesi veya kendisini değersiz hissetmesi öykü olmaya yeterlidir.

Buradaki “küçük insan” ifadesi, değersiz insan anlamına gelmez. Toplumsal hayatın içinde sesi az duyulan, gücü sınırlı ve çoğu zaman başkaları tarafından fark edilmeyen kişiyi anlatır. Sait Faik bu insanlara dışarıdan ve yukarıdan bakmaz. Kimi zaman onların yanında, kimi zaman da içlerinden biri olarak konuşur.

Böylece öykü, bir insanı açıklayan veya hakkında hüküm veren metin olmaktan çıkar; onunla kısa süreli bir karşılaşmaya dönüşür.

Anlatıcı ile yazar arasındaki yakınlık

Kitaptaki birçok anlatıcı, okurla doğrudan konuşuyormuş gibi bir ses taşır. Düşünceler birbiri ardına gelir; anlatıcı bazen konudan konuya geçer, kendisiyle çelişir, soru sorar ve aniden başka bir ayrıntıya yönelir.

Bu ses, yazılı bir metinden çok karşımızda oturan bir insanın konuşmasını andırır.

Anlatıcının yazarla güçlü benzerlikler taşıması, metinleri otobiyografik okumaya elverişli kılar. Yazma arzusu, geçim sıkıntısı, iş hayatına uyum sağlayamama, aylaklık ve insanları gözlemleme isteği Sait Faik’in yaşamıyla ilişkilendirilebilir.

Fakat anlatıcıyı doğrudan yazarın kendisi kabul etmek doğru olmaz. Kurmacadaki “ben”, gerçek hayattaki yazardan izler taşısa bile metnin içinde yeniden yaratılmış bir sestir. Yazar yaşadıklarını olduğu gibi aktarmak yerine seçer, değiştirir ve edebî bir yapının parçasına dönüştürür.

Önemli olan, anlatıcının ne ölçüde Sait Faik olduğu değil, bu yakınlığın metinde nasıl bir içtenlik yarattığıdır. Okur, karşısında kusursuz ve her şeyi bilen bir anlatıcı bulmaz. Yanılan, korkan, öfkelenen, insanlardan kaçan ve sonra yeniden onlara dönmek isteyen bir ses duyar.

Konuşma dilinin edebiyata dönüşmesi

Sait Faik’in dili ilk bakışta son derece doğal görünür. Cümleler konuşma diline yaklaşır; devrik yapılar, kısa çıkışlar, sorular ve ani geçişler kullanılır. Sokakta duyulan sözler, günlük söyleyişler ve yer yer argo metne girer.

Fakat bu doğallık, dilin gelişigüzel kullanıldığı anlamına gelmez. Sait Faik konuşma dilini olduğu gibi kopyalamaz; onun canlılığını edebî bir ritme dönüştürür.

Cümlelerin bazen yarım kalıyormuş gibi görünmesi, anlatıcının zihnindeki hareketi yansıtır. Düşünce tamamlanmadan başka bir görüntü ortaya çıkabilir. Bir sokak gözlemi, aniden insanlık üzerine bir soruya dönüşebilir. Bir insanın yüzünden başlayan anlatı, anlatıcının kendi yalnızlığına ulaşabilir.

Bu geçişler metne şiirsel bir özellik kazandırır. Şiirsellik, süslü benzetmelerden değil; kelimelerin ritminden, görüntüler arasındaki ilişkiden ve söylenmeyenlerin bıraktığı boşluktan doğar.

Sait Faik’in dili sade görünür; fakat basit değildir. Gündelik bir cümlenin içine insanın yalnızlığı, geçim derdi veya hayata karşı duyduğu kırgınlık yerleşebilir. Okur, kolayca okuduğu bir cümlenin arkasında beklemediği kadar ağır bir duygu bulur.

Öyküler neden hâlâ güncel?

Lüzumsuz Adam 1948 yılında yayımlanmış olsa da anlattığı insanın dünyası bugün de tanıdıktır. Kalabalığın içinde yalnızlaşmak, yaşadığı çevrenin dışına çıkmaktan çekinmek, çalışma düzenine uyum sağlayamamak ve kendi hayatını başkalarının ölçüleriyle değerlendirmek yalnızca belirli bir döneme ait sorunlar değildir.

Bugünün insanı da sürekli işe yaraması, üretmesi, görünür olması ve başarı göstermesi gerektiği düşüncesiyle çevrilidir. Bu düzene ayak uyduramayan kişi kendisini kolayca eksik veya gereksiz hissedebilir.

Mansur’un “lüzumsuzluğu” bu nedenle güncelliğini korur. O, yalnızca 1940’ların İstanbul’unda yaşayan bir adam değildir. Kendisine sunulan hayat biçimiyle bağ kuramayan, fakat başka bir hayat da kuramayan modern insanın erken örneklerinden biridir.

Öte yandan kitap, yalnızlığın romantik bir övgüsünü yapmaz. Mansur’un geri çekilişi ona huzur verdiği kadar hayatını daraltır. Sait Faik, toplumdan uzaklaşmayı mutlak bir özgürlük olarak göstermez. İnsanlardan kaçmanın da insanlar arasında kalmanın da kendine özgü acıları vardır.

Kitabın en güçlü tarafı

Lüzumsuz Adam’ın en güçlü yanı, okura ne düşünmesi gerektiğini söylemeden insana bakışını değiştirmesidir.

Sait Faik, karakterlerinin hayatlarını açıklamaz ve onların sorunlarını çözmez. Bir insanı kısa süreliğine görünür kılar. Okurdan da o kişiye biraz daha uzun bakmasını ister.

Kitabı bitirdiğimizde büyük olaylar hatırlamayabiliriz. Fakat bir sokak, bir yüz, bir konuşma biçimi veya kendisini dünyada gereksiz hisseden bir insan zihnimizde kalır. Çünkü Sait Faik’in öykülerinde hatırlanan şey çoğu zaman olay değil, hâldir.

Bu anlatım biçimi bazı okurlar için kitabın güçlüğüne de dönüşebilir. Belirgin olay örgüsü ve sonuç bekleyenler, kimi öyküleri dağınık veya tamamlanmamış bulabilir. Anlatıcının ani geçişleri, çağrışımlarla ilerleyen düşünceleri ve olayın geri plana çekilmesi herkese aynı ölçüde yakın gelmeyebilir.

Ancak bu özellikler bir kusurdan çok bilinçli bir öykü anlayışının sonucudur. Sait Faik, hayatın her zaman düzenli bir başlangıç, gelişme ve sonuç içinde yaşanmadığını bilir. İnsan zihni de sokaklar gibi sapaklarla, geri dönüşlerle ve beklenmedik karşılaşmalarla ilerler.

Bir öykücü Lüzumsuz Adam’dan ne öğrenebilir?

Bu kitap, öykü yazmak isteyenlere olayın büyüklüğüyle anlatının gücü arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösterir. Küçük bir olay, doğru ayrıntı ve güçlü bir anlatıcı sesiyle etkili bir öyküye dönüşebilir.

Sait Faik’ten öğrenilebilecek ilk şey bakmaktır. Fakat yalnızca görmek için değil, anlamak için bakmak gerekir. Bir insanın kıyafetini tarif etmekten çok, o kıyafetin içinde nasıl durduğunu fark etmek önemlidir.

İkinci olarak mekânın karakterle ilişkisidir. Mahalle, sokak veya kahve yalnızca olayın geçtiği yer değildir. Karakterin korkusunu, aidiyetini ve yalnızlığını görünür kılabilir.

Üçüncü olarak anlatıcı sesinin önemidir. Bir öyküyü yalnızca konusu değil, onu anlatan ses de özgünleştirir. Sait Faik’in cümlelerini etkili yapan şeylerden biri, okura yukarıdan seslenmemesi ve anlatırken kendi kırılganlığını gizlememesidir.

Son olarak kitap, öykünün her şeyi açıklamak zorunda olmadığını hatırlatır. Okura bırakılan boşluk, eksiklik değildir. Doğru kurulduğunda metnin anlamını büyütür.

Sonuç: Lüzumsuzluğun içindeki insan

Lüzumsuz Adam, hayatın kıyısında duranların, kalabalıktan korkanların, bir işe ve düzene bağlanamayanların kitabıdır. Fakat onları idealize etmez. Yalnızlıklarının içinde hem özgürlüğü hem korkuyu, hem başkaldırıyı hem de çaresizliği gösterir.

Sait Faik, insanları topluma ne kadar yararlı olduklarına göre değerlendiren anlayışın karşısına başka bir ölçü çıkarır: Bir insanın görülmeye, anlaşılmaya ve anlatılmaya değer olması için büyük işler başarması gerekmez. Yaşıyor olması, düşünüyor olması, korkması ve sevmek istemesi yeterlidir.

Belki de kitaptaki gerçek “lüzumsuz adam”, toplumun gereksiz saydığı kişi değildir. İnsanlara yalnızca ne işe yaradıkları üzerinden bakan dünyanın yarattığı bir addır.

Sait Faik bu adı alır, tersine çevirir ve edebiyatın merkezine yerleştirir. Böylece lüzumsuz sayılan insan, kitabın en unutulmaz kişisine dönüşür.

Lüzumsuz Adam bugün hâlâ okunuyorsa bunun nedeni yalnızca İstanbul’u ve belirli bir dönemin insanlarını anlatması değildir. Kitap, insanın başka insanlar arasında kendisine bir yer bulma çabasını anlatır. Bu çaba sürdükçe Mansur’un yalnızlığı da bize yabancı gelmeyecektir.

Kaynakça