https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bu inceleme filmin finaline ilişkin ayrıntılar içerir.

Bazı filmlerde kış yalnızca mevsimdir; Solgun Mavi Gözler’de ise başlı başına bir ruh hâlidir. Karla örtülmüş yollar, kurşuni gökyüzü, çıplak ağaçlar ve yarı karanlık odalar, filmin daha ilk sahnesinden itibaren dünyayla bağını kesmiş insanların içini görünür kılar. Burada soğuk, dışarıdan gelmez. Yasın, suçluluğun ve bastırılmış öfkenin içinden yükselir.

Scott Cooper’ın Louis Bayard’ın romanından uyarladığı film, 1830 yılında West Point Askerî Akademisi’nde geçer. Bir öğrencinin asılmış bedeni bulunur; ancak ölümün dehşeti bununla sınırlı değildir. Gencin kalbi göğsünden çıkarılmıştır. Olayı araştırması için çağrılan Augustus Landor, akademinin disiplinle örülmüş suskunluğunun içine girer. Ona yardım eden kişi ise henüz ünlü bir yazar olmayan, genç askerî öğrenci Edgar Allan Poe’dur. Christian Bale’in canlandırdığı Landor ile Harry Melling’in hayat verdiği Poe, filmin merkezindeki iki farklı karanlığı temsil eder. Film, Scott Cooper tarafından yazılıp yönetilmiş; Landor ve Poe karakterlerini Christian Bale ile Harry Melling canlandırmıştır. Netflix

Landor, acısını saklamayı öğrenmiş bir adamdır. Yüzünde büyük tepkiler değil, yıllardır taşınan bir kaybın tortusu vardır. Poe ise ölümden söz ederken bile canlı, heyecanlı ve neredeyse neşelidir. Landor gerçeğe kanıtlarla, Poe sezgilerle yaklaşır. Biri gördüğüne, diğeri görünmeyene inanır. Fakat aralarındaki asıl bağ, araştırdıkları cinayet değildir. Her ikisi de ölümün gölgesinde yaşamaktadır. Landor kızının, Poe ise annesinin yokluğunu taşır. Böylece aralarındaki ilişki zamanla bir dedektif ile yardımcısının ortaklığından çıkarak yaralı bir baba ile kendisine sığınacak bir yer arayan oğulun ilişkisine dönüşür.

West Point bu hikâye için rastlantısal bir mekân değildir. Akademi; itaatin, erkekliğin, gücün ve susmanın kurumsallaştığı bir yerdir. Öğrenciler aynı üniformayı giyer, aynı kurallara uyar ve birbirlerini korurlar. Bireysel vicdan, kurumun devamlılığından daha değersizdir. Bu nedenle Landor yalnızca bir katili aramaz; kendini korumak için gerçeği dışarıda bırakan kapalı bir yapıyla mücadele eder. Filmin en güçlü taraflarından biri de budur: Cinayet, tek bir insanın eylemi olarak başlamış görünse de ilerledikçe ortak suskunluğun içinde büyür.

Hikâye bir süre sonra okült törenlere, çıkarılan kalplere ve ölümle yaşam arasındaki sınırı aşma arzusuna yönelir. Marquis ailesinin karanlık dünyası, filmin gotik atmosferini güçlendirir. Ancak büyü ve ritüeller, anlatının esas karanlığı değildir; yalnızca onun gösterişli yüzüdür. Gerçek dehşet doğaüstünde değil, insanın adalet adına kendisine verdiği sınırsız yetkide saklıdır.

Filmin finali, o ana kadar izlediğimiz her şeyi yeniden düşünmemize neden olur. Landor’un cinayetleri çözmeye çalışan kişi değil, cinayetlerin ardındaki isim olduğu ortaya çıktığında hikâyenin anlamı değişir. Kızına saldıran ve onun ölümüne yol açan gençleri cezalandırmıştır. Cinayetlerin ritüel görünümü başka kişilerin müdahalesiyle oluşsa da ölümleri başlatan Landor’un intikamıdır.

Bu noktada film seyirciye kolay bir ahlaki hüküm sunmaz. Landor bir katildir; fakat aynı zamanda kızını koruyamamış, adaletin gerçekleşmediğini görmüş bir babadır. Onun acısını anlamak, yaptığını bağışlamak anlamına gelir mi? Yas, insana kendi mahkemesini kurma hakkı verir mi? Hukukun sustuğu yerde alınan intikam, adalet sayılabilir mi?

Poe gerçeği öğrendiğinde Landor’u teslim etmez. Kanıtı ateşe atarak onu bağışlamayı seçer. Fakat bu karar yalnızca merhamet değildir. Poe, sevdiği ve kendisine babalık etmiş bir insanı korurken adaleti de bilinçli biçimde susturur. Böylece West Point öğrencilerinin dayanışma adı altında kurduğu suskunlukla Poe’nun suskunluğu birbirine yaklaşır. Film tam da burada rahatsız edici bir soru bırakır: Başkalarının sessizliği suç ortaklığıysa, sevdiğimiz biri söz konusu olduğunda bizim sessizliğimiz nedir?

Christian Bale, Landor’u büyük çıkışlarla değil, neredeyse görünmez kırılmalarla kurar. Karakterin yüzündeki donukluk ilk başta mesleki soğukkanlılık gibi görünürken finalde başka bir anlama kavuşur. O yüz, bir dedektifin değil, suçunu yıllardır içinde tekrar tekrar yaşayan bir babanın yüzüdür. Harry Melling’in Poe yorumu ise filmin ağır atmosferine hareket kazandırır. Poe’nun tuhaf konuşmaları, romantik heyecanı ve ölüme duyduğu şiirsel yakınlık onu basit bir tarihî figür olmaktan çıkarır. Film, gerçek Poe’nun yaşamını anlatmak yerine ileride yazacağı karanlık metinlerin hayalî kaynağını kurar.

Görsel dünyada kullanılan solgun mavi, gri, siyah ve kirli beyaz tonları filmin ruhuyla bütünüyle uyumludur. Mumlarla aydınlatılmış iç mekânlar ile kar altındaki geniş alanlar arasında güçlü bir karşıtlık vardır. Dışarıda her şeyi örten beyazlık, içeride saklanan suçları temizleyemez. Kar, saflığın değil; üzeri örtülen gerçeğin simgesine dönüşür.

Buna karşılık filmin temposu zaman zaman gereğinden fazla ağırlaşır. Marquis ailesi etrafındaki okült anlatı, yer yer asıl hikâyenin önüne geçer ve bazı yan karakterler yalnızca gizemi sürdürmek için kullanılmış hissi verir. Fakat filmin atmosferi, Landor ile Poe arasındaki ilişki ve finaldeki ahlaki kırılma bu eksiklikleri büyük ölçüde dengeler.

Solgun Mavi Gözler, görünüşte bir cinayet soruşturmasını anlatır; gerçekte ise yasın insanı nasıl değiştirdiğini inceler. Landor suçluları öldürerek kızının acısını dindiremez. Yalnızca kendi hayatını da o ölümün devamına dönüştürür. Çünkü intikam geçmişi düzeltmez; acıyı başka bedenlere dağıtır.

Filmin sonunda çözülmüş bir cinayetten çok, cevapsız bırakılmış bir vicdanla baş başa kalırız. Katili öğreniriz ama suçun nerede başladığını söylemek artık mümkün değildir. Bir saldırıda mı, bir kurumun suskunluğunda mı, adaletin gerçekleşmemesinde mi, yoksa acılı bir babanın kendi hükmünü vermesinde mi?

Belki de filmin en solgun ve en ürkütücü gözü, bütün bunları gördüğü hâlde kesin bir cevap veremeyen seyircinin gözüdür.