https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Aylar sonra, üçüncü teklifimde Neslihan benimle buluşmayı kabul etti. Ama ekledi: “Dediğim gibi bir beklentiye girme. Israr ettin diye arkadaşça bir buluşma olacak.”

Bana acıdığı için benimle buluşacağı belliydi. Biraz da kendini tatmin etmek için buluşmak istediğini seziyordum. Bizim okulda Neslihan’la buluşmak isteyen onlarca kişi vardı ve Neslihan er ya da geç hepsiyle buluşurdu. Yakışıklı, çirkin, zeki ya da beyinsiz olmaları Neslihan için önemli değildi. O yalnızca birilerinin ona olan aşkını itiraf etmesinden hoşlanırdı. Çünkü o on yedi yaşında bir aşk parazitiydi. Kendisine duyulan aşklarla beslenirdi. Tüm bunları bile bile onunla niye buluşmak istediğimi soruyorsanız ya henüz on yedi yaşına gelmemişsinizdir ya da on yedi yaşındaki halinizi unutmuşsunuzdur. Çünkü on yedi yaşındaysanız ve sınıfınızda çikolata tenli, dolgun dudaklı, … Neyse burada size Neslihan’ı hayal ettirmeyeceğim. Çünkü galiba birilerinin Neslihan’ın vücudunu hayal etmesi hâlâ sinirimi bozar. Ama işte, siz anladınız. On yedi yaşındaysanız ve sınıfınızda onun gibi bir kız varsa gurur, akıl gibi şeyler değersizleşir ve geriye sadece onun dolgun dudaklarını öpme ihtimali kalır. Ardından ver elini ileride utanılacak bin bir türlü saçmalık.

Buluşma için önümde iki gün vardı ve ben derbi maç için eski maçların kasetlerini pozisyon pozisyon analiz eden bir antrenör titizliğiyle kafamda onlarca kez Neslihan’la buluştum. Derste, yemek yerken, tuvalette ve hatta uyurken dahi sohbetin başlangıcını, konuşmanın tıkandığı yerde anlatılacak hikayeleri kafamda kurgulayıp durdum. Ve tabii ki tüm kurguların sonunda biz Neslihan’la ateşli ateşli öpüşüyorduk.

Cumartesi geldi çattı. Ben ilginç bir şekilde heyecanlı ya da korkak değildim. Ya kurgularıma olan güvenimden ya da heyecanımı bu iki gün içinde tamamen harcadığımdan cesaretliydim. Aynaya baktım. Yüzümde sivilce bulamayınca şükürler ettim. Allah’ın da benimle olduğuna inanmıştım. Kendimi beğendim. Saate baktım, saat ondu. İkide Erguvanaltı Kafe’de buluşacaktık. Sanırım saçlarımı biraz kısaltsam iyi olur, diye düşündüm. Çıkıp berbere gittim.

Sizi bilmem ama konuşkan berberler benim en büyük kâbuslarımdandır. Yani bir koltuğa oturup o aptal önlüğü üzerinize taktıktan sonra onlarca dakika bir berber kaba elleriyle başınıza yön verip dururken onun saçmalıklarına kafa sallayıp onu onaylamak çok gerer beni. Ve şansa bakın ki yeryüzünün en konuşkan berberinin eline düşmüştüm. Sadece saçımı biraz kısaltmak istediğimi söyledim. “Makine kullanmayın, yalnızca makasla biraz kısaltın yeter.”

Ve böylece berber başladı anlatmaya. Ying-Yang felsefesinden, namazın doğru kılınış usullerine, gürültü kirliliğinden yerel seçim tahminlerine kadar o kısıtlı sürede bahsedilecek her konudan bahsetti. Ben de sürekli cılız ‘hı hı’larla kendisine katılmak zorunda kaldım. Çünkü biliyordum ki itiraz edersem bunun bedelini kötü bir tıraşla ödetebilirdi.

Bir aralık eline makineyi aldı. Uyaracak oldum. “Yok yok!” dedi, “Sadece favorileri ucundan azıcık düzelteceğim.” Fakat sonuç vaat ettiği gibi olmadı.  Önce bir favorimi inceltti sonra diğerini de inceltip gözlerini kısıp aynadan baktı. Sonra sağ favorimin üzerine doğru makineyi sürdü. Sonra tekrar sol, arkalar, üstler… Korkutucu şeyler oluyordu. Berber hâlâ kendine güvenen tavrıyla: “Orantı mühim.” dedi, “Şimdi bir yer uzun, bir yer kısa kalsa demeyecek misin berber saçımı ne hale soktu diye. Sen bana güven.”

Derken sonuçta Brezilyalı Ronaldo’nun iki bin ikideki Dünya Kupası saçına benzeyen saçıma gülümseyerek ayna tutarken buldum berberi. “Nasıl olmuş?” dedi. Kocaman kulaklarım sanki aynadan bana bakıp gülümsüyordu. Ağlamaklı olmuştum. Titreyen sesimle “Abi sen ne yaptın?” dedim. “Kazıyalım istersen. Hem bak Çağlar Ulusoy mu ne o da kazıttı. Moda şimdi. Kızlar hastan olur.”

Evet, mecburen saçlarımı kazıttım. Çıkarken “Yirmi lira ver yeter. Bu seferlik böyle olsun.” dedi. Aşağılık herif kulaklarıma bakıp gülümsüyordu. “Kafan şekilliymiş, yakıştı.” deyip göz kırptı.

Bir lord olarak çıkmayı planlayarak girdiğim berberden koca kulaklı, keltoş bir ergen olarak çıkmıştım. Gözlerim dolu doluydu, bağrıma bir taş oturmuştu.

Eve gidip yıkandıktan sonra aynaya bakarken Neslihan’ı değil, kel kafamı ve koca kulaklarımı düşünüp üzülüyordum. “Gitmeyeceğim.” dedim sinirle. Birkaç saniye sonra “Gitmek zorundayım.” dedim yılgınlıkla. Üç aydır kıza çıkma teklif ediyordum. Eğer gitmezsem bu daha büyük skandal olurdu. Aklıma, kışın taktığım kulak ısıtıcısı geldi. Kel kafama yapabileceğim bir şey yoktu ama gülünç durmak pahasına bu bunaltıcı yaz gününde kulak ısıtıcısı takıp kocaman kulaklarımı gizleyerek buluşmaya gidebilirdim.

Saat tam ikide Erguvanaltı Kafe’nin karşısındaki ağacın arkasına gizlenip beklemeye başladım. On dakika sonra en ‘femme fatale’ haliyle sokağın başında göründü. Aman Allah’ım, o ne yürüyüş, ne edaydı! Hâlâ aynı canlılığıyla aklımdadır. Bir süreliğine her şeyi unutup öylece onu izledim. Sanki dünyadaki her şey hatta benliğim bile erimiş ve bu koca evrende yalnızca Neslihan kalmıştı.

İçeri girdi. Etrafına bakınıp beni aradı. O anda kendime gelip fark ettim ki bu katastrofik güzellik benim için buradaydı. Bense kel kafamla birlikte…

İçeri girmemeliydim. O anda da bunun tam olarak farkındaydım. Ama Neslihan’ın varlığı beni kuvvetli bir mıknatıs gibi çekiyordu. Ayaklarım benden bağımsız hareket etti ve kendimi birdenbire Neslihan’ın karşısında buldum.

Dudaklarındaki müstehzi kıvrımlar beni iyice ufalttı, omuzlarımı iyice yere düşürdü. “Yeni stil mi yaptın?” dedi. Artık açık açık gülüyordu. “Evet.” dedim düşük perdeden bir sesle, “Moda şimdi saç kazıtmak. Hem Çağatay Ulusoy bile kazıtmış.” Söyler söylemez pişman olmuştum. Tüm kafeyi inleten bir kahkaha attı ve ekledi “Ay ne hoşsun!”

Evet, tabii ki de on yedi yaşındaysanız ve hoşlandığınız kız size ‘ne hoşsun’ demişse sizden hoşlandığına yorabilirsiniz. Yormaz olaydım, yordum. Kamburumu düzelttim, gözlerine baktım ve “Gözlerin gözlerime değince…” Ah ah! Nasıl istikrah ediyorum kendimden bunları yazarken bir bilseniz. On beş yıl da geçse hâlâ yüzüm kızarıyor. Her neyse ben daha şiirden üç kelime söylemiştim ki sözümü böldü:

– O kulaklık ne?

– Hiiç, kışları taktığımız kulak ısıtıcı.

– E niye o zaman yazın da takıyorsun, deyip kahkaha attı.

– Aksesuar olarak.

– Bence çıkart, dedi yan masalara bakarak.

Utandığını belli etmemeye çalıştığını belli eden bir bakış attı. Bazı kızlar böyle karmaşık, içinde bin bir türlü hesaplar barındıran bakışlar atarlar. Neslihan o kızların bayrak tutanıdır işte. “Yok!” dedim, “Kalsın, iyi böyle.” Bunun üzerine çevik bir hareketle kulaklığı tutup çıkardı. Kulaklarım dalgalanarak açıldı. O zaman sanki dalgalanma sesi tüm evrene yayıldı gibi geldi bana. Ama bu sesten daha şiddetli olan ses Neslihan’ın öncekilere benzemeyen şiddetli kahkahasıydı. Gülme krizine gitmişti. Belki o zaman bana öyle gelmiştir ama sanki tüm kafe bana bakıp gülüyordu.

Bir süre öylece durup ellerimi seyrettim. Yüzüm kıpkırmızı oldu. Bir şeyler söylemek istediysem de gırtlağıma tıkalı düğüm buna izin vermedi. Neslihan hâlâ gülüyordu. Sesimin titremesinden korkarak: “Ben gidiyorum.” dedim. Sesim titredi.

Hızla çıkıp koşmaya başladım. Nereye ve neden koştuğumu bilmeden koşuyordum. Sadece uzaklaşmak istiyordum. Arkamdan bir bağırış duyuldu, ‘dur’ diyen bir ses. Bana seslenmiyorlardır diye düşünüp koşmaya devam ettim. Birkaç saniye sonra bir el, pençe gibi ensemi kavrayarak beni yere serdi. Bir polisti beni deviren. “Niye durmuyorsun lan?” dedi. “Kulaklıktan herhalde… Duymadım abi.” dedim. “Ne abisi lan? Nerede çanta? Söyle.” dedi. “Ne çantası abi, aman, komiserim.” dedim. Bir tokat patlattı suratıma. Polislerin diğeri gelip ayırdı. “Bu sokağın başında, az evvel, kel kafalı, on beş yaşlarında, kucağında cihaz olan biri, bir kadının çantasını çalmış ve koşarak kaçan sen bilmiyorum numarası çekiyorsun öyle mi?” dedi. “Komiserim vallahi ben değilim.” dedim. Kimliğimi istediler, verdim. Öteki üstümü aradı. “Bir yere saklamış bile altınları puşt.” dedi.

Hüngür hüngür ağlamaya başladım. “Hem milletin parasını çal hem de ağla öyle mi?” dedi üzerimi arayan. Bense sarsılarak ağlıyordum. Nedense bir hırsız şüphelisi olduğuma değil, Neslihan’ın kahkahalarına ağlıyordum.

Az sonra kalabalıkta Neslihan’ı seçtim. Bu sefer ona nefretle bakıyordum. Nefretimden korkmuş olacak ki bir şey demeden çekip gitti.

Çantası çalınan kadını bulup getirdiler. “Yok bu değildi. Onda işitme cihazı gibi bir şey vardı.” dedi. Polislerden kimliğime bakanı: “GBT’si de temiz.” dedi. Tokat atan polis: “Eh be ablacığım, düzgün tarif etsene! O zaman salalım çocuğu abi.” dedi. Bana: “Kusura bakma kardeşim. Hadi hakkını helal et. Sen de git çok dolaşma buralarda.” deyip beni yolladı. Eve gittim, doğrudan yatağa atladım ve için için ağlayarak uyudum.

Üç ay sonra öğrendik ki Neslihan, ağlarını örüp tuzağına düşürdüğü zavallı aşıklarının müzesinin, Erguvanaltı Kafe’nin sahibiyle kaçmış, okulu da bırakmıştı.

İşte tüm bunlar, dün liseden arkadaşlarımla buluştuğumda geldi aklıma. Hepsi o zamanlar Neslihan’a aşıkmış ve Neslihan hepsiyle Erguvanaltı Kafe’de buluşmuş. Neslihan sonra Erguvanaltı Kafe’nin sahibiyle evlenmiş, adamdan dört çocuk yapmış. Hayvan herif dövüyormuş Neslihan’ı, boşanmışlar. Sonra sebze halinde depoları olan ellili yaşlarda biriyle evlenmiş Neslihan. Falan…

Bir arkadaşım internetten Neslihan’ın resmini bulup gösterdi. Göz ucuyla baktım, şişmanlamış Neslihan. Femme fatale hâlinden eser kalmamış. Şişmanlamaktan gözü kaymış. Dört çocuklu bir kadına benzemiş ki zaten öyle.

Bense yaz ayında kulak ısıtıcı takan, kel kafalı, hırsız şüphelisi bir ergen olmaktan çok uzakta oturmuş bunları yazıyorum. Gerisi mühim değil.