
Hayatın bir gün başlayacağına uzun süre inandım; meğer başlayan hayatmış, bekleyen benmişim.
İnsan beklemeyi önce küçük yaşta öğreniyor. Sofraya herkes oturmadan yemeğe başlanmayacağını, misafir gidene kadar uyunmayacağını, büyükler konuşurken söz alınmayacağını öğreniyor. Sonra okulun bitmesini, yaz tatilinin gelmesini, boyunun uzamasını, kendisine ait bir odası olmasını bekliyor. Çocukluk, büyük ölçüde, henüz erişemediğimiz bir hayatın kapısında beklemekle geçiyor. Büyüyünce özgür olacağımıza inanıyoruz. Büyüyoruz ve bu kez özgürlüğün başka bir yaşa, başka bir eve, başka bir maaşa taşındığını görüyoruz. Hayat, biz ona yetişmeye çalıştıkça adres değiştiren huysuz bir akraba gibi davranıyor.
Bekleme odalarını sevmem. Duvarlarında insanı iyileştireceğine kimsenin inanmadığı soluk renkler, masalarında aylar öncesinden kalmış dergiler, köşelerinde yaprakları tozlanmış plastik çiçekler olur. Herkes aynı kapıya bakar ama kimse birbiriyle gerçekten konuşmaz. Çünkü orada bulunanların ortak bir duygusu vardır: Birazdan asıl yere çağrılacaklarına inanırlar. Bekleme odası geçicidir; orada yaşanmaz, yalnızca oyalanılır. Oysa insan bazen fark etmeden bütün ömrünü böyle bir yerde geçirir. Çayını yarım içer, kitabına tam başlayamaz, pencerenin önüne sevdiği koltuğu koymaz. Nasıl olsa birazdan adı okunacaktır.
Ne tuhaf, bize hayatın kendisi değil de hayat için yapılan hazırlık daha ciddi bir işmiş gibi öğretiliyor. Önce iyi bir okul, sonra düzgün bir iş, sonra güvenli bir ev, sonra doğru insan, sonra biraz para, sonra huzur… Bu sıralamanın hangi kurul tarafından hazırlandığı bilinmiyor ama herkes genelgeyi almış gibi davranıyor. Bir basamak atlandığında düzen bozulacak sanıyoruz. Oysa düzen dediğimiz şey çoğu zaman başkalarının korkularının cetvelle çizilmiş hâli. Biz o çizginin dışına taşmayalım diye yıllarca kendimizi siliyor, düzeltiyor, uygun bir hayata sığdırmaya çalışıyoruz.
“Şimdi sırası değil,” insanın kendisine söylediği en makul ve en tehlikeli cümlelerden biridir. Makuldür, çünkü gerçekten de her şeyin bir zamanı vardır. Tehlikelidir, çünkü bu zamanın geldiğini bildiren bir zil yoktur. İnsan sevdiği işi yapmak için kendisini yeterince bilgili, ayrılmak için yeterince güçlü, kalmak için yeterince emin, konuşmak için yeterince sakin hissetmeyi bekler. Fakat yeterlilik duygusu çoğu kez eylemden önce değil, eylemden sonra gelir. Yüzmeyi öğrenmeden suya girmemek konusunda ısrar eden kişi, kıyıda son derece güvenli ama bütünüyle kuru bir ömür geçirebilir.
Elbette her bekleyiş korkaklık değildir. Tohum da toprağın altında bekler, yara kapanmak için zamana ihtiyaç duyar, bazı sözlerin ağızdan çıkmadan önce insanın içinde demlenmesi gerekir. Beklemek bazen olgunlaşmanın sessiz biçimidir. Fakat beklemekle ertelenmek arasında görünmez bir sınır vardır. Birinde zaman bizimle birlikte çalışır, diğerinde biz zamanın arkasına saklanırız. Bunu ayırt etmek kolay değildir. İnsan çoğu kez sabrettiğini sanırken vazgeçmekte, hazırlandığını sanırken kaçmakta, akışa bıraktığını sanırken kendi hayatından usulca çekilmektedir.
Çocukken büyüklerin her şeyi bildiğini zannederdim. Onların günleri kararlarla, kesinliklerle ve cevaplarla dolu görünürdü. Sonradan anladım ki yetişkinlik, ne yapacağını bilme hâli değil, bilmediğini belli etmeden günlük işleri sürdürebilme becerisiymiş. Faturalar ödeniyor, yemek pişiyor, telefonlara cevap veriliyor; insan bu sırada içinden “Ben burada ne yapıyorum?” diye sorabiliyor. Yine de dışarıdan bakıldığında hayat kurulmuş sayılıyor. Bir ev, birkaç anahtar, düzenli ödemeler ve her ihtimale karşı saklanan poşetlerle toplum nezdinde yetişkinliğin önemli bölümü tamamlanmış oluyor.
Sonra insan, kurduğu şeyin yaşadığı hayat olup olmadığını düşünmeye başlıyor. Çünkü bir hayatı düzenlemekle o hayatın içinde bulunmak aynı şey değil. Masanın üzerini toplayabilir, takvimi doldurabilir, dolaptaki kavanozları boylarına göre dizebiliriz. Bütün bunlar bize hâkimiyet hissi verir. Fakat bazen düzen dediğimiz şey, içimizdeki karmaşayı görmemek için yerlerini değiştirdiğimiz eşyalardan ibarettir. İnsan çekmecelerini toparlarken yıllardır açmadığı bir isteği yine en alta koyabilir.
Biz çoğu zaman hayatı gelecek zaman kipinde kurarız. “Bir gün giderim.” “Sonra yazarım.” “Biraz toparlanınca konuşurum.” “Şu dönem geçsin, kendime dönerim.” Gelecek zaman, dilbilgisinin en konforlu odasıdır; içinde hiçbir şey henüz başarısız olmamıştır. Orada yazılmamış kitap kusursuz, gidilmemiş şehir büyüleyici, başlanmamış aşk yarasızdır. İhtimaller, gerçekleşmedikleri sürece lekesiz kalır. Belki de bazı hayalleri gerçekleştirmekten bu yüzden korkarız: Gerçek, hayalin üzerine günlük hayatın parmak izlerini bırakacaktır.
Hayalimizdeki hayatın kusursuzluğuyla yaşadığımız hayatın aksaklığını karşılaştırmak baştan hileli bir iştir. Bir tarafta ışığı, sesi, kokusu olmayan pürüzsüz bir tasarı; öte tarafta faturası, baş ağrısı, trafik sıkışıklığı, yanlış anlaşılması ve pazartesi sabahı bulunan gerçek bir hayat vardır. Elbette hayal kazanır. Hayal edilen evde musluk bozulmaz, hayal edilen sevgili cümlenin ortasında telefona bakmaz, hayal edilen işte kimse anlamsız bir toplantı düzenlemez. Gerçeklik ise en ciddi anımızda kapıya kargo görevlisi gönderecek kadar görgüsüzdür.
Bu yüzden “doğru an” fikrine fazla bağlanmak, hayatla aramıza estetik bir mesafe koyar. Güzel bir başlangıç isteriz: Yeni ayın ilk pazartesi günü, temiz bir defterle, içimizde hiçbir kuşku kalmadan. Oysa hayat başlangıçlara bizim kadar özen göstermez. Bazen en önemli kararımızı mutfakta bulaşıklar dururken veririz. Bazen yeni hayatımız, eski hayatımızın dağınıklığı içinde başlar. Fon müziği çalmaz, gökyüzü işaret göndermez, kimse doğru yolda olduğumuzu onaylamaz. İnsan yine de bir adım atar. Sonradan dönüp baktığında başlangıç dediği yer, o sırada sıradan bir salı öğleden sonrasıdır.
Toplum, insanın ne zaman ne yapması gerektiği konusunda şaşırtıcı bir özgüvene sahiptir. Kaç yaşında evlenileceğini, ne zaman çocuk yapılacağını, hangi yaştan sonra yeni bir mesleğe başlanamayacağını, hangi giysinin kime yakışmayacağını bilir. Bu bilgilerin kaynağı sorulduğunda ortada bilimsel bir belge yoktur; birkaç komşu, uzak bir akraba ve “el âlem” adlı kalabalık fakat adresi belirsiz bir kurum vardır. İnsan kendi hayatının takvimini onların duvarına asınca her şeye ya erken ya geç kalır. Tam zamanında olduğu tek şey, başkalarının beklentisidir.
Başkalarının saatine göre yaşamanın garip bir sonucu daha vardır: İnsan, başına gelen güzel şeylerden bile kuşku duyar. Mutluluğu erken bulduysa kaybetmekten, geç bulduysa tadını çıkarmaya hakkı olmadığından korkar. Yeni bir işe başladığında yaşı, âşık olduğunda geçmişi, dinlenirken yapılacak işleri aklına gelir. Böylece sevinç bile kimlik kontrolünden geçirilir. İçeri alınmadan önce uygunluğu araştırılır, referansları aranır. Oysa hayatın bazı armağanları tam da plansız geldikleri için canlıdır. Her güzel şeyi haklı çıkarmaya çalışmak, onu yaşamaktan daha uzun sürebilir.
Özellikle kadınların bekleme odası geniştir. Birçoğumuz önce evin işleri bitsin, çocuklar büyüsün, eşin düzeni bozulmasın, anne baba üzülmesin, herkesin ihtiyacı karşılansın diye kendi hayatımızı sıranın sonuna koymayı öğreniriz. Üstelik buna fedakârlık denir ve güzel bir erdem gibi paketlenir. Fedakârlık elbette değerlidir; insan sevdiği için yük alır, bir başkasının hayatını kolaylaştırır. Fakat sürekli aynı kişinin eksilmesi üzerine kurulan düzenin adı sevgi değil, alışkanlıktır. Herkes doyduktan sonra sofraya oturan kadın, bir süre sonra neyi sevdiğini bile unutabilir.
Kadının kendisine ayırdığı zaman, çoğu evde boş zaman sayılır. Sanki onun yaptığı iş, okuduğu kitap, baktığı pencere, hiçbir işe yaramadan geçirdiği bir saat ancak bütün dünya sustuktan sonra hak edilebilir. Kendine ait bir arzu dile getirdiğinde önce gerekçesini sunması beklenir. Neden gitmek istiyorsun, neden yazmak istiyorsun, neden yalnız kalmak istiyorsun? Erkeklerin arzuları çoğu zaman karar, kadınlarınki açıklama gerektiren bir dilekçe gibi karşılanır. Böylece kadın sadece yaşamayı değil, yaşamak istemesinin savunmasını hazırlarken de yorulur.
Bir gün “Ben ne istiyorum?” diye sorar ve sorunun bu kadar zor olmasına şaşırır. Çünkü uzun yıllar boyunca başkalarının ne istediğini anlamakta ustalaşmıştır. Ses tonlarından ihtiyaç çıkarır, yüz ifadelerinden hava durumu tahmini yapar, söylenmeyenleri toplar. Kendi iç sesi ise kullanılmadığı için kısılmıştır. Onu duymak zaman alır. İlk söylediği şeyler de büyük olmayabilir: Bugün kimseye cevap vermemek, tek başına yürümek, masanın yerini değiştirmek, yıllardır açılmayan dosyayı açmak… İnsan kendisine bazen büyük bir devrimle değil, küçük bir itaatsizlikle döner.
Aşk da kendi bekleme odalarını kurar. Birinin değişmesini, dönmesini, karar vermesini, korkularını yenmesini, bizi bizim onu anladığımız kadar anlamasını bekleriz. Sevgiyi zamanla karıştırırız: Çok beklediysek çok sevmişizdir sanki. Oysa beklemenin uzunluğu, ilişkinin derinliğini kanıtlamaz. Bazen yalnızca bizim dayanma eşiğimizi gösterir. Bir kapının önünde yıllarca durmak, o kapının bize ait olduğu anlamına gelmez. Hatta içeride kimsenin bulunmadığını kabullenmemek için kapının desenlerini ezberlemiş olabiliriz.
Yine de insan aşkta kolayca kalkıp gidemez. Çünkü yalnızca bir kişiyi değil, o kişiyle birlikte mümkün sandığı geleceği de bekler. Vazgeçmek, yaşanmış olanı bırakmaktan çok yaşanabilecek olana veda etmektir. İhtimallerin cenazesi sessiz olur; kimse başsağlığı dilemez. Bir ev, birlikte yaşlanma hayali, gidilecek şehirler, kurulacak cümleler ortadan kalkar ama çevrede görünen hiçbir şey değişmez. İnsan sabah yine kahvesini yapar. Yasın en ağır tarafı bazen dünyanın bu kayba rağmen hiç aksamadan sürmesidir.
Belki bu nedenle bazı ilişkiler bittikten sonra bile bekleme devam eder. Telefonun ekranına bakılır, ayak sesi sanılan gürültülere kulak verilir, tesadüflerin anlam taşıdığına inanılır. İnsan aklıyla kapattığı bir kapıyı kalbiyle aralık bırakır. Çünkü kesinlik acımasızdır; bekleyiş ise içinde az da olsa mucize barındırır. Ne var ki mucize ihtimaliyle yaşamak, bugünün bütün ışığını yarına ipotek edebilir. Dönmesi beklenen kişi dönse bile, beklerken kaybedilen zaman geri dönmez. Üstelik bekleyen de aynı kişi olarak kalmamıştır.
İş hayatında beklemenin adı çoğu kez “şartların düzelmesi”dir. Biraz para biriksin, borç kapansın, piyasa açılsın, doğru fırsat gelsin. Bunların hepsi gerçek ve ciddi gerekçelerdir. Yoksulluğu romantikleştirmek, “İstersen yaparsın” diyerek koşulları yok saymak, sıcak bir odadan dışarıdaki fırtına hakkında konuşmaya benzer. İnsan kirasını düşünürken ruhunun çağrısına kulak vermekte zorlanır; çünkü ev sahibi ruhla değil, banka havalesiyle ilgilenir. Hayat sadece cesaret meselesi değildir. Sınıfın, paranın, sağlığın ve imkânların belirlediği sert duvarları vardır.
Ama maddi koşulların ağırlığını kabul etmekle bütün varlığımızı onların düzelmesine bağlamak arasında fark bulunur. Bazı insanların bekleme odasında kapı gerçekten kilitlidir; bunu görmezden gelemeyiz. Bazılarımızın kapısı ise aralıktır ama dışarının belirsizliği içerideki rahatsız sandalyeden daha korkutucudur. Bildiğimiz sıkıntı, bilmediğimiz ihtimalden güvenli gelir. İnsan kötü bir işe, yıpratıcı bir ilişkiye, kendisini küçülten bir çevreye sırf haritasını ezberlediği için bağlanabilir. Acının tanıdık olması, onu yuva yapmaz; ama bazen yuva sandırır.
Çalışmakla yaşamak arasındaki sınırın silindiği bir çağdayız. Kendimizi sürekli geliştirmemiz, üretmemiz, görünür olmamız, bağlantı kurmamız, fırsat kollamamız bekleniyor. Dinlenmek bile verimliliği artırdığı ölçüde değerli. Yürüyüş zihni açsın, tatil performansı yükseltsin, kitap mesleğe katkı sağlasın. Hiçbir işe yaramayan zevklerimizden utanır hâle geldik. Sanki hayat büyük bir şirket, biz de kendi ömrümüzün ücretsiz stajyeriyiz. Üstelik performans görüşmesini yapan da yine biziz ve kendimize zam vermeye hiç niyetimiz yok.
Bu düzende “sonra yaşarım” demek kolaydır. Bugün çalışır, yarın dinleniriz; bugün dayanır, yarın seçeriz; bugün susar, yarın konuşuruz. Fakat yarın geldiğinde yeni bir iş listesiyle gelir. Yapılması gerekenler, mitolojik yaratıklar gibi bir başı kesilince iki baş çıkarır. İnsan hayatını tamamlanacak görevlerin sonuna koyarsa ona asla sıra gelmez. Çünkü günlük hayat bitmez. Çamaşırlar yeniden kirlenir, faturalar yeniden gelir, e-postalar cevaplandıkça çoğalır. Düzen, tamamlanması mümkün olmayan bir cümledir.
Teknoloji beklemeyi azaltacağına söz vermişti. Daha hızlı iletişim, daha hızlı ulaşım, daha hızlı alışveriş… Gerçekten de birçok şeyi beklemiyoruz artık; yemeği, cevabı, filmi, haberi hemen istiyoruz. Buna karşılık kendi hayatımıza karşı daha sabırsız, kendimize karşı daha gecikmiş durumdayız. Başkalarının sonuçlarını başlangıçlarımızla karşılaştırıyoruz. Bir ekranda birkaç saniyede bir başka ev, başka beden, başka başarı, başka aşk görüyoruz. Herkes yola çıkmış da biz peronda kalmışız gibi geliyor. Oysa ekranda gördüğümüz şey yolculuk değil, seçilmiş birkaç manzaradır.
Sosyal medya bize yalnızca başkalarının hayatını göstermiyor; kendi hayatımıza dışarıdan bakmayı da öğretiyor. Bir anı yaşarken onun nasıl göründüğünü düşünüyoruz. Masadaki kahvenin tadından önce fotoğraftaki ışığı fark ediyoruz. Böylece bekleme odasına bir de seyirci koltuğu ekleniyor. İnsan hem yaşamayı erteliyor hem ertelediği hayatın tanıtım filmini hazırlıyor. Mutlu olmaktan çok mutlu görünmeye, bir yere varmaktan çok varmış gibi görünmeye uğraşıyor. Görüntü tamam, ses iyi, kurgu başarılı; yalnızca filmin içinde yaşayan biri eksik.
Oysa beden beklemez. Biz kararlarımızı ertelerken o zamanı kaydeder. Uykusuzluk gözün altında, söylenmeyen söz çenede, taşınan yük omuzda birikir. Beden, aklın yıllarca inkâr ettiği şeyi bazen tek bir ağrıyla söyler. “İyiyim,” deriz; mide inanmaz. “Alıştım,” deriz; kalp aynı fikirde değildir. İnsan kendisine yabancılaştığında beden son tercümanı olur. Onun dili kaba ve doğrudandır; metaforla oyalanmaz. Durmamız gerekiyorsa bizi durdurur.
Yaş almak, bekleme odasının saatini ilk kez gerçekten duymaktır. Gençken zamanın sonsuz bir kaynak olduğunu sanırız. Yanlış bir yerde yıllarca kalabilir, sonra telafi edeceğimize inanabiliriz. Çünkü önümüzde geniş bir yol vardır. Orta yaşa gelince yolun yalnızca önümüzde uzanmadığını, arkamızda da biriktiğini görürüz. Verdiğimiz kararlar kadar vermediklerimizin de bir hayat kurduğunu anlarız. Gitmediğimiz şehirler, yazmadığımız metinler, söylemediğimiz sözler yok olmadılar; bizi bugünkü hâlimize görünmez biçimde onlar da getirdiler.
Bu fark ediş insana önce hüzün verir. Kayıp zamanın hesabını tutmaya başlar: Şurada neden kalmıştım, buna neden katlanmıştım, o gün neden konuşmamıştım? Geçmişe bugünkü aklımızla bakmak acımasız bir muhasebedir. O günkü korkularımızı, imkânsızlıklarımızı, bildiklerimizin sınırını unuturuz. Bugün güçlü olduğumuz yerden dünün ürkek hâlini yargılarız. Oysa geçmişteki benliğimiz, bizi buraya getirmek için bildiği kadarıyla yaşamıştır. Belki yanlış kapılarda durmuş, belki fazla beklemiştir; yine de bugünkü farkındalığımız onun ödediği bedellerden doğmuştur.
İnsanın kendisini affetmesi, geçmişi haklı çıkarması değildir. Sadece o günkü hâline bugünden bir sandalye uzatmaktır. “Neden gitmedin?” diye sorgulamak yerine “Demek o zaman gidecek gücün yoktu,” diyebilmektir. Bu cümle mazeret değil, şefkattir. Şefkat, insanı edilgen kılmaz; tersine, aynı bekleyişi sürdürmek için kullandığı suçluluğu elinden alır. Kendine öfkeli kişi çoğu kez değişmek yerine cezalandırmayı seçer. Kendini anlayan kişi ise artık başka türlü davranabilecek bir alan açar.
Hayatın bekleme odasında tutulmasının bir nedeni de kaybetme korkusudur. Bir seçim yaptığımızda diğer ihtimallerden vazgeçeriz. Bir şehre yerleşmek, başka şehirlerde yaşamamayı; bir insanla kalmak, başka karşılaşmaları; bir işe başlamak, başka yolları ertelemeyi getirir. Karar vermemek bütün ihtimalleri koruyor gibi görünür. Oysa hiçbirini yaşamamak da bir karardır. Kapıların hepsini açık bırakmak isteyen kişi koridorda yaşar. İçeri girmediği odaların çokluğuyla teselli bulabilir ama hiçbirinin penceresinden dışarı bakamaz.
Seçmek, biraz da yas tutmayı göze almaktır. Yaşanmamış hayatların hepsini yanımızda taşıyamayız. Bir yerde kök salmak için başka yerlerin ihtimalinden vazgeçmek gerekir. Çağımız bize her şeyin mümkün olduğunu söyleyerek bu gerçeği gizliyor. Her yaşta her şeye başlayabilir, her alanda başarılı olabilir, hem özgür hem güvende, hem sakin hem görünür, hem köklü hem sınırsız olabiliriz. Bu vaat çekicidir ama zalimdir. İnsan olmanın sınırlarını kişisel başarısızlık gibi hissettirir. Oysa hayat, seçeneklerin sonsuzluğuyla değil, seçtiklerimizin derinliğiyle anlam kazanır.
Bazen de acının geçmesini bekleriz. İyileşince dışarı çıkacak, yas bitince gülecek, korku dinince başlayacağız. Fakat bazı acılar bitmez; biçim değiştirir. İnsan onları yanında taşımayı öğrenir. Yas, evden çıkan bir misafir gibi değildir. Daha çok evin içinde yeri değişen bir eşya gibidir: İlk zamanlar her adımda ona çarparız, sonra çevresinden geçmeyi öğreniriz. Bir gün onun üzerine bir çiçek koyduğumuzu fark ederiz. Bu, unuttuğumuz anlamına gelmez. Hayatın acının çevresinde yeniden akacak bir yol bulduğu anlamına gelir.
İyileşmeyi kusursuz bir neşeye dönüşmek sanmak da bizi bekletir. Kendimizden eski hâlimize dönmemizi isteriz. Oysa bazı şeylerden sonra eski hâle dönülmez. İnsan kırıldığı yerden yalnızca eksilmez; bazen başka bir biçim alır. Yeni hâlimiz daha temkinli, daha yavaş, belki daha az neşeli olabilir. Ama daha hakiki de olabilir. İyileşmek, başımıza geleni silmek değil, onun artık bütün kimliğimizi yönetmediği bir yer kurmaktır. O yere varmak için acının tamamen susmasını beklersek yola hiç çıkamayabiliriz.
Cesaret hakkında da yanlış bir fikrimiz var. Cesur insanın korkmadığını sanıyoruz. Bu yüzden korkuyorsak hazır olmadığımızı düşünüyoruz. Oysa cesaret, korkunun yokluğu değil, onunla aynı masaya oturabilme hâlidir. İnsan eli titrerken de bir mektup gönderebilir, sesi kırılırken de gerçeği söyleyebilir, nereye varacağını bilmeden de yola çıkabilir. Korku çoğu zaman kapının önünden çekilmez. Biz onun yanından geçeriz. Sonra dönüp baktığımızda dev sandığımız şeyin, ışık vurunca büyüyen bir gölge olduğunu görürüz.
Hayatı ertelememek, her arzunun peşinden düşünmeden gitmek değildir. Bazen durmak, hesaplamak, korunmak gerekir. Özellikle sürekli başkalarının sonuçlarını taşımış insanlara “anı yaşa” demek kolay bir hoyratlığa dönüşebilir. Bugünü yaşamak adına yarını bütünüyle yakmak özgürlük değil, başka tür bir çaresizliktir. Mesele, sorumluluklarla arzular arasında kusursuz denge kurmak da değildir; böyle bir denge çoğu zaman yoktur. Mesele, bütün kararları yalnızca korkunun vermesine izin vermemektir.
Küçük bir hayatı küçümsememeyi de öğrenmek gerekir. “Yaşamak” dediğimizde aklımıza büyük yolculuklar, köklü değişiklikler, görkemli başlangıçlar geliyor. Oysa insan bazen hayatına bir sabah yürüyüşüyle, yıllardır aramadığı bir dostu arayarak, sevmediği bir eşyayı evden çıkararak döner. Büyük dönüşümler, çoğu kez kimsenin fark etmediği küçük kararlardan oluşur. Bir gün masaya oturup ilk cümleyi yazmak, henüz kitap yazmak değildir; ama bekleme odasında yerinden kalkmaktır.
Belki de asıl mesele, hayatımızı yalnızca önemli anlardan ibaret sanmamızdır. Doğumlar, ölümler, ayrılıklar, kavuşmalar, başarılar… Bunların arasındaki günleri dolgu maddesi gibi görüyoruz. Oysa ömür en çok o aralıklarda geçiyor. Çayın demlenmesini beklerken, çarşıdan dönerken, birinin saçını toplamasını seyrederken, gece su içmek için kalktığımızda yaşanıyor. Büyük olaylar hafızada daha çok yer kaplasa da hayatın hacmini sıradan günler oluşturuyor. Sıradanlığı değersiz sayan kişi, ömrünün büyük kısmını gözden çıkarıyor.
Bir günün anlamlı olması için olağanüstü bir şey gerekmez. Bazen yalnızca o günün içinde gerçekten bulunmak yeterlidir. Bir konuşmayı yarım kulakla dinlememek, yemek yerken başka bir hayatı düşünmemek, sevdiğimiz insanın yüzüne onu kaybetme ihtimalini hatırlamadan bakmak… Dikkat, hayatın en sade sevgi biçimidir. Neye dikkat ediyorsak orada yaşarız. Zihnimiz sürekli geçmişte ya da gelecekteyse bedenimiz bugünün sandalyesinde otursa bile biz odada değilizdir.
Beklemek çoğu zaman geleceğe duyulan güvenden çok bugüne duyulan inançsızlıktır. Bugünün yetersiz, eksik, kusurlu olduğunu düşünürüz. Elimizdeki malzemeyle güzel bir şey kurulamayacağına inanırız. Daha iyi koşulların gelmesini isteriz. Oysa hayat hiçbir zaman tam takım hâlinde teslim edilmez. Bir şey hep eksiktir: para, zaman, cesaret, onay, sağlık, huzur. İnsan elindekilerle başlamayı öğrenmediğinde eksik parçayı beklerken diğer parçaları da kaybedebilir.
Ben de uzun süre bir görevlinin kapıyı açacağını düşündüm. Doğru zaman gelecek, içimdeki tereddüt bitecek, biri bana artık başlayabileceğimi söyleyecekti. Böyle bir görevli gelmedi. Kapının üzerinde adımın yazdığını da sonradan fark ettim. İnsan bazen izin beklediği makamın kendisi olduğunu çok geç anlıyor. İçeriden kilitlediği kapının önünde dışarıdan bir anahtar bekliyor. Bunun komik bir tarafı var, kabul ediyorum; ama insanın kendi kurduğu hapishaneyi fark etmesi, duvarları hemen ortadan kaldırmıyor.
Çünkü alışkanlıkların da mimarisi vardır. Aynı korkuyu yıllarca tekrar edince ona uygun koridorlar, pencereler, çıkmazlar yaparız. Sonra başka türlü yaşamak istediğimizde yalnızca kararımızı değil, iç düzenimizi de değiştirmemiz gerekir. Eski benliğimiz bizi tanıdık yerlere çağırır. “Burada en azından ne olacağını biliyorsun,” der. Haklıdır da. Özgürlük her zaman ferah bir ova gibi görünmez; bazen tabelası olmayan, ışığı yetersiz bir yol gibidir. Güvenliğin kaybıyla ihtimalin heyecanı aynı anda hissedilir.
Hayatımıza dönmek için önce bütün korkularımızı ikna etmek zorunda değiliz. Onları yanımıza alıp yürüyebiliriz. İçimizde “Ya olmazsa?” diyen sese “Olmayabilir,” demek, bazen en büyük rahatlıktır. Çünkü başarısızlık ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışmak insanı eylemsiz bırakır. Olmaması dünyanın sonu değilse, denemek mümkün hâle gelir. Hayat, yalnızca doğru kararların toplamı değildir. Yanlış yollardan dönmeler, yarıda bırakmalar, yeniden başlamalar da ona dâhildir. Kusursuz bir rota ancak hiç gidilmemiş bir haritada bulunur.
Yeniden başlamak sözü kulağa parlak gelir ama gerçekte içinde yorgunluk taşır. İnsan sıfırdan başlamaz; eski yaraları, bilgileri, borçları, alışkanlıkları ve hatıralarıyla başlar. Bu yüzden her yeni başlangıç biraz eskidir. Belki de güzelliği buradadır. İlk kez yürüyen bir çocuk kadar bilgisiz değilizdir; düştüğümüzde neremizin acıyacağını biliriz. Buna rağmen adım atarız. Umut, hiçbir şey olmamış gibi davranmak değil, olanlara rağmen hâlâ bir şey olabileceğine inanmaktır.
Bekleme odasından çıkmak, kapının ardında iyi bir hayat bulacağımızı garanti etmez. Belki dışarıda yağmur vardır, belki gideceğimiz yönü bilmiyoruzdur. İçeride en azından bir çatı, bir sıra numarası, başkalarının da beklediğini gösteren yüzler vardır. Dışarıda ise karar bize aittir. Özgürlüğün ürkütücü yanı budur: Suçlayacak görevli kalmaz. İnsan bazen mutsuzluğunun tanıdık düzenini, kendi seçiminin belirsizliğine tercih eder. Fakat bekleme odasının güvenliği pahalıdır; karşılığında zamanımızı alır.
Zaman ise para gibi biriktirilemez. Harcamadığımız günler hesabımızda kalmaz. Kendimize ayırmadığımız saatler ileride toplu olarak geri verilmez. “Bu yıl yaşayamadım ama seneye iki kat yaşarım,” diyemeyiz. Zamanın adaletsizliği burada: Herkese geçiyor ama herkes onu aynı genişlikte yaşayamıyor. Bazı günler yıllar kadar ağır, bazı yıllar tek bir öğleden sonra kadar kısa. Yine de elimizde yalnızca içinde bulunduğumuz an var ve o da biz düşünürken biçim değiştiriyor.
Bu, sürekli mutlu olmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Hayatı yaşamak, her günü sevmek değildir. Bazı günler yalnızca katlanılır, bazı geceler sabah olması beklenir. İnsan bazen gerçekten bekleme odasındadır; hastadır, yaslıdır, parasızdır, çaresizdir. O zaman ona kalkıp dans etmesini söylemek zalimlik olur. Fakat en karanlık günlerde bile yaşamın küçük işaretleri bulunabilir: Açılan bir pencere, gelen bir mesaj, kedinin ısrarı, sıcak bir çorba, insanın kendisine “Bugünlük buradayım,” diyebilmesi. Yaşamak bazen büyük bir coşku değil, varlığını terk etmemektir.
Belki hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten bir şeyin olgunlaşmasını mı bekliyorum, yoksa yaşamaktan mı saklanıyorum? Bu sorunun cevabı bir kerede verilmez. Her bekleyişin içinde yeniden aranır. Bazen kalmak cesarettir, bazen gitmek. Bazen konuşmak gerekir, bazen susmak. Dışarıdan aynı görünen iki insanın biri sabrediyor, diğeri korkuyor olabilir. Kendi gerçeğimizin uzmanı olmak zorundayız; çünkü hayatımızın dipnotlarını başkaları okumuyor.
Artık “bir gün” sözünü daha dikkatli kullanıyorum. Çünkü bir gün, takvimde yeri olmayan kibar bir ertelemedir. Yapmak istemediğimiz şeyleri de en çok istediğimiz şeyleri de onun içine koyuyoruz. O ise hiçbir zaman gelmek zorunda değil. Bunun yerine bazen “bugün on dakika”, “bu hafta bir adım”, “şimdi ilk cümle” demeyi deniyorum. Küçük zamanlar daha dürüst. Büyük vaatlerin gösterişi yok onlarda; ama gerçekleşme ihtimalleri var.
Hayatın bize tamamlanmış, temiz ve güvenli bir alan sunmasını beklemekten vazgeçtiğimizde eksikliklerle başka bir ilişki kuruyoruz. Dağınık bir evde de güzel bir müzik dinlenebileceğini, kalbi kırık bir insanın da gülebileceğini, korkan birinin de karar verebileceğini görüyoruz. Sevinç ile keder birbirinin sırasını beklemiyor. Aynı gün içinde insan hem yas tutup hem acıkabilir, hem özleyip hem vazgeçebilir, hem yorulup hem yeniden başlayabilir. Ruh, bizim sandığımızdan daha kalabalık bir evdir.
Sanırım yaşamaya başlamak dediğimiz şey, büyük bir kapıdan geçmek değil. Kendi hayatımızın içinde biraz daha fazla bulunmak. Seçtiğimiz şeye dikkat vermek, istemediğimiz şeye hayır diyebilmek, kaybettiklerimizin yasını tutarken elimizde kalanları görmezden gelmemek. Başkalarının takviminden kendi adımızı silip kendimize ait bir zaman kurmak. Ve en önemlisi, bunun için kusursuz bir insan olmayı beklememek.
Bekleme odasında hâlâ insanlar var. Bazıları sırasını kaçırmaktan korkuyor, bazıları hangi kapının açılacağını bilmiyor, bazıları yalnızca çok yorulduğu için oturuyor. Ben de zaman zaman geri dönüyorum oraya. Eski sandalyemi hemen tanıyorum. Beklemek insana tanıdık bir huzur veriyor; kararların ağırlığından kurtarıyor. Fakat artık oranın evim olmadığını biliyorum. Biraz soluklanıp kalkıyorum. Çünkü hiçbir görevli gelip adımı okumayacak.
Kapıyı açıyorum. Dışarıda kusursuz bir hayat yok. Hava bazen kötü, yol karışık, cebimdeki para az, içimdeki cesaret eksik. Yine de dışarısı canlı. Sesler birbirine karışıyor, bir yerlerde yemek pişiyor, bir çocuk koşuyor, biri vedalaşıyor, biri ilk kez bir şeye başlıyor. Hayat, sorunlar bittikten sonra verilecek bir ödül gibi ileride durmuyor. Tam burada; eksiğiyle, gürültüsüyle, kırığıyla sürüyor.
Ve ben sonunda anlıyorum: Yaşamak için çağrılmayı beklemem gerekmiyor. Adımı artık kendim, yüksek sesle, açıkça ve korkmadan söyleyebilirim.