https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg
Bir öykü yazmaya başladığımızda çoğu zaman önce ne anlatacağımızı düşünürüz. Bir karakter, bir olay, bir çatışma, bir görüntü ya da zihnimizde kalan bir cümle vardır. Fakat öykünün kaderini belirleyen başka bir soru daha vardır: Bu hikâyeyi kim anlatacak? Çünkü aynı olay, farklı bir anlatıcının ağzından anlatıldığında bütünüyle başka bir öyküye dönüşebilir. Bir çocuğun gördüğü aile kavgasıyla yetişkin birinin gördüğü aynı kavga aynı değildir. Cinayeti işleyen kişinin anlattığı bir olayla cinayete uzaktan tanık olan kişinin anlattığı olay da aynı değildir. Anlatıcı, yalnızca hikâyeyi bize ulaştıran bir araç değildir; öykünün bilgisini, duygusunu, ritmini, güvenilirliğini ve okurla kurduğu mesafeyi belirleyen temel yapılardan biridir.
Anlatıcı ile yazarı birbirinden ayırmak gerekir. Bir öyküde “ben” diye konuşan kişinin doğrudan yazar olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Yazar gerçek kişidir; anlatıcı ise metnin içinde yaratılmış bir sestir. Yazar, anlatıcıyı seçer ve ona belirli sınırlar verir. Ne kadar bileceğine, neyi göreceğine, neyi saklayacağına, hangi sözcükleri kullanacağına, hatta nerede yanılacağına karar verir. Bu yüzden anlatıcı da karakter gibi kurulması gereken bir yapıdır. Öykünün anlatıcısı bazen olayların merkezindedir, bazen kenarında durur, bazen her şeyi bilir, bazen yalnızca gördüğünü aktarır. Anlatıcının sınırları değiştikçe öykünün yapısı da değişir.
Birinci tekil anlatıcı, yani “ben anlatıcı”, okurun doğrudan bir kişinin zihnine girmesini sağlar. “Kapıyı açtığımda onun hâlâ orada olduğunu gördüm,” dediğimiz anda okur artık o “ben”in bakışına bağlıdır. O kişinin gördüklerini görür, bildiklerini bilir, hatırladıklarını öğrenir. Fakat başka insanların zihnine doğrudan giremez. Bu anlatım biçiminin en büyük gücü yakınlıktır. Okur ile anlatıcı arasında güçlü bir mahremiyet oluşabilir. Korku, suçluluk, utanç, kıskançlık, arzu, yas gibi içsel durumların anlatılmasında oldukça etkilidir. Çünkü okur olayları dışarıdan izlemek yerine kişinin zihninden geçirerek deneyimler.
Ancak “ben anlatıcı” kullanmanın önemli bir sınırı vardır: anlatıcının bilmediği şeyi metin de bilemez. Örneğin anlatıcımız evde oturuyorsa, aynı anda başka bir şehirde gerçekleşen bir olayı doğrudan anlatamaz. Bunu ancak sonradan öğrenebilir. Bu sınırlılık aslında kusur değil, önemli bir kurgu olanağıdır. Çünkü bilinmeyen şey merak yaratır. Okur anlatıcı kadar bilir ve onunla birlikte öğrenir. Polisiye öykülerde, psikolojik anlatılarda ve sır üzerine kurulu metinlerde bu sınırlı bilgi oldukça güçlü bir gerilim aracı olabilir.
Birinci tekil anlatıcıyla yazarken yapılan en yaygın hatalardan biri, anlatıcının kendisini sürekli açıklamasıdır. “Çok üzgündüm. Çok korkmuştum. Onu çok seviyordum,” gibi doğrudan ifadeler bir noktadan sonra metni düzleştirir. Anlatıcı “ben” olduğu için her duygunun adını koymak gerekmez. Davranışlar, ayrıntılar, beden tepkileri ve seçilen görüntüler duyguyu taşıyabilir. Örneğin “Onu görünce çok heyecanlandım” demek yerine “Bardağı masaya bırakırken çay tabağının kenarına üç kez çarptı” demek, çoğu zaman daha güçlüdür. Birinci kişi anlatımı iç dünyaya yakınlık sağlar ama bu yakınlık açıklamacılığa dönüşmemelidir.
Birinci tekil anlatıcının özel biçimlerinden biri güvenilmez anlatıcıdır. Güvenilmez anlatıcı, anlattıklarının tamamına güvenemediğimiz kişidir. Bilerek yalan söylüyor olabilir, kendisini kandırıyor olabilir, bazı olayları yanlış hatırlıyor olabilir ya da dünyayı çarpık algılıyor olabilir. Burada amaç okuru kandırmak değildir. Asıl amaç, anlatıcının söylediği ile metnin gösterdiği arasında bir boşluk oluşturmaktır. Örneğin anlatıcı sürekli “Ben kıskanç biri değilim,” diyebilir ama bütün davranışları kıskançlığını ele verebilir. Okur bir süre sonra anlatıcının sözlerinden çok davranışlarına dikkat etmeye başlar. Böylece metin iki katmanlı hâle gelir: anlatıcının kendisi hakkında anlattığı hikâye ve okurun onun hakkında çıkardığı sonuç.
İkinci kişi anlatımı, yani “sen” dili, öyküde daha az kullanılır ancak doğru kullanıldığında oldukça çarpıcıdır. “Kapıyı açıyorsun. İçeri girdiğinde masanın üzerindeki mektubu görüyorsun.” Bu anlatım biçimi okuru doğrudan olayın içine çekebilir. Aynı zamanda kişinin kendi kendine konuşması gibi de kullanılabilir. Bir karakter geçmişteki kendisine hitap ediyor olabilir: “O gün oraya gitmemen gerektiğini bilmiyordun.” Buradaki “sen” aslında anlatıcının kendisidir. İkinci kişi özellikle yabancılaşma, suçluluk, travma ve geçmişle hesaplaşma anlatılarında ilginç bir etki yaratabilir. Fakat uzun metinlerde yapaylaşma riski taşır. Sırf farklı görünmek için seçildiğinde anlatım biçimi öykünün önüne geçebilir.
Üçüncü tekil anlatıcı ise “o” üzerinden kurulur. Ancak üçüncü tekil anlatım tek bir biçim değildir. En önemli ayrımlardan biri sınırlı üçüncü kişi ile hâkim anlatıcı arasındadır. Sınırlı üçüncü kişi, bir karakterin algısına bağlı kalır. “Ayşe pencerenin önünde durdu. Mehmet’in neden gelmediğini anlamıyordu.” Burada anlatıcı üçüncü kişidir ama Ayşe’nin bilgisiyle sınırlıdır. Mehmet’in başka bir yerde ne düşündüğünü bilemeyiz. Bu teknik, birinci kişinin sağladığı psikolojik yakınlığı korurken anlatıcıya biraz daha hareket alanı verir.
Sınırlı üçüncü kişi modern öyküde çok işlevsel bir anlatım biçimidir çünkü okur karaktere yakın durur ama karakterin ağzından konuşmak zorunda kalmaz. Böylece anlatıcı, karakterin zihnine yaklaşabilir, gerektiğinde ondan birkaç adım uzaklaşabilir. Buradaki en önemli mesele bakış açısının tutarlılığıdır. Eğer bir sahne Ayşe’nin perspektifinden anlatılıyorsa, bir anda Mehmet’in aklından geçenleri vermek okurun algısını bozabilir. Buna bazen “bakış açısı sıçraması” denir. Elbette bilinçli olarak çoklu bakış açısı kullanılabilir, fakat bunun yapısal bir tercihe dönüşmesi gerekir. Rastlantısal geçişler metni dağınık gösterir.
Hâkim, tanrısal ya da her şeyi bilen anlatıcı ise karakterlerin düşündüklerini, geçmişlerini, geleceklerini hatta onların bilmediği şeyleri bilebilir. “Ayşe o gün Mehmet’in dönmeyeceğini bilmiyordu.” Bu cümlede anlatıcı karakterden daha fazla bilgiye sahiptir. Hâkim anlatıcı farklı karakterlerin zihnine girebilir, zamanı ileri geri hareket ettirebilir ve olayların geniş bağlamını sunabilir. Özellikle çok karakterli anlatılarda büyük bir özgürlük sağlar. Ancak bu özgürlük aynı zamanda dikkat gerektirir. Her şeyi bilen anlatıcı, her şeyi anlatmak zorunda değildir. Aksine güçlü bir anlatıcı, elindeki bilginin ne kadarını hangi anda vereceğini bilir.
Hâkim anlatıcının geçmişte daha sık kullanılan otoriter biçiminde anlatıcı karakterleri açıkça değerlendirir, onlar hakkında yorum yapar ve zaman zaman okura seslenir. Modern anlatıda ise daha görünmez hâkim anlatıcı biçimleri de vardır. Anlatıcı her şeyi bilir ama sürekli varlığını hissettirmez. Buradaki temel mesele anlatıcının sesi ile metnin ihtiyacı arasındaki dengedir. Eğer öykünün asıl gücü belirsizlikten geliyorsa, her şeyi açıklayan bir anlatıcı bu gücü azaltabilir.
Bir başka önemli anlatıcı türü gözlemci anlatıcıdır. Gözlemci anlatıcı, karakterlerin zihnine doğrudan girmez; yalnızca dışarıdan görülebilen şeyleri anlatır. Bir kamera gibi davranır: hareketleri, konuşmaları, yüz ifadelerini, mekânı aktarır. “Kadın kapının yanında durdu. Adam sigarasını söndürdü. Hiçbiri konuşmadı.” Burada anlatıcı bize “Kadın üzgündü” ya da “Adam korkuyordu” demez. Okurun davranışlardan sonuç çıkarması gerekir.
Gözlemci anlatım özellikle alt metni güçlü öykülerde çok etkilidir. Çünkü duygular söylenmez, sezdirilir. Bir çiftin ayrılık sahnesinde onların içinden geçenleri anlatmak yerine masadaki tabakları, kısa cevapları, birbirlerine bakmamalarını göstermek daha sarsıcı olabilir. Bu yöntem okura aktif bir rol verir. Okur metnin boşluklarını doldurur. Ancak bütün öykünün tamamen dışarıdan anlatılması psikolojik derinliği sınırlayabilir. Bu yüzden bu anlatım biçimi seçildiğinde davranışların ve ayrıntıların taşıdığı anlam çok önemlidir.
Anlatıcı seçiminde esas soru “Hangisi daha iyi?” değildir. Doğru soru şudur: Bu öykü neyi saklamak, neyi göstermek ve kime yaklaşmak istiyor? Birinci kişi anlatıcı yoğun bir iç dünya sunabilir ama görüş alanı dardır. Hâkim anlatıcı geniş bilgi sağlar ama karakterle okur arasındaki mahremiyeti azaltabilir. Gözlemci anlatıcı güçlü bir mesafe oluşturur ama duyguları yalnızca davranışlardan çıkarır. Her anlatım biçiminin sağladığı olanak kadar yarattığı sınır da önemlidir.
Öyküde anlatıcıyı belirlerken bilgi meselesi özellikle düşünülmelidir. Öykünün merkezinde bir sır varsa bu sırrı kimin bildiği önemlidir. Eğer anlatıcı her şeyi baştan biliyorsa merak duygusu zayıflayabilir. Ancak anlatıcı da gerçeği yavaş yavaş öğreniyorsa okur onunla birlikte ilerler. Bazen anlatıcı gerçeği bilir fakat okura söylemez. Bu yöntem dikkatli kullanılmalıdır. Anlatıcının sırf finalde sürpriz yaratmak için doğal olmayan biçimde bilgi saklaması yapay görünebilir. Bilgi saklamanın karakterin psikolojisi veya anlatının yapısıyla bir nedeni olmalıdır.
Anlatıcının mesafesi de önemlidir. Aynı üçüncü kişi anlatımı farklı mesafelerde kurulabilir. “Ahmet odaya girdi ve pencerenin önünde durdu” cümlesi oldukça dışarıdadır. “Ahmet pencerenin önüne geldi. Yine aynı koku. Babasının odası hep böyle kokardı” dediğimizde anlatıcı karakterin zihnine yaklaşır. Mesafe değiştikçe öykünün duygusal yoğunluğu da değişir. Yakın anlatım karakterin deneyimini güçlü biçimde hissettirirken uzak anlatım daha serinkanlı, ironik veya gözlemci bir etki yaratabilir.
Anlatıcı aynı zamanda dili belirler. On yaşındaki bir çocuğun dünyayı anlatma biçimiyle yetmiş yaşındaki bir adamın dili aynı olamaz. Eğitim düzeyi, yaşadığı yer, mesleği, sınıfsal konumu, korkuları, ilgileri ve karakter özellikleri anlatıcının kelime seçimlerini etkiler. Bir doktor bir hastane odasında başka ayrıntıları fark eder, bir ressam başka ayrıntıları, bir çocuk bambaşka şeyleri görür. Bu yüzden anlatıcı yalnızca “ben mi, o mu?” sorusuyla seçilmez. Asıl mesele o sesin dünyayı nasıl gördüğüdür.
Örneğin aynı odayı üç farklı anlatıcı düşünelim. Bir çocuk oyuncakların yerde olduğunu ve annesinin yüzünün garip göründüğünü fark edebilir. Bir polis kapının zorlanıp zorlanmadığına, masadaki bardağa, penceredeki parmak izine bakabilir. Yıllar sonra o eve dönen biri ise eşyalardan çok hatıraları görür. Mekân aynı kalır ama anlatıcı değiştiğinde seçilen ayrıntılar değişir. Dolayısıyla bakış açısı sadece kimin konuştuğunu değil, öykünün hangi ayrıntılardan oluşacağını da belirler.
Anlatıcı ile zaman arasında da güçlü bir ilişki vardır. Bir kişi olay yaşanırken anlatabilir ya da yıllar sonra geriye dönüp anlatabilir. “Onu o gün son kez gördüğümü bilmiyordum” cümlesi bize olayla anlatma zamanı arasında mesafe olduğunu gösterir. Geçmişten anlatan kişi artık olayın sonucunu biliyordur. Bu bilgi onun diline pişmanlık, ironi, özlem veya suçluluk katabilir. Olay sırasında anlatan kişi ise sonucu bilmez. Böylece anlatının gerilimi başka biçimde oluşur.
Geçmişten anlatan birinci kişiyle çalışırken iki farklı ben olduğunu unutmamak gerekir: olayı yaşayan eski ben ve olayı anlatan şimdiki ben. On sekiz yaşındayken yaptığı bir hatayı kırk yaşında anlatan kişi, genç hâlini artık başka gözle değerlendiriyor olabilir. Bu iki zaman arasındaki mesafe metne derinlik kazandırabilir. Anlatıcı geçmişteki davranışını anlayabilir, yargılayabilir ya da hâlâ yanlış yorumluyor olabilir.
Anlatıcı seçimi öykünün duygusal etkisini de değiştirebilir. Bir ölüm sahnesini ölen kişinin kardeşinden dinlemek başka, cenaze görevlisinden dinlemek başka, ölümden habersiz küçük bir çocuktan dinlemek başkadır. Olayın kendisi değişmez ancak anlatıcı olayın anlamını değiştirir. Bu nedenle güçlü öykülerde bazen en önemli yaratıcı karar, “ne oldu?” değil, “olan şeyi kim gördü?” sorusudur.
Çoklu anlatıcı da kullanılabilir. Aynı olay farklı kişilerin bakışından anlatılabilir. Böylece gerçekliğin tek olmadığı, insanların aynı olayı farklı biçimlerde hatırladığı veya yorumladığı gösterilebilir. Fakat her anlatıcının gerçekten farklı bir bakışı olmalıdır. Eğer beş karakter de aynı kelimelerle, aynı düşünce biçimiyle konuşuyorsa çoklu anlatıcının anlamı kalmaz. Her sesin kendi ritmi, kelime dağarcığı, kör noktası ve önceliği olmalıdır.
Anlatıcı seçerken yapılabilecek en yararlı çalışmalardan biri aynı sahneyi birkaç farklı bakış açısından yazmaktır. Örneğin bir kadının evden ayrıldığı sahneyi önce kadının ağzından, sonra onu terk edilmiş hisseden adamın gözünden, ardından olayları uzaktan gören komşunun bakışından yazabiliriz. Hikâyenin merkezinin nasıl değiştiği hemen görülür. Birinde özgürleşme hikâyesi olan olay, diğerinde terk edilme hikâyesine, üçüncüsünde ise sadece merak uyandıran gündelik bir sahneye dönüşebilir.
Anlatıcıyı seçtikten sonra yapılması gereken en önemli şeylerden biri onun sınırlarına sadık kalmaktır. Eğer anlatıcı bir şeyi bilmiyorsa sırf yazara kolaylık sağlamak için bunu öğrenemez. Eğer anlatıcı çocuksa yetişkinlerin psikolojisini kusursuz biçimde çözümleyemez. Eğer anlatım gözlemciyse bir anda “Adam içten içe büyük bir suçluluk duyuyordu” denmemelidir. Kurulan bakış açısının sınırları, öykünün görünmeyen kurallarıdır.
Bununla birlikte kurallar mutlak değildir. Edebiyatın hemen her kuralı bilinçli biçimde kırılabilir. Fakat önce hangi kuralın kırıldığını bilmek gerekir. Bakış açısının değişmesi metnin anlamına hizmet ediyorsa etkili olabilir. Anlatıcı bir anda güvenilmez hâle geliyorsa bunun yapısal bir karşılığı olabilir. Sorun teknik özgürlükte değil, rastlantısallıktadır.
Öyküyü bitirdikten sonra anlatıcı açısından yeniden okumak oldukça yararlıdır. Şu sorular sorulabilir: Bu anlatıcı neden bu hikâyeyi anlatıyor? Neden şimdi anlatıyor? Hangi bilgileri biliyor? Hangi bilgileri bilmiyor? Neyi yanlış yorumluyor olabilir? Hangi ayrıntıları fark eder? Hangi ayrıntıları görmezden gelir? Dili karakterine uygun mu? Okurla arasındaki mesafe öykünün duygusuna hizmet ediyor mu? Başka bir anlatıcı seçilse öykü daha güçlü olur muydu?
En önemli nokta şudur: anlatıcı, öykünün dışında duran teknik bir aparat değildir. Anlatıcı öykünün kendisidir. Çünkü okurun hikâyeye ulaşabildiği tek kapı odur. Bir karakteri ne kadar tanıyacağımızı, bir olaya inanıp inanmayacağımızı, hangi bilgiden yoksun kalacağımızı, ne zaman şaşıracağımızı ve metne ne kadar yaklaşacağımızı anlatıcı belirler.
Bu yüzden öykü yazarken yalnızca “Ne anlatıyorum?” diye sormak yetmez. Bir adım daha ileri gidip “Bu hikâyeyi neden tam olarak bu kişi anlatıyor?” diye düşünmek gerekir. Eğer bu sorunun güçlü bir cevabı varsa anlatıcının sesi de güçlenir. Bazen öykünün yıllardır çözülemeyen problemi olay örgüsünde değil, yanlış anlatıcı seçimindedir. Aynı hikâyeyi başka bir gözden görmek, metnin bütün kapılarını açabilir.
Sonuçta anlatıcı seçmek bir dil tercihi değil, kurgu tercihidir. “Ben”, “o” ya da “sen” yalnızca zamir değildir. Her biri okurun nerede duracağını belirler. Kimin yanında duracağız? Kime inanacağız? Kimden şüpheleneceğiz? Ne kadarını bileceğiz? Neyi yalnızca sezeceğiz? Bir öykünün anlatıcısı bütün bu sorulara görünmeden cevap verir. İyi kurulmuş bir anlatıcı, hikâyeyi yalnızca anlatmaz; hikâyenin ne anlama geleceğini de belirler.