
Bugün bir devlet dairesinde oturmuş sıramı beklerken insanları seyrediyordum. Bir kez daha fark ettim ki söz dediğimiz yalnız sözcüklerden oluşmuyor. Yüzü var, sesi var, duruşu var. Üstelik çoğu kez bunlar sözden önce geliyor.
O sırada bir memurla, getir götür işleri yapan görevli arasında küçük bir söz dalaşı yaşandı. Memur, işini tam yapmadığını düşündüğü görevliye kaşlarını çatıp sertçe, “Uslusun ama işten kaçıyorsun,” dedi. Sözün başı övgüydü ama sonu öbürüne suçlama gibi geldi ötekine. “Uslusun” bölümünü duymadı bile. Hemen kendini savunmaya başladı. İkisinin arasına görünmez bir duvar örülmüştü. Artık öfkeden birbirlerini duymuyorlardı.
Biraz sonra bankodaki başka bir görevli araya girdi. İş arkadaşını destekleyerek aynı sözü bu kez görevlinin adının sonuna “-ciğim” ekleyip şakayla karışık ve yumuşak bir tonda söyledi. Söz birden değişiverdi. Genç adam sakinleşip tartışmayı bıraktı. Bu kez sözün “uslusun” yanını dikkate alarak öteki yarısını, yani “işten kaçmak” bölümünü suçlama değil, bir gözlem gibi duydu. Ardından kendini açıklamaya başladı.
“Son günlerde biraz rahatsızım. Ondandır belki,” dedi.
O an yaşanan bu olay bana unuttuğum bir gerçeği hatırlattı: Sözün anlamını çoğu zaman sözcüklerden önce, onu söyleyenin yüzü ve sesi belirliyordu. Aynı tümce bir tavırla duvar, başka bir tavırla köprü oluyordu.
Doğrusu insan, duygularıyla yaşayan bir varlık. Anlaşılmak, onaylanmak, değer görmek istiyoruz. Bunu sık sık dile getirmesek de içten içe bekliyoruz. Biri gülümseyerek başını hafifçe eğip sözümüzü doğruladığında seviniyoruz.
Ama şu da var: Her gülüş doğal değil. Yüz başka, söz başka olunca güvenimiz sarsılıyor. Çünkü doğamızda ince bir kavrayış gücü var; o da sezgi.
Bilimciler de benzer şeyler söylüyor. İnsan bir yüzü çoğu kez göz açıp kapayıncaya dek çözüyormuş. Ruh bilimciler, insanların karşısındakini anlamak için en çok göz çevresine baktığını söylüyor. Göz çevresindeki kaslar kolay denetlenemediğinden, yüzümüze yapma bir gülüş yerleştirebilsek de gözlerimizle aynı oyunu sürdürmemiz pek kolay olmuyormuş. Demek “Gözler yalan söylemez” sözü boşuna söylenmemiş.
Belki de çağımızın hızına kapıldık. Sözün bu yanını görmezden geliyoruz. Oysa insanoğlu daha dil icat edilmeden de birbirini anlayabiliyordu. Ses telleri ve beyin yapısı dile elverişli olan Homo erectus sesle, yüz devinimleriyle mimikle istediğini anlatabiliyordu. Yüz ve beden duygunun ilk anlatıcılarıydı.
Demek ki sözün iki yanı var. Bir yüzü: nasıl söylendiği. Bu, duygularımızda gizli. Diğeri de niyet. O da düşüncede gizli. İnsan çoğu kez ikisini birlikte duyuyor. Sesin titremesi, bakışın sertliği ya da yumuşaklığı sözün yüzünü ele verirken; ardındaki niyet de düşüncede beliriyor.
Bu yüzden bir sözü anlamak için yalnız sözcüklere bakmak yetmiyor.
Sanırım asıl değerli olan, sözümüzle özümüzün bir olması. Gülüşle örtülen öfke maskeden öte bir şey değil. Sözün gücünü artıran, güveni kuran içten gelen bir bakış. Yüzü başka, sözü başka olan birinin en doğru sözü bile kuşku uyandırıyor.
Şimdi insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:
Sözlerimle tavrım, düşüncem aynı şeyi mi söylüyor?