https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

“Okuyucu”yu yalnızca genç bir erkekle kendisinden yaşça büyük bir kadın arasındaki yasak aşkın hikâyesi olarak izlersek filmin asıl derdini kaçırırız. Çünkü bu, temelde bir aşk filmi değil. Sevdiğimiz bir insanın korkunç bir geçmişi olduğunu öğrendiğimizde, ona dair hatıralarımızı nereye koyacağımızı soran bir film. Aynı zamanda suç, utanç, suskunluk, sorumluluk ve bir ülkenin geçmişinin sonraki kuşakların hayatına nasıl sızdığı üzerine kurulmuş son derece rahatsız edici bir hikâye.

Bu ilişkiye gerçekten aşk diyebilir miyiz?

Film 1958’de, on beş yaşındaki Michael Berg’in sokakta hastalanmasıyla başlıyor. Otuzlu yaşlarının ortasındaki Hanna Schmitz ona yardım ediyor. Michael daha sonra teşekkür etmek için Hanna’nın evine gidiyor ve aralarında cinsel bir ilişki başlıyor.

Fakat burada en başta önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu ilişki eşit iki yetişkin arasında yaşanmıyor. Michael on beş yaşında bir çocuk, Hanna ise otuz altı yaşında bir kadın. Yaş, deneyim, ekonomik bağımsızlık ve cinsellik bakımından bütün güç Hanna’nın elinde. Buluşmaların ne zaman olacağını, Michael’ın ne yapacağını, ne okuyacağını ve ilişkinin hangi koşullarda yaşanacağını Hanna belirliyor.

Bu nedenle filmi yalnızca “tutkulu ama imkânsız bir aşk” olarak okumak doğru değil. Michael açısından yaşanan şey ilk aşk, ilk cinsellik ve ilk yetişkinlik duygusu olabilir. Fakat Hanna açısından ilişkinin ciddi bir kontrol ve istismar boyutu var.

Hanna, Michael’ı çoğu zaman adıyla değil, çocuk olduğunu hatırlatan bir hitapla çağırıyor. Bir taraftan onun çocuk olduğunu biliyor, diğer taraftan onunla cinsel ilişki kuruyor. Onu yıkıyor, besliyor, emir veriyor, sonra cinsel partneri hâline getiriyor. Böylece annelik, bakım, iktidar ve cinsellik aynı ilişkide birbirine karışıyor.

Michael kendisini yetişkinleşmiş zannediyor ama aslında Hanna’nın kurduğu kapalı dünyanın içine giriyor. Hanna onu dış dünyadan, arkadaşlarından ve yaşıtlarından uzaklaştırıyor. Michael’ın hayatında Hanna’dan başka hiçbir şey önemli değilmiş gibi görünmeye başlıyor.

Daha sonra Hanna hiçbir açıklama yapmadan ortadan kayboluyor. Michael, onun gidişini kendi hatası zannediyor. Yıllarca “Acaba onu ben mi kırdım?” duygusunu taşıyor. Bu da istismar ilişkilerinde sık görülen bir durum: Güçlü olan kişi gider, geride kalan kişi ise kendisini suçlar.

Bu nedenle yetişkin Michael’ın insanlarla yakınlık kuramamasını yalnızca Hanna’nın Nazi geçmişini öğrenmesine bağlayamayız. Michael daha on beş yaşındayken hem cinsel hem duygusal bakımdan yaralanıyor. Hanna’nın suçlu olduğunu öğrenmesi, zaten kapanmamış olan bu yaranın üzerine ikinci bir travma ekliyor.

Okumak neden ilişkinin merkezinde?

Filmin adı “Okuyucu” ve okumak, hikâyede basit bir kültürel etkinlik değil. Michael ile Hanna arasındaki ilişkinin para birimi gibi çalışıyor. Michael önce okuyor, ardından cinsel yakınlık yaşanıyor. Bu düzen zamanla bir törene dönüşüyor.

Michael’ın sesi Hanna’ya edebiyatın kapısını açıyor. Hanna, kendi başına giremediği bir dünyaya Michael’ın sesi üzerinden giriyor. Bu bakımdan Michael yalnızca sevgili değil; Hanna’nın gözü, öğretmeni ve dış dünyayla bağlantısı oluyor.

Ama bu okuma sahneleri ilk bakışta göründüğü kadar masum değil. Hanna’nın “Önce oku, sonra sevişiriz,” şeklinde kurduğu düzen, Michael’ın sesini bir bedel hâline getiriyor. Michael sevgiye ulaşmak için okumak zorunda kalıyor. Hanna ise Michael’ın okuduğu metinleri dinlerken kendisini açıyor fakat kendi gerçekliğini ona anlatmıyor.

Michael Hanna’ya kitapları açıyor; Hanna ise Michael’a kendisini açmıyor.

Bu yüzden ilişkinin içinde gerçek bir karşılıklı konuşma yok. Michael sürekli başkalarının yazdığı hikâyeleri okuyor. Hanna dinliyor. Fakat ikisi de kendi hikâyesini anlatmıyor. Michael ne hissettiğini söyleyemiyor, Hanna geçmişini açıklamıyor. Edebiyat aralarında bir bağ kurarken aynı zamanda gerçek konuşmanın yerine geçiyor. Senarist David Hare de okumayı filmde hem iletişim aracı hem de gerçek iletişimin yerine kullanılan bir unsur olarak düşündüklerini belirtmişti. Stephen Daldry’nin uyarlama üzerine söyleşisi

Yıllar sonra Michael’ın Hanna’ya kasetler göndermesi de bunun devamı. Michael yine okuyor, Hanna yine dinliyor. Aralarında yüz yüze bir ilişki kurulmuyor. Michael ona sesini veriyor ama kendisini vermiyor.

Hanna, kasetlerdeki sesle kitapların yazılarını karşılaştırarak okumayı öğreniyor. Daha sonra Michael’a mektuplar yazıyor. Fakat Michael hiçbirine cevap vermiyor. Burada ilişkideki iktidar tersine dönüyor. Gençliklerinde kuralları Hanna koyarken yetişkinliklerinde mesafeyi Michael belirliyor.

Michael kaset göndererek “Seni tamamen terk etmedim,” diyor; mektuplara cevap vermeyerek de “Hayatıma girmene izin vermiyorum,” mesajı veriyor. Bu davranışta şefkat, suçluluk, öfke ve cezalandırma aynı anda var.

Michael Hanna’yı yaşatacak kadar yakınında tutuyor ama kendisine ulaşamayacağı kadar uzağa koyuyor.

Hanna’nın okuma yazma bilmemesi neyi değiştiriyor?

Mahkeme sahnelerinde Michael, Hanna’nın okuma yazma bilmediğini fark ediyor. Hanna, diğer kadın gardiyanların üzerine attığı bir raporu yazmadığını kanıtlayabilecek durumdayken, el yazısı örneği vermemek için raporu kendisinin yazdığını kabul ediyor. Böylece ömür boyu hapis cezası alıyor.

Buradaki temel mesele cehalet değil, utançtır.

Hanna, toplama kampında gardiyanlık yapmış olmasından çok okuma yazma bilmediğinin öğrenilmesinden utanıyor gibi davranıyor. İnsanların gözünde cahil görünmek, onun için işlemediği bir suçu üstlenmekten daha ağır geliyor.

Hanna’nın hayatını utanç yönetiyor. Okuma yazma bilmediği anlaşılmasın diye iş değiştiriyor, terfilerden kaçıyor, insanlarla gerçek yakınlık kurmuyor ve sonunda mahkemede kendisini savunmuyor. Fakat toplama kampında yaptıklarıyla ilgili aynı derinlikte bir ahlaki hesaplaşma yaşamıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Hanna’nın okuma yazma bilmemesi onun suçlarını açıklamaz ve kesinlikle bağışlatmaz. Cehaleti, bazı iş seçimlerini veya mahkemede neden sustuğunu açıklayabilir. Fakat insanları ölüme göndermesini ya da yanan kilisenin kapılarını açmamasını açıklayamaz.

Okuma yazma bilmemek, suçun sebebi değildir.

Film tam bu noktada tartışmalı hâle geliyor. Çünkü Hanna’nın cehaletini büyük bir trajik sır gibi sunarak seyircinin ona acımasını sağlıyor. Seyirci onun ömür boyu hapse mahkûm edilmesine üzülürken, kilisede yanarak ölen yüzlerce insan kolayca arka planda kalabiliyor.

Oysa Hanna hukuken belirli bir raporu yazmamış olabilir ama ahlaken suçsuz değildir. Kapıları açmamış, mahkûmların yanarak ölmesine izin vermiştir. Diğer sanıkların kendisini günah keçisi yapması, onun gerçek suçlarını ortadan kaldırmaz. Burada hukuki gerçek ile ahlaki gerçek birbirinden ayrılıyor.

Mahkeme doğru kişiyi cezalandırıyor olabilir ama bunu kısmen yanlış bir hikâyeye dayanarak yapıyor.

“Siz olsaydınız ne yapardınız?”

Hanna’nın mahkemede hâkime yönelttiği soru, filmin merkezindeki en rahatsız edici sorulardan biri: “Siz olsaydınız ne yapardınız?”

Hanna bu soruyu kendisini temize çıkarmak için soruyor gibi görünmüyor. Gerçekten anlamadığı için soruyor. Ona göre gardiyanın görevi mahkûmların kaçmasını engellemektir. Kapıları açarsa mahkûmlar kaçacaktır. O hâlde kapıları açmaması gerekir.

Hanna’nın korkutucu tarafı sadist bir canavar olması değil; yaptığı şeyi bir iş meselesi gibi düşünmesidir. “Benim görevim buydu,” diyerek ahlaki sorumluluğu kurallara devreder. İnsanların yanarak ölmesiyle, kendisine verilen görevi yerine getirmek arasında bağlantı kuramaz.

Bu, kötülüğün sıradanlaşmasını gösteriyor. Hanna büyük ideolojik konuşmalar yapmıyor. Kendisini şeytani biri olarak görmüyor. Yalnızca düzenin kendisine verdiği işi yaptığını düşünüyor. Tam da bu nedenle ürkütücü. Çünkü film bize korkunç suçların her zaman açıkça korkunç görünen insanlar tarafından işlenmediğini hatırlatıyor.

Ama “Siz olsaydınız ne yapardınız?” sorusu onu aklamaz. Bu soru hâkimi ve seyirciyi rahatsız eder; fakat sorumluluğu ortadan kaldırmaz. İnsan bazen kendisine verilen göreve karşı çıkmak, sonucuna katlanmak ve insanlığını korumak zorundadır.

Michael neden gerçeği söylemiyor?

Michael, Hanna’nın okuma yazma bilmediğini mahkemeye açıklarsa raporu yazmadığını ortaya çıkarabilir. Bunu biliyor ama susuyor. Hapishaneye kadar gidiyor, onunla görüşmeden geri dönüyor.

Michael’ın suskunluğunun tek bir sebebi yok.

Bir tarafı Hanna’ya yardım etmek istiyor. Bir tarafı onun cezalandırılmasını istiyor. Bir tarafı ondan tiksiniyor. Bir tarafı hâlâ onu seviyor. Bir tarafı ise on beş yaşındayken bir Nazi gardiyanıyla ilişki yaşadığını arkadaşlarının öğrenmesinden utanıyor.

Michael’ın suskunluğu, Hanna’nın suskunluğuna benziyor. Hanna okuma yazma bilmediğini söyleyemiyor; Michael da Hanna’yla ilişkisini söyleyemiyor. İkisi de gerçeği ahlaki nedenlerle değil, utandıkları için saklıyor.

Elbette Michael’ın susmasıyla Hanna’nın insanları ölüme terk etmesi aynı ağırlıkta değildir. Bunları birbirine eşitlemek yanlış olur. Fakat davranışlarının altında benzer bir mekanizma vardır: İkisi de doğru olanı yapmak yerine kendilerini utançtan korumayı seçer.

Michael bir hukuk öğrencisidir. Gerçeğin adalet için gerekli olduğunu bilir. Buna rağmen kişisel duyguları yüzünden gerçeği mahkemeden saklar. Böylece film yalnızca Hanna’yı değil, onu yargılayan kuşağı da sorgular.

Michael’ın kuşağı anne ve babalarına “Savaş sırasında siz ne yaptınız?” diye sorar. Fakat işlenen suçlar kendi özel hayatlarına dokunduğunda aynı açıklıkla davranamazlar. Michael geçmişi yargılamak ister ama o geçmişin sevdiği kadının bedeninde karşısına çıkmasına hazır değildir.

Hanna yalnızca bir Nazi suçlusu değil, Michael’ın bedenindeki hatıradır

Michael’ın yaşadığı ahlaki çatışmanın bu kadar ağır olmasının nedeni, Hanna’nın onun için tarih kitabındaki bir isim olmamasıdır. Hanna onun ilk cinselliğidir, ilk terk edilişidir, ilk büyük sırrıdır. Onu mahkeme salonunda gördüğünde yalnızca eski bir kamp gardiyanına bakmaz; kendi gençliğine bakar.

Bu yüzden Michael’ın asıl sorusu “Hanna suçlu mu?” değildir. Suçlu olduğu açıktır. Onun asıl sorusu şudur:

“Suçlu olduğunu öğrendiğim bir insana ait güzel hatıralarımla ne yapacağım?”

Bir insanın suçunu öğrendiğimizde geçmişte yaşadığımız yakınlık kendiliğinden silinmez. Michael zihniyle Hanna’yı mahkûm ederken bedeni hâlâ onu hatırlar. Onu sevmiş olmasından utanır ama sevmemiş gibi de davranamaz.

Film burada kolay bir cevap vermiyor. Hanna’nın suçlu oluşu Michael’ın yaşadığı duyguları sahte hâle getirmiyor. Michael’ın onu sevmiş olması da Hanna’nın suçunu azaltmıyor. İki gerçek aynı anda varlığını sürdürüyor.

Filmin gücü biraz da buradan geliyor: Seyirciyi affetmekle nefret etmek arasında bırakıyor. Fakat bu ikisinin arasında kalmak, Hanna’nın bağışlanması gerektiği anlamına gelmiyor. Bir insanı anlamaya çalışmak başka şeydir; onu mazur görmek başka şey.

Michael’ın yetişkinliği neden bu kadar soğuk?

Yetişkin Michael dışarıdan düzenli, başarılı ve kontrollü görünür. Fakat duygusal hayatı donmuştur. Evliliğini sürdüremez, kızına yaklaşamaz, geçmişinden söz edemez. Evleri ve çalışma alanları temiz, sessiz ve mesafelidir. Hayatında her şey yerli yerindedir ama gerçek bir yakınlık yoktur.

Çünkü Michael, Hanna’nın gidişinden sonra duygusal olarak o yaz mevsiminde kalmıştır. Hanna ilişkiyi açıklama yapmadan bitirdiği için Michael tamamlanmamış bir yas taşır. Mahkemede öğrendikleri ise bu yası daha karmaşık hâle getirir. Artık yalnızca terk edilmiş değildir; sevdiği insanın kim olduğunu da yeniden düşünmek zorundadır.

Michael bu duyguyla yüzleşmek yerine hayatı boyunca onu düzenlemeye çalışır. Tıpkı kitapları sıraya dizer gibi hatıralarını sıraya dizer. Kasetlere metin okur ama kendi hislerini kaydetmez. Hanna’ya Çehov’u, Homeros’u ve başka yazarları gönderir; “Bana ne yaptın?” diyemez.

Onun trajedisi konuşamamasıdır.

Michael okumayı çok iyi bilir ama kendi hayatını okuyamaz. Başkalarının cümlelerini seslendirebilir fakat kendi cümlesini kurmakta zorlanır.

Hapishanedeki okuma, Hanna’yı değiştiriyor mu?

Hanna cezaevinde Michael’ın kasetleri sayesinde okumayı öğreniyor. Bu ilk bakışta bir kurtuluş hikâyesi gibi görünebilir. Cahil bir insanın edebiyat aracılığıyla kendisini geliştirmesi umut vericidir.

Fakat film burada önemli bir soruyu açık bırakıyor: Okumayı öğrenmek, Hanna’nın ahlaki bilincini gerçekten değiştiriyor mu?

Edebiyatın insanı otomatik olarak iyi birine dönüştürdüğünü düşünmek isteriz. Oysa tarih bunun doğru olmadığını gösterir. İnsan büyük romanları okuyabilir, müzik dinleyebilir, sanatla ilgilenebilir ve yine de başkalarına karşı zalim olabilir. Kültürlü olmakla ahlaklı olmak aynı şey değildir.

Hanna okumayı öğreniyor ama suçunu ne ölçüde kavradığını tam olarak göremiyoruz. Michael yıllar sonra onu ziyaret ettiğinde geçmişi düşünüp düşünmediğini soruyor. Hanna’nın cevabı, ölenlerin hâlâ ölü olduğu gerçeğine dayanıyor. Bu sözde bir pişmanlık izi var ama aynı zamanda kendisini ifade etmekten kaçınma da var.

Hanna, yaptıklarının geri alınamayacağını anlamış olabilir. Fakat gerçek bir yüzleşmenin yalnızca “Ölüler geri gelmeyecek,” demekle tamamlanamayacağı da açık. Sorumluluk, kişinin kendi acısını değil, zarar verdiği insanların acısını merkeze almasını gerektirir.

Hanna neden tahliye edilmeden önce intihar ediyor?

Hanna yıllarca hapishanede yaşıyor ve dışarı çıkacağı gün yaklaşınca intihar ediyor. Bunun tek bir sebebi yok.

Birincisi, hapishane onun için zamanla güvenli bir düzene dönüşüyor. Hanna hayatı boyunca kuralların bulunduğu kurumlarda yaşamış biri: fabrikada işçi, tramvayda görevli, kampta gardiyan, sonra mahkûm. Ne yapacağını başkalarının belirlediği düzenlerde var olabiliyor. Özgürlük ise kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesini gerektiriyor.

İkincisi, dışarıda onu bekleyen gerçek bir hayat yok. Michael ona kalacak yer ve iş ayarlıyor ama duygusal bir yakınlık sunmuyor. Yıllar sonra buluştuklarında Hanna elini ona uzatıyor; Michael’ın mesafesi, geçmişteki ilişkinin geri dönemeyeceğini gösteriyor.

Bu noktada Michael’ı Hanna’nın intiharından sorumlu tutmak doğru olmaz. Michael’ın ona sevgi borcu yoktur. Fakat Hanna açısından düşünüldüğünde, yıllarca dinlediği sesin sahibinin artık kendisine dokunmak istemediğini görmesi ağır bir gerçekle yüzleşmedir.

Üçüncüsü, Hanna özgür kaldığında toplumun içinde kendi geçmişiyle yaşamak zorunda kalacaktır. Hapishanede kimliği belirlenmiştir: Mahkûmdur. Dışarıda ise eski bir Nazi gardiyanı, yaşlı, yalnız ve dünyaya yabancı bir kadın olacaktır.

İntiharı bir arınma ya da kefaret olarak görmek doğru değil. Hanna’nın ölümü kurbanlarını geri getirmez. Daha çok, hayatı boyunca yaptığı gibi son hesaplaşmadan da kaçtığını düşündürür. Bu kez kurallara değil, ölüme sığınır.

Hayatta kalan kadın neden filmin ahlaki merkezidir?

Filmin sonunda Michael, Hanna’nın bıraktığı parayı kamptan sağ kurtulan kadına götürüyor. Burada film ilk kez Hanna ile Michael’ın duygusal dünyasının dışına çıkıyor ve mağdurun karşısına geçiyor.

Kadın parayı kabul etmiyor. Hanna’yı bağışlamıyor. Michael’ın taşıdığı duygusal yükü hafifletme görevini de üstlenmiyor. Bu tavır çok önemli. Çünkü Michael bir bakıma oraya Hanna adına bir kapanış, belki de bir çeşit bağışlanma arayışıyla gidiyor.

Fakat hayatta kalan kadın ona şunu hissettiriyor: “Bu sizin meseleniz. Ben sizin vicdanınızı rahatlatmak zorunda değilim.”

Daldry de bu sahneyi, mağdurun Almanların sonraki kuşaklarına ait sorumluluğu yeniden Michael’a iade etmesi şeklinde açıklıyor. Kadın, kendisinden bir arınma veya duygusal rahatlama beklenmesini reddediyor. Yönetmenin açıklaması

Paranın bir Yahudi okuryazarlık kuruluşuna bağışlanması anlamlı ama aynı zamanda rahatsız edici bir tercih. Hanna’nın kişisel utancı olan okuma yazma meselesini iyilik hareketine dönüştürüyor. Fakat hiçbir bağış onun işlediği suçun karşılığı olamaz. Film de parayı bir bedel veya bağışlanma ücreti gibi sunmamalıdır.

Kadının metal kutuyu alması ise daha anlamlıdır. Para reddedilir ama hafızayı taşıyan nesne kalır. Suç kapatılamaz; yalnızca hatırlanabilir.

Filmin görsel dili

Filmde su, kapılar, raylar, kitaplar ve eller sürekli tekrar eder.

Su özellikle ilişkinin başında önemlidir. Hanna önce hasta Michael’ı temizler, ardından banyo sahneleri gelir. Su bedeni temizleyebilir ama geçmişi temizleyemez. Hanna’nın bedeni yıkanır, fakat tarihi yıkanmaz.

Tramvay ve raylar da güçlü simgelerdir. Hanna bir tramvay görevlisidir. Sürekli hareket eder ama rayların dışına çıkamaz. Bu, onun hayatına benzer. Çalışır, yer değiştirir, görevden göreve geçer ama düşünsel olarak kendisine çizilen yolun dışına çıkamaz.

Michael da hayatı boyunca ilerliyor gibi görünür. Büyür, hukukçu olur, evlenir, çocuk sahibi olur. Fakat duygusal olarak aynı noktada kalır. Onun hayatı da görünüşte hareket eden ama hep aynı rayı izleyen bir tramvay gibidir.

Kapılar ise filmin ahlaki simgesidir. Hanna’nın en büyük suçu, yanan kilisenin kapılarını açmamasıdır. Yıllar sonra Michael hapishaneye kadar gider ama Hanna’nın bulunduğu kapıdan içeri girmez. Bu iki davranış aynı ağırlıkta değildir; fakat ikisi de bir kapıyı açmamanın insan hayatında yaratabileceği sonuçları gösterir.

Kitaplar insanları birbirine bağlar; mektuplar cevapsız kalır. Ses duvarların içinden geçer ama bedenler bir araya gelemez. Hanna ile Michael arasında gerçek yakınlığın yerini sürekli aracılar alır: kitap, kaset, mektup, para ve metal kutu.

Filmin en tartışmalı yanı

“Okuyucu”nun en büyük gücü ile en büyük sorunu aynı yerde bulunuyor: Bir suçluyu insanlaştırıyor.

Hanna’yı yalnızca bir canavar olarak gösterseydi filmi izlemek çok daha kolay olurdu. Seyirci onu hemen reddeder ve kendi ahlaki üstünlüğüne güvenebilirdi. Film ise onun âşık olabilen, utanabilen, edebiyattan etkilenebilen ve yalnızlık çekebilen bir insan olduğunu gösteriyor.

Bu rahatsız edici ama gerekli bir bakış olabilir. Çünkü büyük kötülükleri işleyen insanların mutlaka insanlık dışı yaratıklar olmadığını anlamak zorundayız. Sıradan insanlar da korkunç suçlar işleyebilir.

Fakat film bütün duygusal ağırlığı Hanna ile Michael’ın üzerine verdiği için Yahudi kurbanları arka plana itme riski taşıyor. Hanna’nın yalnızlığını, Michael’ın acısını ve ilişkilerinin kaybını ayrıntılı biçimde izliyoruz; kilisede ölen insanların hayatlarını ise bilmiyoruz.

Yönetmen filmi bir Holokost filmi değil, Almanların sonraki kuşaklara geçen suçluluk duygusu üzerine bir film olarak tanımlıyor. Ancak hikâyenin merkezindeki suç Holokost’a aitken, Holokost’u yalnızca iki Alman karakterin duygusal dramının arka planına dönüştürmek de ciddi bir etik sorun yaratıyor. Daldry’nin ifadesiyle film “doğuştan suçlu sayılan” kuşağın sorumluluğunu inceliyor; fakat mağdurların deneyimi geri plana düştüğünde bu inceleme eksik kalıyor. Söyleşinin tamamı

Benzer bir sorun Michael ile Hanna’nın ilişkisinde de var. Film bazı sahneleri romantik ve estetik bir biçimde çektiği için seyirci ilişkinin istismar boyutunu unutabiliyor. Oysa Michael’ın yaşı ve Hanna’nın kurduğu iktidar ilişkisi göz ardı edilmemeli.

Son sahne aslında ne anlatıyor?

Filmin sonunda Michael kızını Hanna’nın mezarına götürüyor ve ona geçmişini anlatmaya başlıyor. Bu, Michael’ın hayatındaki en önemli değişimdir.

Michael yıllarca başkalarının yazdığı metinleri okumuştur. İlk kez kendi hikâyesini anlatmaktadır.

Gençliğinde Hanna’ya kitap okur. Hapishanedeyken ona kasetlerden yine kitap okur. Fakat filmin sonunda artık bir edebiyat metninin arkasına saklanmaz. Kızına kendi utancını, sevgisini ve yarasını anlatmaya başlar.

Yönetmen de bu finali Michael’ın itiraf ve serbest kalma hareketi olarak düşündüğünü, romandaki anlatma eyleminin sinemadaki karşılığını kızına açılmasıyla kurduklarını söylüyor. Stephen Daldry söyleşisi

Bu sahne yalnızca bir babanın kızına eski sevgilisini anlatması değildir. Savaş sonrası kuşağın, kendisinden sonraki kuşağa susmadan konuşmaya başlamasıdır. Michael geçmişi anlatmadığı sürece Hanna’nın kurduğu kapalı odada yaşamaya devam eder. Anlattığında geçmiş ortadan kalkmaz ama artık onu tek başına taşımak zorunda kalmaz.

Yine de bu bir bağışlanma değildir. Hanna’nın mezarı başında konuşmak, onun suçlarını temizlemez. Michael’ın yaptığı şey affetmekten çok tanıklık etmektir.

Bu nedenle filmin en güçlü cümlesi bir kitapta değil, yapısında saklıdır: Okumayı öğrenmek yetmez. İnsan, geçmişiyle yüzleşmeyi ve sorumluluk almayı da öğrenmelidir.