https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Keferahum’u izledikten sonra uzun süre etkisinden çıkamadım. Çünkü bu film yalnızca yoksulluğu anlatmıyor; yoksulluğun insan ruhunda açtığı yaraları, görünmez insanları ve çocuk olma hakkı elinden alınmış çocukları anlatıyor. Yönetmen Nadine Labaki, seyirciyi rahat ettirecek hiçbir alan bırakmıyor. Film boyunca sanki bir hikâye izlemiyoruz da Beyrut’un arka sokaklarında bir çocuğun peşinden yürüyoruz. Bu yüzden Keferahum’u teknik açıdan incelerken belgesel estetiğini, anlatı yapısını ve sembollerini birlikte düşünmek gerekiyor.

Filmin adı bile başlı başına bir metafor. “Capernaum” kelimesi karmaşa, düzensizlik ve kaos anlamına geliyor. Filmde gördüğümüz dünya tam da bu. Ancak burada kaos yalnızca sokakların, kalabalığın ya da yoksulluğun kaosu değil; ahlaki, toplumsal ve vicdani bir çöküşün kaosu. Daha ilk sahnede Zain’in ailesine dava açtığını öğreniyoruz. Bir çocuğun anne ve babasını “beni dünyaya getirdikleri için” dava etmesi sinema tarihinde çok az görülen kadar güçlü bir çıkış noktası. Bu sahneyle birlikte film klasik bir yoksulluk hikâyesi olmaktan çıkıyor ve varoluşsal bir soruya dönüşüyor: “Bir insanı yaşayamayacağı bir hayata mahkûm etmek suç mudur?”

Keferahum’u yalnızca konusu üzerinden konuşmanın filmi eksik okumak olduğunu düşünüyorum. Çünkü Nadine Labaki’nin asıl başarısı anlattığı hikâyeden çok, o hikâyeyi nasıl anlattığında gizli. Film teknik olarak öyle kurulmuş ki seyirci bir sinema salonunda oturduğunu unutup kendini Beyrut’un arka sokaklarında buluyor.

Öncelikle filmin anlatı yapısından başlamak gerekiyor. Film doğrusal ilerlemiyor. Açılışta Zain’i mahkemede görüyoruz. Daha ilk dakikada büyük bir çatışmanın içine atılıyoruz. Bir çocuk anne ve babasını dava ediyor. Seyirci doğal olarak “Buraya nasıl geldik?” sorusunu sormaya başlıyor. Yönetmen de filmi geri dönüşlerle örüyor. Böylece hikâye yalnızca olayları anlatmıyor, aynı zamanda merak duygusunu sürekli canlı tutuyor. Eğer film kronolojik anlatılsaydı etkisi çok daha düşük olurdu.

Görüntü yönetimi filmin en güçlü taraflarından biri. Christopher Aoun’un kamerası çoğu zaman omuz kamerası kullanıyor. Kamera sabit değil, sürekli hareket halinde. Bu tercih tesadüfi değil. Çünkü Zain’in hayatında da hiçbir şey sabit değil. Evi yok, düzeni yok, güvenliği yok. Kamera da onun gibi sürekli savruluyor. Böylece biçim ve içerik birbirini tamamlıyor.

Bir diğer dikkat çekici nokta kadraj kullanımı. Film boyunca geniş planlar oldukça az. Yönetmen çoğunlukla yakın plan ve orta yakın plan tercih ediyor. Bunun nedeni seyirciyi karakterlerin nefes alanına sokmak. Özellikle Zain’in yüzüne yapılan yakın çekimler çok önemli. Çünkü filmde diyaloglardan çok yüz ifadeleri konuşuyor. Zain’in öfkesi, korkusu, çaresizliği ve yetişkinlere duyduğu kırgınlık çoğu zaman tek bir bakışla aktarılıyor.

Mekân kullanımı da oldukça başarılı. Filmde Beyrut’u turistik kartpostallardaki haliyle görmüyoruz. Dar koridorlar, sıkışık evler, hurdalıklar, kaçak işyerleri ve kalabalık sokaklar görüyoruz. Mekânlar yalnızca fon olarak kullanılmıyor. Adeta karakterleşiyor. Şehir sürekli insanları sıkıştıran görünmez bir güç gibi davranıyor. Bu yüzden filmdeki dar alanlar yalnızca fiziksel değil psikolojik bir sıkışmışlığı da temsil ediyor.

Renk paleti üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Filmde parlak ve canlı renklerden özellikle kaçınılmış. Sararmış duvarlar, kirli gri tonlar, paslı yüzeyler ve tozlu sokaklar hâkim. Bu tercih filmin gerçekçi atmosferini güçlendiriyor. Seyirciyi estetik bir güzelliğe değil sert bir gerçekliğe bakmaya zorluyor. Görsel dünya karakterlerin yaşam koşullarıyla tamamen uyum içinde.

Işık kullanımında da benzer bir yaklaşım var. Yapay sinema ışıkları hissedilmiyor. Doğal ışık tercih edilmiş. Sokaklarda güneş ışığı, evlerde pencereden süzülen loş aydınlık kullanılıyor. Bu sayede film bir kurmaca filmden çok belgesel hissi veriyor. Yönetmen seyircinin kamerayı fark etmesini istemiyor.

Kurgu açısından bakınca film oldukça ritmik ilerliyor. Ancak bu ritim aksiyon filmlerindeki gibi hızlı değil. Zain’in yaşadığı kaosun ritmi. Bir sahne bitmeden başka bir sorun ortaya çıkıyor. Seyircinin nefes almasına izin vermeyen bir tempo oluşturulmuş. Özellikle Zain’in Yonas’a bakmaya başladığı bölümde kurgu iyice sıkışıyor. Çünkü artık yalnızca kendi hayatından değil bir bebeğin hayatından da sorumlu.

Ses tasarımı filmin en az konuşulan ama en önemli teknik başarılarından biri. Filmde müzik oldukça kontrollü kullanılıyor. Yönetmen seyircinin duygularını müzikle yönlendirmek istemiyor. Bunun yerine sokak sesleri, bağırışlar, araç gürültüleri, pazar kalabalıkları ve çocuk sesleri ön plana çıkıyor. Böylece Beyrut’un sesi filmin görünmez karakterlerinden biri haline geliyor.

Oyunculuk tarafında ise film neredeyse yeni gerçekçi sinema geleneğine yaklaşıyor. Profesyonel oyuncular yerine gerçek yaşamlarında benzer koşulları deneyimlemiş insanların seçilmesi filmin inandırıcılığını çok artırıyor. Zain Al Rafeea’nın performansını teknik olarak değerlendirdiğimde en dikkat çekici şey kontrolsüz görünmesine rağmen çok kontrollü olması. Birçok sahnede gerçekten rol yaptığını unutuyorum. Kamera karşısında değil de yaşamın içinde gibi duruyor.

Filmin sembollerine baktığımda en güçlü metaforun kimlik olduğunu düşünüyorum. Film boyunca sürekli belge, kayıt, doğum sertifikası ve resmi varlık meseleleri karşımıza çıkıyor. Zain aslında yalnızca bir çocuk değil; sistem tarafından kaydı tutulmayan milyonlarca insanın temsilcisi. Finalde çekilen kimlik fotoğrafı bu yüzden çok önemli. O sahne yalnızca bir fotoğraf çekimi değil. Bir insanın ilk kez varlığının kabul edilmesi.

Bir başka sembol de yolculuk. Zain film boyunca sürekli hareket ediyor. Yürüyor, kaçıyor, dolaşıyor. Ama hiçbir yere ulaşamıyor. Bu bana modern dünyanın yerinden edilmiş insanlarını hatırlatıyor. Sürekli hareket eden ama hiçbir yere ait olamayan insanlar.

Teknik açıdan filmin en büyük başarısı ise seyirciyi ağlatmaya çalışmaması. Birçok yoksulluk filmi acıyı dramatikleştirir. Keferahum bunu yapmıyor. Kamera geri çekilmiyor, süslemiyor, romantikleştirmiyor. Sadece gösteriyor. Bu nedenle etkisi çok daha büyük oluyor.

Sonuç olarak Keferahum’un gücü yalnızca anlattığı trajedide değil; kamera hareketlerinden renk paletine, kurgu ritminden ses tasarımına kadar bütün teknik unsurların aynı duygusal amaca hizmet etmesinde yatıyor. Film bana göre çocukluk, yoksulluk ve görünmezlik üzerine kurulmuş bir vicdan mahkemesi. Mahkeme salonunda yargılanan yalnızca Zain’in ailesi değil; çocukları görmezden gelen bütün sistem, bütün toplum ve biraz da seyircinin kendisi.