https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Sevgili okur, hatırlayacaksınız Cortázar’ın birbirine bağlantılı on iki kısa öyküden oluşan “Kafa Ütüleyicinin Laklakiyatı” adlı kitapincelemesine “Bir Küçük Yıldız Çizeriz”  isimli ilk öyküsüyle bir önceki sayımızda başlamıştık. Bu sayımızda da iki öyküyle incelemeye yazı dizisi şeklindedevam edeceğiz. Ayrıca önceki yazıda yine Cortázar’ı (Büyük Cronopio) anlamak için,onun yazma serüvenini de bilmek gerektiğini belirtmiştik.

Yazarın öykülerini, öykü adlarıyla ya da başlıklarıyla tamamlayıpanlamlandırdığını ve bunu büyük ustalıkla yaptığını da bilgilerimize ekleyerek öykülerin irdelemesine başlayalım.
İncelemesini yapacağımız ilk öykünün adı “Hayır Hayır Hayır Dedim”

Hayır Hayır Hayır Dedim: Kitabın diğer öykülerinde olduğu gibi,“Yazarların bir köşeye yıldız çizdiği” ilk öyküyle bağlantılı bu öyküde. Yazar, Erboğa Takımyıldızından bahsederek makrokozmoza, Bay Silikoz’dan yani kum tanelerinden bahsederek mikro kozmoza sıçrayarak geçişler yapıyor. O kadar derin bir öykü ki, sayfalarca inceleme yazılabilir aslına bakarsanız. Kısaca sembollerle ilerleyecek olursak karıncanın, doğayı ve emeği sömürülen çalışkan işçileri, balkon- kravat gibi kelimelerin, sanayileşmiş kent yaşamını ve Bay Silikoz’un da koskoca evrende kum tanesine benzer bir karınca(aslında emekçi) olduğunu belirtmek gerek.Bu birbirinin içine geçmiş olağanüstü meteforlaryazarın imgeleminindoruklarda gezindiğini gösterirken, diğer yandan daokumahazzımızı zirvelere çıkartıyor doğrusu. Çok uzak hamleleri hesaplayarak,vals yapar gibi sözcüklerle satranç oynamak bu olsa gerek.

Yazarın eserlerinde, zamanı eğip büktüğünü ve adeta mobius eğrisine çevirdiğini belirtmiştik. Bu öyküsünde ise zaman adeta “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece,”der gibi doğrusal ele alınmış.

Yazar, sonsuz sarmalın mikro ve makrokozmozu içinde anlattığı Erboğa Takımyıldızıyla da (Centauri-insan başlı at- Takımyıldızı güney yarıküreden izlenebilen yıldızlar kümesi) bir yandanmemleketinede göndermeyapıyor. Ayrıca Erboğa Takımyıldızı içinde yer alan Hadar yıldızından bahsediyor. Yazarın antropolojiye merakından yola düşerek, Hadar’ın aynı zamanda Afrika’da (Etiyopya’da) bulunan ilk insansı fosillerin (Lucy adı verilen ilk insansı fosil yaklaşık 3,2 milyon yıllıktır)bulunduğu yerin adı olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Buradan hareketle diyebiliriz ki bu öyküde yazar; Lucy’nin metamorfozla böceğe döndüğü insan evrimini, kentleşmesini, doğayı harap ederek sanayileşmesini ve tüketime mahkum hayatlarını betimliyor. Çok güçlü bir kapitalizm sorgulaması var öykünün anlatımında. Sonraki öykünün yollarına da Arnavut kaldırımı döşemeyiihmal etmiyor ayrıca. Okuyucu öyküyü kat kat soymaya başladığında, öykünün özünde yer alan varoluş sorgulamasına daçıkıyor yolu.

İşte varoluşa bu muhteşem göndermeler, öykünün sonunda okurlarını Kafka’nın“Dönüşüm’üne” ulaştırıyor. Anlatıcısı sayesinde yazar,“Ah bilmez miyim o salonu, böcek düşkünü bu ailenin yanında akşamları soğumuş çay içerek az mı zaman geçirdim,” diyerek, öyküdeki karakterlerini ve bizleri Samsa’ların evine de konuk ediyor.
Kanımca yazarla aynı soruları sormuş Hayyam’a kulak verip “Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye / Kimse bilmez, kimse bilmez,”diyerek öykünün incelemesini bitirebiliriz artık.Birazını da okurun imgelemine bırakarak!

Bir Kenti Yok Etmek İçin Çok Basit Bir Yöntem: Bu iki cümlelik öyküyü,burada yazarak daha kolay inceleyebiliriz diye düşünüyorum. Öykü şöyle; “Yüksek otların arasına saklanarak kümülüs türünden kocaman bir bulutun garez bağlanan kentin tam üzerine gelmesini beklemek gerek. İşte o an, taşlaştıran okunuzu fırlatırsınız, bulut mermere dönüşür, sonrası için arife tarif gerekmez.”

Bu öyküde yazarın metaforları o kadar ustaca ki okuyucusuna, öyküyü anlamlandırmanın mutluluğuve şaşkınlık arasında mekik dokutuyor. Kitaptaki her öykü,kendinden bir önceki ve bir sonraki arasında köprü olarak kurgulanmış. Bu köprüler sıra dışı ama çok güzel metaforlarla birbirlerine “Seksek” gibi sıçrayarak bağlanıyor. Okuyucunun köprüleri keşfetmesi zor olsa da,okuma süreci bukeşiflerden sonra bir coşkuya dönüşüyor.Böylece Bay Silikoz’dan(kum) başlayıp, taş ve mermerden söz ederek ilerliyor kitap. İnsan evriminden yola çıkarakacı bir şekilde doğayı katletmesini, betonlaşma-taşlaşmayıda anlatıyor bu öykü.  “Taşlaştıran ok” ise muhteşem bir mecazla kapitalizmeulaştırıyor bizleri. Yağmur suyu dolu, pamuk tarlası gibi görünen kocaman kümülüs bulutlarıda okuyucu için iki güzel metafora aracılık ediyor. Birincisi taşlaşan bulutların artık yağmur taşıyamayacak olması nedeniyle,dünyada yeşilinyok olmaya yüz tutması.Diğeriyse,bulutun mermere dönüşümü ile yaşam yolculuğunun sonu olan ölümüneşiğine götürmesi. Öykü de zamanın hem döngüsel hem de doğrusal (ölüm) olarak ele alındığını da belirtmek gerek.
Tabii kümülüs bulutları da, gelecek sayımızda inceleyeceğimiz “Kahvaltı” isimlibir sonraki öykünün,“Bir Kenti Yok Etmek İçin Çok Basit Bir Yöntem”adlı bu öyküyle bağlantısı aynı zamanda.

Kaynaklar:

  1. Wikipedia
  2. Mehmet İlgürel, JulioCortázar’ın öykülerinin sembolik imgelemi adlı inceleme/çözümleme kitap