https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Hermeneutik, başlangıçta kutsal metinleri yorumlama sanatı olarak ortaya çıkmış, zamanla insan bilimlerinin temel yöntemlerinden biri hâline gelmiştir. Özellikle XIX. yüzyıldan itibaren yalnızca metinlerin değil, insanın, tarihin ve kültürün anlaşılmasını konu edinen geniş bir düşünce alanına dönüşmüştür. Bu dönüşümün en önemli iki ismi Wilhelm Dilthey ve Hans-Georg Gadamer’dir. Dilthey hermeneutiği insan bilimlerinin yöntemi olarak temellendirirken, Gadamer onu insanın varoluş biçimini açıklayan felsefi bir etkinlik olarak yeniden yorumlamıştır.

Dilthey’e göre doğa bilimleri ile insan bilimleri aynı yöntemle çalışamaz. Doğa bilimleri olayları açıklar, insan bilimleri ise insanın yaşantılarını anlar. Bir taşın yere düşmesini fizik yasalarıyla açıklayabiliriz; ancak bir şairin neden belirli bir şiiri yazdığını yalnızca fiziksel nedenlerle açıklayamayız. Bunun için onun yaşadığı dönemi, psikolojisini, kültürünü ve deneyimlerini anlamamız gerekir. Dilthey’e göre her eser, onu meydana getiren insan yaşamının dışavurumudur. Bu nedenle bir metni anlamak, onun arkasındaki yaşam deneyimini yeniden kurabilmektir. Örneğin; Bir askerin savaş sırasında annesine yazdığı mektubu düşünelim. Bu mektupta “Burada geceler çok sessiz.” cümlesi yer alsın. Dilthey’e göre bu cümleyi gerçekten anlayabilmek için savaşın koşullarını, askerin psikolojisini, dönemin tarihini, mektubun yazıldığı kültürü bilmek gerekir. Çünkü anlam yalnızca kelimelerde değil, onları doğuran yaşantıda bulunur. Bu nedenle Dilthey hermeneutiği tarihsel ve psikolojik yeniden kurma çabasıdır.

Dilthey, insan bilimlerine özgü bir yöntem geliştirmiştir. Dilthey, tarih, edebiyat, sanat ve sosyoloji gibi alanların doğa bilimlerinden farklı olduğunu göstermiştir. Örneğin Shakespeare’in Hamlet oyununu laboratuvar deneyleriyle açıklamak mümkün değildir. Onu anlamak için Rönesans İngilteresi’nin kültürünü ve insan anlayışını bilmek gerekir. Bu yaklaşım sosyal bilimlerin bağımsızlığını güçlendirmiştir.

Tarihselliğe önem verir. Dilthey’e göre hiçbir eser boşlukta ortaya çıkmaz. Örneğin Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre eserini anlayabilmek için Osmanlı’daki özgürlük hareketlerini bilmek gerekir. Bu nedenle tarih bilgisi anlamanın ayrılmaz bir parçasıdır. Yazarı merkeze alır. Bir roman yalnızca metinden ibaret değildir; aynı zamanda yazarın yaşam deneyimlerinin izlerini taşır. Örneğin Franz Kafka’nın eserlerini babasıyla yaşadığı çatışmalardan bağımsız değerlendirmek oldukça güçtür. Bu yaklaşım biyografik eleştiriyi güçlendirmiştir.

Hans-Georg Gadamer, hermeneutiği yalnızca bir yöntem olmaktan çıkarıp insanın dünyayı anlama biçimi hâline getirir. Ona göre anlam geçmişte hazır duran bir nesne değildir. Anlam, yorumcu ile metin arasındaki karşılaşmada oluşur. Bu nedenle bir metin her okunuşunda yeniden doğar. Gadamer’in en önemli kavramlarından biri ufukların kaynaşmasıdır (Fusion of Horizons). Her insan kendi tarihsel ufkuyla yaşar. Bir metni okurken metnin ufku ile okuyucunun ufku birleşir ve yeni bir anlam ortaya çıkar. Örneğin bugün Antigone adlı tragedya okunurken kadın hakları açısından yeni yorumlar yapılabilir. Antik Yunan’da böyle bir yorum yapılmamış olabilir. Ancak Gadamer’e göre bu durum yanlış değildir. Çünkü her çağ kendi sorularını metne yöneltir.

Gadamer yorumu yaşayan bir süreç hâline getirir. Anlam sabit değildir. Her okuma yeni bir yorum üretir. Örneğin George Orwell’in 1984 romanı 1950’lerde totaliter rejimler üzerinden okunurken bugün dijital gözetim ve yapay zekâ bağlamında yeniden yorumlanmaktadır. Roman değişmemiştir. Değişen okuyucudur. Önyargıları olumlu değerlendirir. Gadamer’e göre herkes ön kabullerle düşünür. Önemli olan bunların farkında olmaktır. Örneğin bir tarih öğretmeni ile lise öğrencisi aynı tarih kitabını farklı biçimde yorumlar. Bu farklılık yorumun doğal parçasıdır. Diyaloğu merkeze alır. Metinle ilişki tek yönlü değildir. Yorumcu metne soru sorar. Metin de yorumcuyu değiştirir. Bu nedenle okuma bir konuşmaya benzer.

Bugün edebiyat incelemelerinde iki yaklaşım birlikte kullanılmaktadır. Örneğin Dönüşüm okunurken önce Kafka’nın yaşamı incelenebilir (Dilthey), ardından modern insanın yabancılaşması açısından yeni yorumlar geliştirilebilir (Gadamer). Bu iki yaklaşım birbirini dışlamaktan çok tamamlayabilir. Dilthey bize metnin tarihsel kökenini anlamayı öğretirken, Gadamer metnin bugün bizimle nasıl konuştuğunu gösterir.

Dilthey hermeneutiği insan bilimlerine bilimsel bir temel kazandırmış ve anlamanın tarihsel yönünü öne çıkarmıştır. Ancak yazarın niyetine ulaşılabileceği varsayımı ve nesnel yorum arayışı günümüzde sınırlı görülmektedir.

Gadamer ise hermeneutiği felsefi bir düzleme taşıyarak anlamın okuyucu ile metin arasındaki sürekli diyalog içinde oluştuğunu savunmuştur. Bu yaklaşım yorumun dinamizmini göstermesi bakımından son derece güçlüdür. Bununla birlikte, aşırı yorumsal özgürlük tarihsel bağlamın ve yazarın niyetinin göz ardı edilmesine yol açabilir.

Sonuç olarak, çağdaş hermeneutik çalışmalarında Dilthey’in tarihsel duyarlılığı ile Gadamer’in diyalojik ve dinamik yorum anlayışını birlikte kullanmak daha kapsayıcı bir yaklaşım sunmaktadır. Bir metni anlamak, yalnızca geçmişe gitmek değil; aynı zamanda geçmişin bugün bize ne söylediğini de keşfetmektir.