https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Korkaklığın en büyük başarısı, kendisini akıl gibi göstermesidir. İnsan çoğu zaman korktuğunu söylemez; temkinli olduğunu söyler. Kaçtığını kabul etmez; doğru zamanı beklediğine inanır. Vazgeçtiğini düşünmez; şartların uygun olmadığını söyler. Böylece yıllar geçer. İnsan korkusunu büyütürken ona başka isimler verir. Çünkü bazı gerçekleri doğrudan söylemek zordur. Hele ki insanın kendisine söylemesi.

Oysa hayat geriye doğru bakıldığında şaşırtıcı bir açıklıkla görünür. Bir zamanlar uçurum sandığımız şeylerin çoğunun yalnızca küçük bir çukur olduğunu fark ederiz. Sonunu felaket olarak hayal ettiğimiz yolların pek çoğu sıradan bir sokağa çıkar. Bizi yıkacağını düşündüğümüz gerçekler ise çoğu zaman tahmin ettiğimizden daha hafif bir ağırlıkla geçer hayatımızdan. İnsan bunu ancak yıllar sonra anlar. Fakat o yıllar çoktan geçmiştir.

Belki de korkaklığın en acı yanı budur. Korkulan şeylerin gerçekleşip gerçekleşmemesi değildir mesele. Mesele, gerçekleşme ihtimali yüzünden yaşanmayan hayattır. Çünkü insan yalnızca başına gelenlerle değil, başına gelmesine izin vermediği şeylerle de şekillenir. Hatta bazen ikinci tür kayıplar daha derin izler bırakır. Yaşanmış bir acının sınırları vardır; başlar ve biter. Yaşanmamış bir ihtimal ise zihinde sonsuza kadar yaşamayı sürdürür.

İnsan dönüp geçmişine baktığında bunu açıkça görür. Büyük pişmanlıkların çoğu yapılan yanlışlardan değil, yapılmayanlardan oluşur. Söylenmeyen sözlerden. Çalınmayan kapılardan. Başlanmayan yolculuklardan. Çünkü hata yapmak hayatın içindedir. İnsan yanılır, düşer, yara alır ve devam eder. Fakat hiç yürünmemiş bir yolun sonunu öğrenmenin imkânı yoktur. O yol zihinde daima eksik kalır.

Bu yüzden korkaklık çoğu zaman korkudan çok kaçışla ilgilidir. Korku gelip geçici bir duygudur. İnsan bugün korkar, yarın daha az korkar. Ama kaçış kalıcıdır. İnsan her geri çekilişinde kendisiyle arasına yeni bir mesafe koyar. Bir süre sonra kaçtığı şey dışarıdaki dünya olmaktan çıkar; kendi hayatı olur. Yaşayabileceği ihtimaller olur. Olabileceği insan olur.

Ne tuhaftır ki kişi çoğu zaman bunu fark etmez. Kendisini koruduğunu sanır. Oysa koruduğu şey çoğu zaman yalnızca alışkanlıklarıdır. Çünkü bilinmeyen ürkütücüdür. Yeni olan ürkütücüdür. Değişim ürkütücüdür. İnsan tanıdığı mutsuzluğu, tanımadığı mutluluğa tercih edecek kadar garip bir varlıktır bazen. Sırf sonucu bilmediği için yeni bir hikâyeye başlamaktan vazgeçebilir.

Fakat hayatın sessiz bir adaleti vardır. İnsanın kaçtığı şeyler zamanla biçim değiştirerek karşısına yeniden çıkar. Yüzleşilmeyen her duygu başka bir kılıkta geri döner. Söylenmeyen her söz içeride yankılanmaya devam eder. Ertelenen her karar, zaman geçtikçe daha ağır hale gelir. Bu yüzden bazı yükler yaşandıkları için değil, yaşanmadıkları için ağırdır.

Bir noktadan sonra insan şunu sormaya başlar kendine: Daha önce de korkulmamış mıydı? Daha önce de aynı endişeler yaşanmamış mıydı? Daha önce de geri dönülmemiş miydi? Ve bütün bunların sonunda duyulan pişmanlık unutulmuş olabilir miydi? Aynı korkunun etrafında yıllarca dönüp durmak, aynı kapının önünden tekrar tekrar geçmek, aynı gölgeyi her seferinde biraz daha büyütmek… İnsan bazen kendi tekrarlarının mahkûmu olur.

Korkuların hafızası yoktur. Ama pişmanlıkların vardır. Dün korkup vazgeçen insanın bugünkü korkusu yenidir; fakat yarının pişmanlığı eski bir tanıdıktır. Yine aynı yere gelir oturur. Yine aynı soruyu bırakır insanın önüne: Ya o gün korkmasaydın?

Belki de korkaklığın özü burada saklıdır. Ortada çoğu zaman korkulacak bir şey yoktur. İnsanların çoğu bir canavardan kaçmaz. Bir uçurumdan da. Kaçılan şey çoğu zaman belirsizliğin kendisidir. Oysa hayat baştan sona belirsizlikten ibarettir. Kimse sonunu bilerek sevmez. Kimse kazanacağını bilerek başlamaz. Kimse yaralanmayacağından emin olarak güvenmez. İnsan bütün büyük adımlarını biraz karanlıkta atar.

Cesaret, korkunun yokluğu değildir. Korkuya rağmen yürüyebilmektir. Çünkü hayatın sonunda insanı tüketen şey korkuları değil, korkularına teslim ettiği yıllardır. Ve yıllar, insanın elinden sessizce kayan suya benzer. Geri dönüp bakıldığında geriye yalnızca şu düşünce kalır: Korkunç olan korku değildi. Korkunç olan, korkunun yerine yaşanmış bir hayat koyamamaktı.

Bir dostluğun nereye varacağını bilemezsiniz. Bir aşkın ne kadar süreceğini bilemezsiniz. Bir kararın sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Bütün cevapları önceden öğrenmek isteyen insanın yaşayabileceği bir hayat yoktur.

Belki de bu yüzden korkak insan zamanla yalnızca hayatın değil, kendi kalbinin de yabancısı olur. Çünkü insan sürekli geri çekildiğinde arzularını da susturmaya başlar. İstememeyi öğrenir. Beklentilerini küçültür. Hayallerini azaltır. Böylece daha az acı çekeceğini düşünür. Oysa fark etmeden daha az yaşamaya başlar.

İnsanın kendisine yaptığı en büyük kötülüklerden biri budur. Kırılmamak için sertleşmek. Üzülmemek için uzaklaşmak. Kaybetmemek için hiç sahip olmamaya razı olmak. İlk bakışta bir korunma biçimi gibi görünür. Ama zamanla insanın içindeki canlı tarafları kurutur.

Hayat yalnızca güvenlikten ibaret değildir. Hayat biraz da yaralanmayı göze alabilmektir. Bir ağacın rüzgâra çıkması gibi. Bir geminin limandan ayrılması gibi. Bir insanın başka bir insana güvenmesi gibi. Bütün bunların içinde kaybetme ihtimali vardır. Ama tam da bu yüzden değerlidirler.

Korkak insan ise çoğu zaman limanda kalır. Çünkü denizin fırtınalı olabileceğini bilir. Haklıdır da. Deniz gerçekten fırtınalı olabilir. Fakat limanda geçen bir ömrün sonunda insanın aklında kalan şey fırtınalar değil, hiç açılamamış olmasıdır.

Yıllar sonra geriye dönüp baktığında bunu görür. Kendisini yaralayan şeylerin çoğunu unutmuştur. Ama cesaret edemediği anları unutamaz. Çünkü yaşanmış acılar hafifler. Yaşanmamış ihtimaller ise hafiflemez. İnsan zihninde yaşamaya devam ederler.

Belki de bu yüzden bazı pişmanlıklar yıllar geçse de eskimez. Çünkü onların konusu geçmiş değildir. Yaşanamamış bir gelecek duygusudur. Olabilecekken olmamış şeylerin yasını tutar insan. Ve bu yas, çoğu zaman yaşanmış kayıplardan daha uzun sürer.

Sonunda geriye dönüp bakıldığında korkaklığın büyük bir gürültüyle değil, sessizce çalıştığı görülür. Bir gün içinde değil, yıllar içinde eksiltir insanı. Büyük darbelerle değil, küçük vazgeçişlerle. Bir sabah uyandığında her şey yerli yerindedir ama insan içinde bir şeylerin azaldığını hisseder. İşte o eksilen şey çoğu zaman cesaret değil, hayattır.

Korkaklığın en acı tarafı budur: İnsan korktuğu şeylerin çoğunu hiç yaşamaz. Ama korktuğu için yaşayamadığı şeylerin eksikliğiyle ömrünün sonuna kadar yaşar.