https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Sabah ışığı, perdelerin arasından ince bir çizgi gibi odaya süzülüyordu. Toz zerrecikleri havada ağır ağır dolaşıyor, sanki görünmeyen bir müziğin ritmine kapılmış gibi dans ediyordu. Odanın ortasında duran siyah piyano, yılların sessizliğini üzerinde taşıyan bir çınar ağacına benziyordu.

Arman piyanonun başına oturdu. Bu oturma eylemini hayatı boyunca binlerce kez yapmıştı ama son zamanlarda her oturuşun içinde küçük bir tereddüt saklıydı. Parmaklarını tuşların üzerinde gezdirdi. Eskiden bu dokunuş bir dostun omzuna konan el kadar güvenliydi. Şimdi ise içinde ince bir korku vardı.

Bir nota bastı. Ses odanın içinde dolaştı. Sonra o tanıdık tını geldi. İnce, kırık, neredeyse görünmez bir çatlak. Arman gözlerini sıkıca yumdu, dudaklarını içeri çekti.  Bu sesi ilk duyduğu günü hatırladı. Bir konser salonunda, yüzlerce insanın önünde çalıyordu. Chopin’in bir Nocturne’ü… Parça tam yükselirken sol elinde hafif bir titreme olmuştu. Notalardan biri kırılmıştı. Salon bunu belki fark etmemişti ama Arman duymuştu. Bir müzisyen kendi sesindeki en küçük değişimi bile duyardı. Çünkü müzik yalnızca kulakta değil, bedenin içinde de çalardı.

Doktorun odasında duyduğu o kelimeyi; titreyen ellerinin dudak ritmiyle uyumlu “Parkinson” dedi. Kelime sanki zihninde bir duvara çarpıp yankılanıyordu. O gün Arman hayatının kusursuz yüzeyinde ilk büyük çatlağın açıldığını hissetmişti.

İnsan gençken bedenini sağlam bir bina sanır. Ellerinin, dizlerinin, kalbinin sonsuza kadar aynı şekilde çalışacağını düşünür. Ama bir gün duvarda ince bir çizgi belirir. Önce kimse fark etmez. Sonra o çizgi bütün yapının hikâyesini değiştirir. Arman gözlerini açtı ve ellerine baktı. Parmakları titriyordu yine. Bu titreme ilk zamanlar ona ihanet gibi gelmişti. Yıllarca eğittiği, disiplinle yönettiği elleri şimdi kendi başlarına hareket ediyordu. Sanki bedeninin içinde küçük bir deprem vardı. Ama tuhaf olan şuydu: o titremenin de bir ritmi vardı. Arman bunu ilk kez geçen hafta fark etmişti. Titreme düzensiz değildi. Belli aralıklarla geliyordu. Bir nabız gibi. Bir metronom gibi. Bedeninin içinde istemeden çalan bir ritim.

Arman tekrar çaldı. Do… mi… sol…ve yine o ses. Piyanonun içinden gelen ince bir çatlak. Arman ayağa kalktı. Piyanonun arka kapağını açtı. Yılların cilası, tahtanın içinde saklı eski kokuları dışarı bıraktı. Telleri inceledi. Parmaklarını gövde boyunca gezdirdi. Sonra ışığı eğdi ve onu gördü. Tahtanın kenarında ince bir çizgi. Gerçekten de bir çatlak. Çok küçük ama gerçek. Arman uzun süre o çizgiye baktı.

Birden zihninde bir anı belirdi. Babası. Arman’ın babası marangozdu. Atölyede çalışırken bazen tahtaları inceler, sonra şöyle derdi: “Her ağacın içinde bir çatlak vardır. Mesele onu saklamak değil, nereye denk geldiğini bilmektir.” Arman o zaman bu cümleyi anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Hayat da ağaç gibiydi. Beden de. Hatıralar da. Her şeyin içinde bir yerde ince bir kırık saklıydı. Arman kapağı kapattı. Tekrar oturdu. Bu kez çalmadan önce gözlerini kapadı. Zihninde yıllar önceki konser salonları dolaşmaya başladı. Alkışlar. Işıklar. Sahneye yürürken kalbinin attığı o hız… Ama o an fark etti ki hatıralar da kusursuz değildi. Orada da çatlaklar vardı.

Bir konserde annesinin boş koltuğu. Bir provada eşiyle ettiği kavga. Bir turnede yalnız geçen uzun bir gece. Hatıralar da pürüzsüz değildi. Zaman onları da kırmıştı. Arman derin bir nefes aldı. Sonra çalmaya başladı. Bu kez melodi yavaş ilerledi ve o an ilginç bir şey yaptı. Titreyen sol elini durdurmaya çalışmadı. Titremenin ritmine kulak verdi. Tuşlara o ritme göre bastı.

Titreme…

Nota…

Titreme…

Nota…

Bir süre sonra tuhaf bir şey oldu. Bedenindeki istemsiz ritim müziğin içine girmeye başladı. Parkinson’un titremesi, melodinin gizli bir davulu gibi çalıyordu. Arman şaşkınlıkla gülümsedi. Hayatın ona verdiği çatlak, müziğin içine sızıyordu. Tam o sırada piyanonun gövdesindeki çatlak ses yine duyuldu ama bu kez Arman durmadı. Çalmaya devam etti.

Çatlak ses, titreyen ritim ve melodi birbirine karıştı. Sanki müzik artık kusursuz olmak istemiyordu, canlı olmak istiyordu. Arman çalmaya devam ettikçe bir şey fark etti: Gençliğinde yaptığı müzik kusursuzdu ama kontrollüydü. Şimdi yaptığı müzik kırık ama gerçekti. Çünkü içinde hayat vardı ve hayatın içinde mutlaka bir çatlak bulunurdu. Melodi yavaş yavaş yükseldi. Titreme ritim oldu. Çatlak ses renk oldu. Hatıraların kırıkları ise müziğin içinde yankılandı. Arman son notaya bastığında oda uzun süre sessiz kaldı ama bu sessizlik boş değildi. Sanki duvarların içinde bile az önce çalınan müziğin izleri dolaşıyordu.

Arman ellerine baktı. Titreme hâlâ vardı. Piyanodaki çatlak da oradaydı. Hatıralarındaki kırıklar da ama artık bunlar bir kayıp gibi görünmüyordu. Arman piyanonun kapağını kapatırken hafifçe mırıldandı: “Belki de en gerçek müzik… tam da çatlaklardan doğar.” Tam o anda piyanonun gövdesinden çok ince bir ses geldi. Yeni bir çatlak ses ama Arman bu kez gülümsedi. Çünkü artık biliyordu: Bazı sesler kırılma değildir. Bazı sesler, hayatın kendisidir.