https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Jose Mauro de Vasconcelos’un ”Yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğimde taşıdım.” diye bahsettiği bu eser, hepimizin yüreğine bir tutam hüzün bırakıyor.
26 Şubat 1920’de Bangu’da doğan yazar, yazarlık yeteneğini uzun yıllar keşfedememiştir. Bu yüzden hayatının büyük çoğunluğunu kapsayan dönemde birçok işle uğraşmak zorunda kalmıştır. Brezilya’nın yoksulluğunu iliklerine kadar yaşamış bir yazardır Vasconcelos. Çocuklukta hiçbir şeye sahip olmamanın nasıl hissettirdiğini iyi bilen biridir. Ve içinde uzun yıllar biriktirdiği o zorlu yaşamın kalıntılarını kağıda dökmeye karar verdiğinde ise ortaya çıkacak olan Şeker Portakalı 12 gün gibi kısa bir sürede bitip, en çok satanlar arasına girmeyi başaracaktır.

”Günün birinde acıyı keşfeden bir çocuğun öyküsü” olarak anılır Şeker Portakalı. Sadece adı bile geçtiğinde bizleri hüzünlendiren bir kitap. Genelde romanlarında karakterlerinin yaşamlarındaki zorlukları anlatan yazar, yoksulluğu ve şiddeti de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu anlatım biçimini Şeker Portakalı’nda da görmek mümkündür. Bu yüzden küçük Zeze’nin hayatında gerçekleşen beklenmedik değişimler karşısında hissettiği acılara hepimiz ortak oluruz. Dünyaya baktığı o küçük pencereden bizim de bakmamıza izin verir.
Romanın baş karaketeri olan Zeze, yoksul bir ailenin oğludur. Zeze’nin dünyasında yer edinen karakterler ise küçük kardeşi Luis, abisi Totoca ve Zeze’nin yaptığı her yaramazlığı hoşgörüyle karşılayan ablası Gloria’dır. Lala ve Jandira ise Zeze’ye yaptığı her yaramazlık karşısında şiddet uygulayan ve onunla gerektiği kadar ilgilenmeyen diğer ablalarıdır.
Zeze mahallenin en yaramaz çocuğu olarak bilinmesinin yanında okulda en çalışkan öğrencidir. Öğretmenine büyük bir sevgi duyar. Öyle ki öğretmenine duyduğu bu sevgi kitabın ilerleyen sayfalarında bizleri duygulandırmaya yetecektir.

Romanda okuyucuların da hissettiği Zeze’nin yalnızlık duygusu, onun hayal gücünde büyük bir etki bırakır. Küçücük ama zengin hayal gücü sayesinde yeni taşındıkları evde kendi payına düşen şeker portakalı fidanıyla kurduğu dostluk, hayatında önemli bir yere sahip olacaktır.
Sanayi devriminin yaşanması sonucu yoksul ailelerin daha fazla geçim sıkıntısı yaşadığı dönemde Zeze’nin ailesi de yıkıcı bir geçim sıkıntısı içindedir. Bu nedenle babasının şiddetine maruz kalan Zeze, içinde oluşan baba boşluğunu tesadüfen tanışacağı Portekizli olarak tasvir edilen Portuga’yla dolduracaktır. Portuga Zeze’nin hep hayalini kurduğu baba figürüdür. Birlikte geçirdikleri her saniyeyi bir umut çerçevesinde anlatır Zeze: 

 “Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.” ”

Ancak birgün kasabada gerçekleşen tren kazası sonucu Portekizli Potuga’nın ölmesi Zeze’nin çocukluğunun ölmesine neden olur.  Artık kendisi için yeryüzünde kimse kalmamıştır. Hissetiği derin acıya eklenen bir diğer acı, şeker portakalı fidanı olan Minguinho’nun kesileceğini öğrenmesidir. Çocukluğuna dair her şeyi elinden alınmış Zeze’nin minik bedeni daha fazla dayanamaz ve hasta olur. Küçük çocuğun bedeni gün gelip iyileşecek olsa da yüreğine sığdırılan o acılar hiçbir zaman geçmeyecektir. Bu yüzden kitap bizlere her şeyin mutlu sonla bittiği o hikayeleri anlatmak yerine, bütün gerçekleri en ince ayrıntısına kadar işleyerek anlatır.

Romanın son sayfalarında yer alan ”Son İtiraf” Zeze’nin Portekizli Portuga’ya duyduğu özlemin, 48 yaşında olmasına rağmen hâlâ geçmediğini gösterir. Portuga’yı özlediğinde çocuk olduğu izlenimine kapıldığından bahseder. Ve Zeze’nin Portuga’dan öğrendiği en önemli şey ise ”sevgisiz hayatın hiçbir anlamı olmadığı”dır. Çünkü asıl yoksulluk sevgisizliktir.

Nur Yüksel Öztürk