https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Her kayıpta eksilirmiş insan…

Zihnin sisli bir havada rüzgârı kanatlarında hissetmeye çalışan bir kuş. Varlığın suskun. Bedenin yaralı. Yokluk can damarına sinmiş. Peşini bırakmayan gölgen seni hapsetmeye çalışıyor. Melekler omzunda, Tanrı şaşkın, bacaklarına iğneler batırıyor, yavaş yavaş kendini yitirip yasa bırakıyorsun.

Ayakkabılar koridorda kalıyor, içeriye doğru ürkek bir adım atılıyor. Salondan gelen o boğucu uğultu, antrenin loşluğuna çarpıp dağılıyor. Ev insanlarla dolu. Kaybın arkasından ahlar vahlar. Kapı kapanmıyor. Gelenlere ve gitmek isteyenlere büyülü bir eşik. Gelenlere yalvarışlar gidenlere gözyaşı. Tülbentlerden sarkan acı, bıyıklarda kaybolan duman. Çaresiz suratlarda beliren ince bir çizgi. Kader çizgisinden ve umut hevesinden uzak. Tepene çöreklenen bir ağrı. Bu yokluk Tanrı buyruğu mu?

Gece yarısını geçince kalabalık yavaş yavaş dağılıyor, kapı en sonunda kapanıyor ve kilit sesinin yankısı boş koridorda sönüyor. Lambaları tek tek söndürüp sadece cılız bir gece ışığını bırakıyorsun geride. Ayakların seni ister istemez o odaya, o sessiz yatağa doğru çekiyor. Yastığa başını koyduğunda anlıyorsun asıl eksilmeyi. Kumaşın içine sinmiş o koku boğazına düğümleniyor. Yastığı çeviriyorsun, ters yüz ediyorsun, belki geçer diye; ama koku inatçı. Sanki gitmemiş gibi, sanki birazdan kapı açılacak gibi. Uykuya değil, yokluğa baş koyuyorsun her gece.

Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından sızarken yataktan uyanıyorsun. Alışkanlıkla yüzünü yıkamak için banyoya yönelip musluğu açıyorsun. Soğuk su avuçlarına dolarken gözlerin hemen o mermer tezgâha kayıyor. Banyoda bir bardak. İçinde yarım kalmış bir tıraş fırçası. Sabunun kenarında kurumuş köpük izleri. Aynadaki buğu artık sadece senden. Bir zamanlar iki nefesin bıraktığı o pus, şimdi tek bir nefesin yetmediği bir boşluk. Tıraş bıçağının durduğu yer değişmiyor; sen dokunmaya korkuyorsun. Çünkü dokunsan, gerçekten gitmiş olacak.

Banyodan çıkıp yatak odasına dönüyorsun. Üzerini değiştirmek için gardırobun pirinç kulpunu kavradığında, ahşap kapaklar gıcırdayarak iki yana aralanıyor. Dolabın kapağını araladığında kumaşların arasında sıkışmış zaman yüzüne çarpıyor. Bir ceketin omzunda kalmış hafif bir çöküklük. Sanki hâlâ içinde biri varmış gibi. Elini uzatıyorsun, geri çekiyorsun. Çünkü temas etmek, kabullenmek demek.

Ayakların seni bu kez evin en korumasız yerine, mutfağa götürüyor. Tezgâhın üzerindeki temiz tabakları dolaba yerleştirirken ellerin mekanik bir ritimle hareket ediyor, ta ki o ana kadar. Mutfakta bir tabak fazla çıkıyor hâlâ. Sonra fark ediyorsun. Geri kaldırırken ses çıkarmamaya çalışıyorsun; sanki sessizlik daha az acıtacakmış gibi. Oysa sessizlik gidenin arkasında bıraktığı en gürültülü miras.

Mutfak masasının kenarındaki sandalyeye çöküp kalıyorsun. Gözlerin pencereden dışarıya, bahçedeki ağaçların rüzgârda sallanan yapraklarına takılıyor. Sokaktan geçenlerin sesleri evlerin duvarlarına çarpıyor ama içerideki zamanın akışı dışarıya hiç benzemiyor. Zaman ilerlemiyor, sadece genişliyor. Boşluk büyüyor, sen küçülüyorsun. İnsanların sesleri, tesellileri, duaları… Hepsi yüzeyde kalıyor. Çünkü kayıp, derinin altında değil; kemiğin içinde. Oraya kimse ulaşamıyor. Ve bir noktada şunu fark ediyorsun: Özlemek sadece hatırlamak değil. Özlemek, var olmayan bir şeyi hâlâ varmış gibi yaşamaya çalışmak.

Tanrı buyruğu mu bu yokluk? Yoksa insanın kendi içinden kendine verdiği en ağır hüküm mü?

Belki de kayıp dediğimiz şey, birinin gitmesi değil onunla birlikte kendinden kopan parçayı bir daha asla yerine koyamayacağını bilmektir.

Masadan kalkıyor, o fazla tabağın durduğu dolap kapağını yavaşça kapatıyorsun. Evin içinde, o seninle kalan boşluğun tam ortasında öylece duruyorsun.

Formun Üstü