
Şehir akıyordu. Rayların üstünden geçen tramvaylar, vapurdan inen kalabalıklar, aceleyle kapanan dükkân kepenkleri, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar… Her şey durmadan yer değiştiriyordu. Gün, akşamın içine giriyor; akşam geceye karışıyor; gece sabaha devriliyordu. Zaman büyük bir nehir gibi akıyordu şehrin içinden. Ben kıyısında kalmıştım.
Sanki herkes görünmeyen bir rüzgârla ileri doğru sürükleniyordu da o rüzgâr benim bedenime değmiyordu. İnsanlar yaş alıyor, unutuyor, affediyor, yeni aşklara başlıyor, yeni perdeler asıyor, eski fotoğrafları çekmecelere kaldırıyordu. Ben ise hâlâ içimde kapanmayan bir kapının önünde bekliyordum.
Martılar göğü yararak geçiyordu. Deniz sürekli kıyıyı siliyor, vapurlar insanları bir hayattan başka bir hayata taşıyordu. Kırmızı ışık yeşile dönüyor, çay bardakları boşalıyor, sigaralar kül oluyordu. Her şey eskimeyi biliyordu.
Bir tek ben eskiyemiyordum.
Göğsümün içinde durmuş bir oda vardı sanki. Perdesi yıllardır aynı rüzgârla kıpırdayan bir oda. Masanın üstünde yarım kalmış bir cümle. Bir sandalye hafifçe çekilmiş. Birinin biraz önce çıkıp geri dönecekmiş hissi bırakılmış odalarda olur ya hani… Öyle.
Şehir ise beni beklemiyordu.
Omzuma çarpıp geçiyordu insanlar. Bir kadının kahkahası kulağımın içinden geçiyor, bir çocuğun ağlaması ayaklarımın dibinden akıp gidiyordu. Kimse dönüp yüzüme bakmıyordu. Çünkü şehir, geride kalanları çok çabuk unutuyordu.
Zaman çalışıyordu. Bunu en çok vitrinlerde görüyordum. Dün gördüğüm elbise değişiyor, manavın önündeki meyveler çürüyüp yenileri diziliyor, bir çiçek soluyor, başka biri açıyordu. Deniz bile aynı deniz değildi artık. Her dalga eski kıyıyı bozup yerine yenisini bırakıyordu.
Ben hâlâ aynı kıyıda duruyordum. Bazen kendimi, nehrin ortasında unutulmuş bir taş gibi hissediyordum. Su üzerimden geçiyor ama beni götüremiyordu. İnsanlar konuşuyor, seviyor, kırılıyor, iyileşiyordu. Ben ise kendi içimde devrilmiş bir saatin altında kalmış gibiydim.
Bir gün yürürken herkesin yüzü bulanıklaşmaya başladı. Sanki şehir hızlanıyordu da ben yavaşlıyordum. İnsanlar önümden su gibi akıyordu. Eller, sesler, parfümler, kahkahalar… Hiçbiri bende kalmıyordu. Bir tek içimdeki sessizlik büyüyordu.
O an anladım: İnsan bazen hayatın dışında kalmıyordu. Hayat insanın içinden çıkıp gidiyordu. Ve geriye yalnızca, hareket eden dünyanın ortasında kımıldamadan duran biri kalıyordu.
25.05.2026