Bir zamanlar Niğbolu’da düşmanı kana buladım, Anadolu’nun beyleri önümde eğildi; o günlerde rüzgâr bile iznim olmadan esemezdi. Atımın tınısı ulaşmadan…
Balkon kapısının önündeki zambak desenli tül perde, yaz tembelliği içinde hafif hafif salınırken, evin yaz mahmurluğu, küçük kızın telaşlı ayak…
“Havalar da iyice soğudu be Ayşe abla… İnsan dışarıda iki dakika soluklanayım diyemiyor. Hastaneden bunaldım desen dışarıda titreyip duruyorsun. Kapana…
Kara kara bulutların gökyüzünü sarmasıyla birlikte durgun bir denizin ortasında aniden meydana gelen coşkun dalgalar gibi eskicilerin, sütçülerin, domatçıların caddeden…
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı? Bir sarhoş arap, devesini…
Genç kız ayağında parmak arası terlikleriyle kaldırımda “bir, iki, üç” diye sayıp, caddeye iniyor, sonra kaldırıma çıkıp haritasız, konumsuz yürüyordu….
Nedeni biraz uzun… Lise son sınıfa geçmiştim. Okulun ilk günü koyun seçer gibi kılık kıyafete uymayanları ayırdılar. Duvarın önüne dizdiler….
Ne kadar dandikleşti bu pamuklar. Kayış sanki. Ah gözüm! Ovala ovala çıkmıyor gene bu rimel. Kaça almıştım? Makyaj temizleyicide de…
“Haydi, kalk çabuk olmalısın, tam beş dakikan var hazır olman için. Ben arabada bekliyorum’’ tiz ses, şimdi kulaklarında, beyninde, vücudunun tüm hücrelerinde geziyor. Hava soğuk….
Yerin üç metre altındayım. Gözlerden uzaktayım. Görünmez olmak için illa ölmek mi gerekir? Benim gibiler için ölmenin yaşamaktan farkı yoktur….