
Telaşsızdı, lâkin parmakları titreyerek yaktı gümüş renkli, neredeyse brütalist bir tasarıma sahip çakmağını. Bu titreme duygularından değil, yaşından sebepti. 72 yaşındaydı. Karşısındaki esmer kızın bir eliyle, yüzüne düşen lacivert kâkülünü kenara iterken, diğer eliyle sigarayı tutuşunu izledi. Sigara yandı, dumanı yükseldi.
“Ne zamandır sigara içiyorsunuz?”
“Bir senedir. Yanlış bulduğunu mu söyleyeceksin yoksa?”
Gülümsedi adam. Kızın gözleri, adamın elindeki çakmağa takıldı.
“Bu arada çakmağın tarzmış. Eski bir şey mi bu?”
“Epey eski. Dunhill. 71’de hediye edilmişti bana.”
“Ve çalışıyor…”
Bir şey söylemedi adam. Parmaklarının arasında tuttuğu sigarasıyla, bakışları mekâna ve insanlara yönelen kızın profilden yüzüne baktı. İnce, parlak dudaklı, ufak burunlu, yanık tenli, çelimsiz gözüken ve yüzünde çocuksu hırçınlığın izini taşıyan ancak masumiyetten uzak bir kızdı masasında oturan.
“Yaşınız kaç?” diye sordu.
“16, 18, 23, belki 29’dur. Lütfen şu sizli bizli konuşmayı yok edebilir miyiz? Ben pek alışık değilim buna.”
Daha reşit göstermiyordu.
“Pekâlâ. Neden masama geldin?”
Kızın gözleri adama çevrildi.
“İki arkadaşımla buluşacaktım. Ekildim. Eve dönmek istemiyordum bugün. Ama açıkçası bana sulanacak erkeklerle de uğraşmak istemiyorum. Seni görünce burada… yalnız.”
“Yalnızlığımı çalmaya karar verdin.” diye devam etti adam. “Oldukça cüretkâr.”
“Yalnız kovboyu oynamak için yanlış bir şapka bu.”
Adam gülümseyerek fötr şapkasını kaldırıp kelleşmiş başına vurdu birkaç kez ve yeniden özenle yerleştirdi şapkayı başına.
“Kelliğe alışamadım.”
Kız kahkahayı bastı. O geceki ilk gülüşüydü.
Pek tabii gülüşler ısıtır yeni tanışan insanların içini, sohbet ilerledi. İsimlerini öğrendiler, biraz geçmişlerinden konuştular. Ceyda’nın Turgut’tan daha çok anlatacakları vardı. Daha doğru ifadeyle, anlatmaya daha çok hevesi. Turgut, kül rengine çalan, bakımlı ve yüzünde ciddiyetle alayın arasına çekilmiş bir çizgi gibi duran sivri sakalını okşuyordu dinlerken. Yuvarlak camlı ufak gözlüklerinin gerisinden bakışları, kızın hareket eden dudakları ile renkli gözleri arasında dolaşıyordu. Ceyda konuştukça, şikâyet tonu artıyor, her konuda belli belirsiz suçlayıcılık siniyordu sohbetine. Bunu kendi de fark etti.
“Söylediklerimi eminim gençlik hezeyanı gibi görüyorsundur. Sanırım çok ciddiye almayacaksın.”
“Bilâkis. İnsanların çoğunun bu yaşlarda sahip olduğu bir yeti bu. Zamanla kaybediyorlar. Sen de kaybedeceksin ve bu nedenle de onaylanacaksın. Sen onları, onlar seni onaylayacak. Onaylandıkça bu yetiyi daha çok kaybedeceksin. Ama hayatını kazanacaksın. Bu benim için sadece üzücü bir gerçek.”
“Ya sen? Sende böyle mi oldu?”
Turgut duraksadı. Önündeki şaraptan bir yudum aldı. Parmaklarını iç içe geçirdi.
“Şimdi ben söyleyeceklerimin tarafınca pek de kâle alınmayacağı hissine sahibim. Yine de anlatacağım.”
Anlatmaya başladı.
Tüm sınırlara duyulan rahatsızlık, hatta öfke. Yasaklara, kapalı kapılara, kapıların varlığına, uyarı levhalarına, kırmızı ışıklara, yasalara, çalışma saatlerine, pasaportlara, kıyafetlere, ilişkideki rollere, evliliğe, çimlere basamamaya…
Bir yudum daha şarap…
Ailesinin evinde kapatıldığı gardroba biraz. Yahut annesiyle babasının sıkça kapalı yatak odası kapısına. ’68’in ruhu. Beat akımı, gençliğinde okuduğu birkaç roman. Okuldan kaçışları. Sakalını ve saçını kesmediği 417 gün. Tekrar tekrar istifaları. Karısının terk ettiği gün, kendi yaptığı vişne reçelini dahi alıp gitmesi. İyi reçelin kıvamı kaşıkla değil, damlayla ölçülür; babaannesinin lafı. Güzel başlayan, kötü biten ilişkiler. Sınırları zorlamayı huy edinen bir adamın inadı. Tutamadığı sözler. Restoranlara ödenmeyen paralar, yediği dayaklar. Mithatpaşa stadına biletsiz girdiği maçlar. Evli bir kadınla yaşadığı yaklaşık iki sene. Bir erkekle geçirdiği o gece. İran’a sınırdan yürüyerek kaçak girip, yakalanarak tıkıldığı Salamas yakınlarındaki nezarethanenin tırtıklı, paslı parmaklıklarında kestiği parmağı.
Önündeki peçeteyle ıslanan dudaklarını sildi. Sustu bir süre.
“Bana ve kendine birer kadeh daha alır mısın?” diye sordu Ceyda’ya. Kız şarapla döndüğünde devam etti.
İran’dan yadigâr, tetanoz sebebiyle halen süren kas ağrıları ve duraksamaları. Yıktığı polis barikatları, ters kelepçeler. Ters kelepçeli halde bir memura kafa atıp firar çabası. ’80 sonrası gördüğü işkenceler. Kelimelerin yetersizliğine sinirlenip, yırtıp attığı aşk mektupları. Tabloyu aşıp, boyadığı duvar yüzünden oturduğu evden kovuluşu ve şimdi kaldığı izbe, eski bir garajın yazıhanesinden yarattığı ‘ev olmayan kuş yuvası’.
Bir çırpıda ancak sükûnetle anlattı. Anlatacak daha çok şey vardı, ancak detaylar mühim değildi. Ceyda, yalnızca dinledi ve Turgut’un cümleleri tükendiğinde, ilk kadehini kafaya dikip bitirdi. Getirdiği diğer kadehi kendi önüne çekerek, usulca sordu.
“Ama… sence değdi mi tüm bunlara?”
“Değmedi. Değmezdi de. Benim hayatım, öyle imrenilecek bir hayat değil. Her çabam, özgürlüğümü daha çok kısıtladı, bunun da farkındaydım. Fakat ben bu hayatı örnek olmak yahut başarmak için yaşamadım.”
“Peki ya?.. Bunu sormam ne kadar doğru bilmiyorum ama, ya ölüm? O da bir sınır değil mi?”
“Mesele de bu!” Anılarının denizinde yüzerken hissettiği melankoli yerini bariz bir heyecana bıraktı. “Ölümün ve mutlak son’un olduğu bir dünyada, yaşamı yenemezsin.”
Ceyda; kül rengi sakalların, kırışmış yüzün arkasında büyümemiş bir çocuk, bu ergenlik hezeyanı gibi sözlerde koskoca bir yaşanmışlık ve daha mühimi adanmışlık gördü. Herkes gibi o da adanmış bir hayattan etkilenmişti. Ancak adama acıdığını da duyumsuyordu. Başına gelenler yüzünden değil, seçtiği bu yol nedeniyle.
“Bu çok… farklı bir yaşam” dedi yalnızca. Bir süre devam eden sessizlik, şık bardaki jazz müzikten daha rahatsız edici olmaya başladığında,
“Evini, yani şu kuş yuvanı, görmek istiyorum” dedi. “Benim biraz… bunu anlatmak istemiyorum ama eve dönmeyecektim bugün. Arkadaşımda kalacaktım, söylediğim gibi. Şimdi o ihtimal yok. Belki sende kalırım gibi düşündüm.”
Turgut, Ceyda’ya şüpheyle baktı. Düşündüğü şey etik kurallar, kızın ailesi, başına gelebilecek suçlamalar değildi, hayır. Onun niyetini anlamaya çalışıyordu. Gerçek bir merak mı vardı bu teklifte yoksa bir sebepten evden kaçış mı? Sadece biraz daha tanıma çabası mı, arzu mu yoksa başkasının hayatını küçümseyerek kendini iyi hissetme uğraşı mı?
“Emin misin?” diye sordu. Ceyda başını salladı ve aniden kalktı.
Turgut, masaya dayanmış gümüş bir kartal başı olan bastonundan destek alarak yavaşça doğruldu.
“Bu zannettiğinden uzun sürecek. Eğer sıkılırsan gitmekten imtina etme” diyerek sandalyesini kenara itti, yere baktı. Duraksadı. Rahatsız gözüküyordu. Bastonunu yere dayadığında, parlak, maun ağacından yapılmış sopanın yere yakın bir noktasından zemine düz, kırmızı bir ışık uzandı. Burnundan soludu Turgut. Bir ayağını çizginin öteki tarafına attı. Ardından diğerini. Bastonu tekrar bir adım ileriye… Yine aynı ışık, yine önce tek sonra diğer adımı. Taksiye kadar bu böyle devam etti. Utanmış ve terlemişti.
“Çizgi olmazsa, ben yürüyemiyorum.”
İstemsizce bir kahkaha daha koyverdi Ceyda.
“Çok, çok özür dilerim. Yanlış anlama ama bütün anlattıklarından sonra bu çok ironik. Güldüğüm şey buydu.”
Turgut da gülümsedi. Rahatsızlığından her zaman hayatın kendisine yaptığı en akıllıca şaka diye bahsederdi. Belki on dakika sürebilecek yolu yarım saatte aldılar. Beklediği gibi kız bunalıp gitmemiş, aksine adamın koluna girip gayet neşeyle eşlik etmiş, hatta bir ara bastonunu çekiştirip Turgut’u öyle yürümeye zorlamıştı.
İki katlı bir yapının önünde taksiden indiler. Giriş katındaki garaj kapısı yarıya kadar örtüktü. Eğilip geçtiler. Eski ve bakımsız garajın içinde, Ceyda devam etmekten bir anlığına vazgeçmek istedi. Ne beklediğini bilmiyordu fakat bunu beklemediği kesindi. Hele adamın iyi giyimine, yıpranmamış tüvit ceketine ve ütülü gömleğine bakınca daha normal yaşam koşullarına sahip bir ev hayal etmişti. Turgut durumu anladı.
“Merak etme. Burada yaşamıyorum. Yukarıda.” Bastonuyla demir bir merdivenden çıkılan, sonradan eklendiği belli olan derme çatma gözüken bir asma katı işaret etti. Çıktılar. Duvardaki levhada öfkeli bir Rottweiler yüzü vardı. “Alfa’nın Odası, sessiz olun” yazıyordu levhanın üstünde. Elle yazılmıştı. İçeriden, karanlığın içinden bir köpek hırlama sesi gelince, Ceyda ürkerek sordu:
“Köpeğin mi var?”
“Hayır, sadece hırsızlık için küçük bir caydırma. Kayıt cihazından geliyor. Harekete duyarlı.”
“Gerçekten işe yarıyor mu bu?”
“23 kez soyulduğuma göre hayır. Fakat en azından azaltıyor.”
Sahiden de kapı yoktu. Sadece eşiği atladılar. Işığın düğmesini açtığında, karşısında bir ressam atölyesi gördü Ceyda. Aşağıdaki tamirhane gibi dağınıktı, ama burada oranın aksine yaşamsal, yoğun bir enerjiyi hissetmemek imkansızdı. Envai çeşit renkle kirlenmiş, boyalı boyasız birçok tuvalin yer aldığı bir atölye önünde uzanıyordu. Köşede bir ayna, parkenin üstünde içi fırçalarla dolu, küçüklü büyüklü plastik kaplar yer alıyordu. Bazı tuvallerin ahşap iskeletleri kırılmış, bazıları birbirine dikilmiş, bazıları ise yırtılarak başka formlara sokulmuştu.
“Resim yaptığını söylemiştin de bunu beklemiyordum.” dedi Ceyda.
“Gel, oturma odası şu tarafta.”
Rengarenk lekeli zeminin üstünden yürüyüp yine kapısız bir eşikten geçtiler. Turgut ışığı açtığında, Ceyda gülmekten alıkoyamadı kendini. Bu kez içine su serpilmişti.
“Gerçekten çok şaşırtıcı bir insansın Turgut Bey”
Sade fakat iyi döşenmiş bir odaya girmişlerdi. Elektronik, yeni bir eşya yoktu içeride. Ne televizyon ne bilgisayar. Yalnızca odanın bir yanında yer alan ufak ve açık mutfakta eski bir mikro dalga, prize bağlı bir ocak. Odanın diğer yanında duvara yapışık, üstü jilet gibi örtülü bir yatak. Hemen yanında, yerde, köpek sesini veren eski kasa bir cihaz. Komodin yoktu, su bardağı ve birkaç ilaç kutusu cihazın üstünde duruyordu. Yatağın ayak ucunda bir kapısı boy aynalı koyu ahşaptan bir gardırop vardı. Tam ortada renkli, cıvıl cıvıl kilimin üstünde; mor, modern tarzda, yuvarlak hatlı ve ayaklı bir koltuk. Mutfağın önünde, koltuğun arka tarafına düşen ufak yuvarlak beyaz bir masa ve turkuaz kumaşlı tek bir iskemle. Kiremitten duvarlar kitaplıklarla kapalıydı. Ceyda her yeri, detaylara dikkat ederek süzdü. Toplama eşyalardan oluşturulmuş havasına rağmen oldukça sıcak bir odaydı. Yerdeki ahşap kasaların bazılarında patates ve soğan, diğerlerinde çoğunlukla şarap vardı. Koltuğun yanında üst üste dizilmiş kitaplar ise artık amaçları dışında bir kullanıma işaret ediyordu.
“Sanırım etkilendim buradan. Peki söyle bana, bu şaraplar neden kapalı? Onları da açman gerekmez mi?” dedi çantasını koltuğa koyarken. Sesindeki iğnelemeyi saklamaya çalışmadı.
“Benimki sınırlara takıntı değil.” Hâlâ bastonun ışığıyla yürüyüp koltuğa ulaşmaya çalışıyordu Turgut. Sonunda başardı, kendini koltuğa attı.
“Haklısın, tezat gibi duruyor. Hoş, istesem herkesin yaşamında onlarcasını bulamaz mıyım? Şişe mantarlarının kimseyle bir sorunu yok, kezâ iyi bir amacı var”
“Belki bahsettiğin bazı şeylerin de iyi bir amacı vardı?”
“Muhakkak. Lâkin, benim de öyle.”
Konuştular, konuştular. Genç kızın sesine sızan hafif sarkazm alaya varmıyordu; yaşlı adamın sözleri de öğüt vermeye yeltenmiyordu. Belki de bu nedenle sürüp gitti.
Sabahın ışığı, tüm yakıcılığı ile camdan yatağa vurduğunda, terleyerek uyandı Turgut. Bakışları odanın içinde dolaştı. Kimse yoktu. Yatağa ne zaman geldiğini, üstünü ne ara değiştiğini hatırlamıyordu. Kıyafeti muntazam şekilde katlı, koltuğun üstünde duruyordu. Ceketi duvardaki askıdaydı. Boyun ve sırt ağrısıyla hafifçe inleyerek doğruldu. Geceden bir iz aramak için atölyeye yürüdü. Odasına vuran gün ışığı, gardıroptaki aynadan kırılıp atölyedeki aynaya çarparak, üstü beyaz bir örtüyle kaplı genişçe bir tabloya düşüyordu. Zorlanarak yürüdü. Örtüyü kaldırdırdığında genç bir kızın resmini gördü.
Parmaklarının arasında tuttuğu sigarasıyla, bakışları uzaklara yönelen bir kızın profilden resmiydi bu. İnce, parlak dudaklı, ufak burunlu, yanık tenli, çelimsiz gözüken ve yüzünde çocuksu hırçınlığın izini taşıyan ancak masumiyetten uzak bir kızın. Tuvalin tam ortasında, tuvali yırtarak tablonun içine giren ve sanki kızın kalbine sokulmuş bir hançer gibi soğuk, bastonu duruyordu. Yataktan oraya kadar bastonsuz yürüdüğünü, o an fark etti.