Annelik zor iş. Hele çocuğunuz anneniz ise. Belgin, küçük bir çocukken, annesinin arkasından nasıl da koşturduğunu, düşmesin diye yüreğinin hopladığı anları düşünerek, bu yaşlı kadına borçlu hissettirecek argümanları, aklında döndürerek yaratıyordu.
Belgin, hayatında olacaklara kafa yormayı bırakalı 6 ay kadar oluyor. Olmuşları düşünmeyi de bırakırsa, kendince bir zafer elde etmiş olacak. Bir de ev sahibi Bekir Bey biraz daha anlayışlı olsa. Koca şehirde, küçücük evde, yarı ölü annesiyle, kendi ayakları üstünde durmaya çabalarken, yetmiş beş yaşındaki bu huysuz ihtiyarın aramaları ve mesajlarıyla uğraşıyor.
Annesi, Bekir Bey’den 5 yaş küçük ancak kadersiz. Yıllardır bu halde yatalak. Hatta daha kötüye gittiği söylenebilir. Doktorlara sorarsan durumu stabil. “Siz onu bir de bana sorun!” diyor Belgin.
Bugün yaptığı 135. kahve bu. İşler iyi. Cebine ekstradan bir şey girmeyecek. Mesaisi bitince doğru eve gidecek. Hazırlanması gerekli. Akşam bir randevusu var. Günlerdir kahve alma bahanesiyle onunla sohbet etmeye çalışan, her gün 10.00’da zincir kahveciye girerek kendine belki de yaşamak için daha iyi bir neden sunacak bu genci beğeniyor. Aslında sosyalleşmek adına da pek vakti yok. Bu hayatının seyri adına denenmesi gereken iyi bir seçenek olabilir.
Kahve dükkânının baristası olarak günde 7 saat mesai, 7 saat ayaklara yüklenmiş onlarca adım. Eller çabuk ve hareketli, burun keskin kokuları almayı bırakalı çok oldu. Her şey kahve gibi kokuyor. Sadece annesinin bezi hariç. Akşam eve gidince ilk iş annesinin altını temizlemek oluyor. Haftada iki kez sabunlu su ile de onu bir güzel siliyor. Sanki bir araba gibi rutin bakımları var annesinin. Belgin, tek bedenin kabiliyetiyle iki kişiyi idare ediyor.
Eve geldiğinde annesinin halini beğenmiyor. Eve her girişinde ölü gibi hareketsiz yatan bu kadını görünce, yüreği ağzına geliyor. Sanki gün içinde bir iki defa onun ölümünü düşleyip, kalan hayatının nasıl seyredeceğini düşünmüyormuş gibi. Bazen pişman olduğu da oluyor bu düşünceden. Annesi ve hiç görmediği babasından kalan yarım maaşın yokluğunda, geçim derdi çeker miyim diye düşünmeden edemiyor. “Bir gün gerçekten gitse daha mı iyi” diyor, böyle her gün ölmek…
Annesi geceleri uyumuyor. Belgin evde olmadığı süreyi uykuya ayırıyor. Kendince karar verip yapabildiği ender şeylerden biri bu. Belgin sabah evden çıkmadan annesinin altını temizliyor. Mamasını yedirip serumunu kuruyor. Suyunu veriyor. Bir çiçek gibi bakıyor ona. Yine de çiçek yerini sevmiyor, artık günden güne soluyor.
Çocukla çıktığı gece iyi geçiyor. Eve geldiğinde annesi biraz daha sararmış. Yavaş bir çürüme bu, yıllara yayılan. Yatağa yatarken, mutluluktan annesinin yanağına bir öpücük kondurmayı da ihmal etmiyor. Annesi hayatta olan bitene tepki vermeyi bırakalı çok oldu.
Üç ayın sonunda yine ilk gece gittikleri yerde, çocuk yüzüğü takıp evlenme teklifi edip, elinde yüzük kutusuyla yüzüne bakarken Belgin de söyleyeceklerine hazırlanıyor.
-Biliyorsun ki annem var. Aslında yok. Yaşamıyor gibi. Sadece zor bir şey evde böyle hareketsiz bir canlıyla yaşamak. Onu bırakamayacağımı ve böyle bir yatalakla yaşamanın zor olduğunu biliyorsun değil mi?” diye soruyor
Çocuk kendinden emin, yanıt vermeden yüzüğü Belgin’in kahve bardağı tutmaktan ovalleşmiş elinde gezdirerek yüzük parmağını bulup yerine koyuyor. “Gökte nikâh kıyılmış Belgin” diyor. Gülüşüyorlar.
Belgin ilk dakikadan evli gibi davranıyor:
—Askerlik işi ne olacak?
—Şimdi bunu mu konuşacağız gerçekten?
—Babamdan para isteyeceğim ve askere gitmeyeceğim. Terhis belgemi aldıktan sonra da dükkânın ortağı olurum. Gül gibi geçinir gideriz.
—Baban parayı ya vermezse?
—O zaman çalarım.
Adı üzerinde çocuk, ne babasından istediği parayı alabiliyor ne de parayı çalabiliyor. Evliliklerinin sekizinci ayında Belgin hamileyken askere gidiyor. Belgin karnı burnunda, çalışmayı da bırakarak annesi ve koca karnına sonra da doğacak çocuğa bakıcılık yapmayı kaderine yazdırıyor. Hayat bir döngüden ibaret; bazı uğraşlar üzerimize biçilmiş bir kaftan, değişmiyor.
Çocuk doğduğunda, askerin gelmesine henüz sekiz ay kadar var. Belgin bu süre zarfında çalışamıyor ve çocuğun babasının yolladığı parayla evi takviye etmeye ve annesi ve yalnızca birkaç fotoğraftan tanıdığı babasının yarım maaşıyla evi çeviriyor.
Asker sekiz ayın sonunda da gelmiyor, karıştığı bir kavgadan terhisini yakmış. Bebek yaşına geliyor, diğer çocuk kayıp. Babası onu henüz görmedi. Belgin, bazı şeyleri yaşatmak için çok mücadele ettiğini o an anlıyor. “Benim gibi çocuğum da babasız büyüyecek” diyor.
Bu sırada annesi Belgin’in işini kolaylaştırmak için toprağa giriyor. Belgin’in canı yanıyor ama üzülmüyor. Bebeği ağladığı zaman o da ağlıyor. Evlendiği için devletten gelen maaş kesiliyor. Şimdi evde annesi gibi yalnız de bırakamadığı evladıyla yaşıyor.
Kapı çalınca yüreği ağzına geliyor. Bekir Bey gelip kirayı isteyecek diye. Kapı çalıyor. Bekir Bey, çoluksuz çocuksuz. “Çoksuz” diyor ona Belgin. Kirayı istiyor. Belgin durumunu anlatmasına gerek olmadan, durumunu oynuyor. Bekir Bey, hayatında uzun yıllardır ilk kez insanlık namına oynanan oyunu beğeniyor ve kıza biraz daha zaman tanıyor. Bekir Bey, öğrenmenin yaşı olmadığını; insanlığın da elbet bir gün öğrenilebileceğini Belgin’e miras bırakarak, üst kata çıkıyor.
Belgin şimdilik rahat bir nefes alıyor. Bugünün ilk kahvesini oğlunun uykusu esnasında içiyor. Mutfağı, yan odadan gelen ağlama sesi dolduruyor. Belgin önce ayağa kalkıyor, sonra oturuyor. Ağlamaya sesli şekilde o da eşlik ediyor.