https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Yüksek sanatta ‘’dolayım’’ belki de en çok kötü niyetli muhatapları tarafından hep bir kibir tortusu olarak algılanır. Dolayım yani saklanan veya sözüm ona açık olmayan ne varsa nefret edilir bir eserde. Basitçe bir yüz çizmek yerine fırçalarını rastgele savurmuş gibi davranmış bir ressamın sadece eserinden değil varoluşundan da hoşlanılmaz. Peki neden? Çünkü yaşamın dolaysız oluşu yaşamın ta kendisidir. Kitleler böyle düşünür. Tikel örneklerle yolunu bulur. En ekonomik düşünme yollarından biridir mukayese etmek. O yüzden onlara göre “bir başkası” her zaman “kendisi” içindir. . Bir dizi izlerken gözyaşı döktüğü kişi benzer öyküyü deneyimlemiş öz çocuğundan başkası değildir. Bir roman okurken iç çekerek akıbetine dikkat kesildiği çingene kız, bir filmde gözüne takılan yaşlı bir dilenci, karşısında hayranlıkla ve uzun uzadıya durup seyrettiği bir resimdeki kör serseri yakın çevresinde bulamayacağı biri değildir. Dürüst olmak zorundayız; bunda hiçbir sakınca yoktur. Hiç şüphe duymuyoruz ki duygudaşlık insanlığın ortaya koyduğu en namuslu evrensel dillerdendir.

Öte yanda hiçbir gerçek sanatçı yaptığından başkaca imgeleyemez. Bu elinde olan bir şey zannedilir. Seçenekler üzerinde durma düşünmenin payıdır; imgelemin değil. Dolayısıyla sanat eseri doğrudan bir ussal sürece dahil değildir. Ve yüksek sanata dair en büyük yanılgılardan biri sanatçıdan apaçık anlatılabilecek şeyleri üzeri kat kat örtülü simgelerle anlatmaması beklentisidir. Sanat eserinde hiçbir şey apaçık anlatılamaz ve en realist imge bile gerçekliği bozuma uğratarak var olmak zorundadır. Şunu ifade etmekten çekinmiyoruz: gerçeküstücülük ne kadar gerçeküstüyse realizm de o kadar gerçeküstüdür!

Mantıksal olarak bir sanat eseri realist olduğu iddiasını -estetik yücelik karşısında bunu söylemek ne kadar zor olsa da- ne kadar taşıyorsa gerçek olmadığını da o kadar itiraf ediyordur. Çünkü gerçek, gerçek olmakta ısrar etmez! Elbette bir sanat eseri konusunu veya malzemelerini gerçeklikten alacaktır. Ancak bu yardımcıların gerçekliğin içinde toz duman olmuş saçlarını hayal gücünün nehrinde ıslatıp bir estetik değere kavuşturması gerekmektedir.

Hiçbir pedagojik yardım almadan sadece çıplaklığa bakıp estetik anlayışımızda bir gelişme olmaz. Böyle bir aydınlanma bir rüyadan başka bir şeyi imleyebilir mi?  Felsefece hiçbir ediniminiz olmadan sadece kendi eserlerini okuyarak Hegel’i anlayabilir misiniz? Hatta çokça edinimiz olsa bile Hegel’i anlayabilmek çoğunluğun yapabileceği bir şey değildir. Bize göre kimse bir resmi -yine de göreceli olarak- hakkıyla anlamak zorunda değil. Değerli olduğuna inandığımız nokta sanat eserlerini anlama sorunundan ziyade onlara nasıl yaklaşılması gerektiğidir: bir sanat eserinin ne olabileceği kadar ne olamayacağına dair tutumumuz. Hiçbir sanatçı gerçekliği bir sanat formuna taşımak zorunda olan bir ulak değildir. Hayal gücü mantıksal olarak bir gerçek üstüne tırmanma iddiası taşır çünkü. Sonuç olarak sanatçının dâhil olduğu bu oyunun gevezelik olup olmadığına dair estetik yücelik karşısında yeryüzünde onu seyreden bizlerin elinde yorum sanatı kalır. Yani, eseri anlamaya çalışmak… O da bizim her şeyden önce ‘Gerçek nedir?’ ve ‘Sanata içkin olan nedir?’ sorularına nasıl cevaplar verdiğimizi zorunlu kılmaktadır.