https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bir öyküyü bitirdikten sonra olayların tamamını unutabiliriz. Hangi sokaktan geçildiğini, hangi evde oturulduğunu, hatta öykünün nasıl sonlandığını bile zamanla hatırlamayabiliriz. Ama bazen bir karakter kalır. Onun bir sözü, masanın başında bekleyişi, yanlış bir zamanda verdiği karar ya da yapamadığı bir şey yıllar sonra bile bizimle gelir. Çünkü edebiyatta karakter, olayların başına geldiği kişi olmaktan çok daha fazlasıdır. Öykünün dünyasını insan deneyimine dönüştüren asıl unsurlardan biridir.

Bu nedenle karakter yaratmak, bir insanın saç rengini, yaşını, mesleğini ve geçmişini belirlemek değildir. Bunlar karakter hakkında bilgi verir; fakat onu canlı kılmaz. Bir karakteri canlı kılan şey, ne istediği, neden istediği, neyi kaybetmekten korktuğu ve istediğine ulaşamadığında ne yaptığıdır.

Bir karakter düşünelim. Otuz beş yaşında, öğretmen, yalnız yaşayan, kahverengi saçlı bir kadın. Hakkında dört bilgi biliyoruz ama henüz onu tanımıyoruz.

Şimdi aynı kadının her akşam eve gelir gelmez telefonunu masanın üzerine ekranı aşağı bakacak biçimde bıraktığını düşünelim. Telefon çaldığında hemen açmıyor. Önce ekrana bakıyor, sonra birkaç saniye bekliyor. Bazen hiç cevap vermiyor. Fakat telefon uzun süre çalmazsa bu kez kendisi sürekli kontrol ediyor.

Artık ortada yalnızca bir “karakter bilgisi” yoktur. Bir davranış vardır. Üstelik bu davranış soru üretir.

Kimi bekliyor?

Neden telefon çaldığında açmıyor?

Neden çalmadığında huzursuz oluyor?

Karakter tam burada yaşamaya başlar.

İyi öykü karakterlerinin önemli özelliklerinden biri, okurun zihninde soru yaratmalarıdır. Yazar bu soruların cevaplarını hemen vermek zorunda değildir. Hatta çoğu zaman vermemelidir. Çünkü karakteri tanımak da öykünün ilerleyişinin bir parçasıdır.

Karakter oluştururken başlanabilecek en güçlü yerlerden biri istektir. İnsan davranışlarının önemli bir bölümü açık ya da gizli isteklerden doğar. Kurmaca kişiler için de durum farklı değildir. Karakter bir yere gitmek, birinden kurtulmak, sevilmek, affedilmek, gerçeği öğrenmek, geçmişini saklamak, eve dönmek ya da yalnızca o gün kimse tarafından rahatsız edilmemek isteyebilir. İsteğin büyük olması gerekmez.mÖnemli olan karakter için önemli olmasıdır. Çünkü öyküyü harekete geçiren şey çoğu zaman isteğin büyüklüğü değil, karakterin ona yüklediği anlamdır.

Bir adamın tek isteği eski evinin önünden son kez geçmek olabilir. Dışarıdan bakıldığında küçük bir eylemdir. Fakat o evde terk edilmişse, çocukluğunu orada geçirmişse ya da yıllar önce kaçtığı bir geçmiş oradaysa sokağın başına kadar yürümek bile karakter için büyük bir eyleme dönüşebilir.

Burada ikinci unsur ortaya çıkar: engel. Karakter bir şey ister ve bir şey onun bu isteğine ulaşmasını engeller. Öykünün temel gerilimlerinden biri buradan doğar. Fakat engeli yalnızca başka insanlar ya da dış koşullar olarak düşünmemek gerekir. Bazen karakterin karşısındaki en büyük engel kendisidir. Korkusu, gururu, utancı, alışkanlıkları, geçmişi ya da kendisi hakkında yıllardır taşıdığı yanlış bir inanç olabilir.

Kapı açıktır ama karakter çıkamaz. Telefon elindedir ama arayamaz. Söylemesi gereken cümleyi bilir ama söylemez. Gitmek ister ama kalır. Tam da bu nedenle karakter yaratırken “Ne istiyor?” sorusunun hemen ardından başka bir soru gelmelidir: Onu ne durduruyor? Bu iki sorunun arasında öykünün çatışması filizlenmeye başlar.

Burada karakterin neye ihtiyaç duyduğu da önem kazanır. Çünkü karakterin istediği şey ile ihtiyacı olan şey her zaman aynı değildir. Hatta güçlü öykülerde bu ikisinin arasındaki mesafe karakterin iç çatışmasını besleyebilir.

Bir karakter eski sevgilisini geri istiyor olabilir; fakat asıl ihtiyacı terk edilme korkusuyla yüzleşmektir. Bir başkası herkes tarafından başarılı kabul edilmek isterken aslında başkalarının onayına ihtiyaç duymadan yaşayabilmeyi öğrenmek zorundadır. Başka biri ailesini koruduğunu düşünürken gerçekte onları kontrol etme arzusuyla hareket ediyor olabilir.

Karakter başlangıçta ne istediğini bilir; fakat neye ihtiyacı olduğunu bilmeyebilir. Okur da bunu hemen anlamak zorunda değildir. Öykü ilerledikçe istek ile ihtiyaç arasındaki mesafe görünür hâle gelir. Böylece karakter yalnızca dışarıdaki bir hedefe doğru ilerlemez; farkında olmadığı bir gerçekle de karşı karşıya kalır. Güçlü bir karakter yalnızca isteyen ve engellenen kişi değildir. İnsan gibi çelişkili olması gerekir.

Gerçek hayatta insanlar tek bir özellikten oluşmaz. Çok cesur bir insan terk edilmekten korkabilir. Başkalarına karşı son derece cömert biri sevgisini paylaşmak konusunda cimri davranabilir. Özgürlüğüne düşkün biri sevdiği insanı kontrol etmeye çalışabilir. Sürekli doğruluktan söz eden biri kendisine yıllardır aynı yalanı anlatıyor olabilir.

Kurmaca karakteri derinleştiren şeylerden biri tam olarak bu çelişkidir. Bu nedenle karakter yaratırken şu basit cümle şaşırtıcı derecede işe yarar: “O böyle biridir ama…”  Asıl karakter çoğu zaman “ama”dan sonra ortaya çıkar. O güçlü bir kadındır ama yalnız kalmaktan korkar. O merhametli biridir ama affetmez. O kimseye ihtiyaç duymadığını söyler ama bütün hayatını birinin dönmesini bekleyerek geçirir. Çelişki karakteri bozan bir unsur değildir; tersine onu insana yaklaştırır.

Karakterin çelişkileri kadar kendisi hakkında neye inandığı da önemlidir. Çünkü insan kendisini her zaman doğru değerlendirmez. Kurmaca karakter de kendisine ilişkin yanlış bir düşünce taşıyabilir.

Kendisini fedakâr olarak gören biri, aslında çevresindekilerin hayatına sürekli müdahale ediyor olabilir. “Ben geçmişi geride bıraktım,” diyen biri bütün kararlarını geçmişte yaşadığı tek bir olayın etkisiyle veriyor olabilir. Kendisini güçlü sayan bir karakter, yardım istemeyi güçsüzlük olarak gördüğü için hayatını giderek daha zor hâle getirebilir.

 

Yazarın karakter hakkında bildiği gerçek ile karakterin kendisi hakkında inandığı gerçek arasındaki fark, öykü için son derece verimli bir alandır. Çünkü okur zaman içinde bu farkı görmeye başladığında karakterin söylediği sözlerin altında başka anlamlar okumaya başlar. Karakter “Umurumda değil,” dediğinde gerçekten umursamadığına inanmayız. Böylece karakterin sözü ile davranışı arasında ikinci bir anlatı oluşur.

Karakter yaratırken sık yapılan hatalardan biri de geçmişin tamamını anlatma isteğidir. Yazar karakterini tanımak için onun çocukluğunu, ailesini, eski ilişkilerini, kayıplarını, kırılma noktalarını düşünebilir. Bunların hepsi yararlıdır. Fakat yazarın bildiği her şeyi okurun bilmesi gerekmez.

Geçmiş, karakterin bugünkü davranışını açıklayacak kadar öyküye sızmalıdır. Örneğin karakter çocukluğunda sürekli taşınmışsa bunu uzun uzun anlatmak yerine yetişkin olduğunda hiçbir evde duvara tablo asmaması yeterli olabilir. Çünkü duvara çivi çakmak, onun için orada kalacağını kabul etmektir. Böylece geçmiş bilgi olarak değil, davranış olarak öykünün içine girer.

Karakterin yaşadığı mekân da bu noktada yalnızca dekor olmaktan çıkar. Bir insanın evi, çalışma masası, çantası, hatta yıllardır atamadığı bir nesne onun hakkında bilgi taşıyabilir. Fakat burada önemli olan çok sayıda ayrıntı vermek değil, karakteri açan ayrıntıyı seçmektir.

Yıllardır kullanılmayan ikinci bir diş fırçasını banyoda tutan biriyle, taşındığı her evde ilk iş perdeleri değiştiren biri aynı biçimde anlatılmaz. Bir karakterin gardırobunda hâlâ ölmüş babasının ceketi bulunabilir. Başka biri eski fotoğrafların tamamını atmış ama telefon rehberinden tek bir numarayı silememiş olabilir.

 

Nesne, karakterin geçmişinin sessiz taşıyıcısına dönüşebilir. Öyküde karakter yaratmanın en önemli meselelerinden biri de budur: açıklamak yerine görünür kılmak. “Ali sinirli bir adamdı.” Bu bir bilgidir. Ama Ali’nin garsona üçüncü kez seslenmediğini, çay kaşığını tabağın kenarına bıraktığını, birkaç saniye baktıktan sonra kaşığı yeniden alıp bu kez masaya biraz daha sert bıraktığını görürsek başka bir şey gerçekleşir. “Sinirli” kelimesini kullanmadan karakterin ruh hâlini görürüz. Karakter oluşturmanın güçlü yollarından biri budur: Sıfat yerine davranış. “Cimriydi” demek yerine parasını nasıl ödediğini gösterin. “Titizdi” demek yerine masasını gösterin “Kıskançtı” demek yerine sevgilisinin telefonuna baktığında ne yaptığını gösterin. “Yalnızdı” demek yerine akşam yemeğini nasıl yediğini gösterin. Okur karakter hakkında hükmünü mümkün olduğunca kendisi versin.

Karakterin konuşma biçimi de en az davranışları kadar önemlidir. Her karakter aynı biçimde konuşuyorsa, farklı isimler taşıyan tek bir kişinin konuştuğu hissi oluşabilir. Oysa insanların sözcük seçimleri, cümle uzunlukları, susma biçimleri hatta cevap vermekten kaçınmaları bile birbirinden farklıdır. Üstelik insan herkesle aynı şekilde konuşmaz.

Annesiyle konuşurken çocuklaşan bir adam iş yerinde son derece otoriter olabilir. Arkadaşlarının yanında sürekli konuşan bir kadın sevdiği kişinin karşısında cümle kuramayabilir. Bir karakter sorulara sürekli başka sorularla cevap verebilir. Bir başkası gerildiğinde gereğinden fazla açıklama yapabilir. Dolayısıyla karakterin sesi yalnızca kullandığı kelimelerden oluşmaz. Sessizliği de sesinin bir parçasıdır. Bazen karakteri en iyi tanımlayan şey söylediği değil, söylemekten kaçındığı şeydir. Karakteri derinleştirmenin başka bir yolu da onu farklı insanların yanında görmektir. Çünkü insan tek başına taşıdığı kişilikten ibaret değildir; ilişkileri içinde başka yüzleri ortaya çıkar.

İş yerinde herkese emir veren bir adam annesinin evine girdiğinde bir anda sessizleşebilir. Arkadaşlarının arasında neşeli görünen bir kadın ablasıyla karşılaştığında savunmaya geçebilir. Çocuğuna karşı son derece sabırlı birinin kendi babasıyla beş dakika aynı odada kalamaması mümkündür.

Bu değişimler karakteri tutarsız yapmaz. Tam tersine, onun geçmişini ve ilişkilerde üstlendiği rolleri görünür kılar. Yan karakterlerin önemli işlevlerinden biri de budur: Ana karakterin tek başına göremeyeceğimiz taraflarını ortaya çıkarmak.

Bir başka önemli mesele karakterin kusurudur. Kusur denildiğinde çoğu zaman kıskançlık, öfke ya da bencillik düşünülür. Oysa olumlu görünen bir özellik bile aşırıya vardığında karakterin hayatını zorlaştırabilir. Sadakat, kendinden vazgeçmeye dönüşebilir. Cesaret, düşüncesizliğe. Fedakârlık, kendini yok saymaya. Özgüven, kibre. Merhamet, sınır koyamamaya. Bu nedenle karakterin “kötü özelliğini” aramak yerine şu soruyu sormak daha yararlıdır: Karakterimin hangi özelliği hayatını zorlaştırıyor? Sonra karakteri sınamak gerekir. Çünkü karakterin gerçek yapısı rahat zamanlarda değil, baskı altında ortaya çıkar. Bu nedenle karakter yaratmanın en güçlü yollarından biri onu iki seçenek arasında bırakmaktır. Üstelik iki seçenekten biri açıkça doğru, diğeri açıkça yanlış olmamalıdır. Annesinin yanında mı kalacak, kendi hayatını mı kuracak? Gerçeği söyleyip sevdiği insanı mı kaybedecek, susup kendine mi ihanet edecek? Arkadaşını mı koruyacak, adaleti mi? İyi bir seçim sahnesinde karakter yalnızca olay örgüsünü ilerletmez. Kendisini ele verir. Ancak seçim tek başına yeterli değildir. Seçimin bir bedeli de olmalıdır. Karakter bir karar verdiğinde öykünün dünyasında bir şey değişmelidir. Söylediği yalan başka bir yalanı gerektirebilir. Kaçtığı sorun daha büyük biçimde karşısına çıkabilir. Birini korumak için verdiği karar başka birini kaybetmesine neden olabilir.

Bu noktadan sonra olay örgüsü karakterin başına gelenlerin sıralanması olmaktan çıkar. Karakter kendi kararlarıyla sonraki olayların nedenlerinden biri hâline gelir. Bu yüzden karakter ve olay örgüsü birbirinden bütünüyle ayrı düşünülemez. Karakter bir şey ister. Bir engelle karşılaşır. Bir seçim yapar. Seçimin sonucu yeni bir durum yaratır. Yeni durum başka bir seçim gerektirir. Böylece öykü ilerler.

Karakteri sınamanın en etkili yollarından biri de onun kendisi hakkında kurduğu inancı hedef almaktır. “Ben asla yalan söylemem,” diyen karakteri, gerçeği söylemenin sevdiği birinin hayatını mahvedeceği bir durumun içine koyduğumuzda artık yalnızca bir olay yaratmış olmayız. Karakterin kim olduğuna ilişkin iddiasını da sınamış oluruz.

Öykünün sonunda karakter mutlaka bütünüyle değişmek zorunda değildir. Kısa öykünün sınırlı alanında büyük dönüşümler bazen inandırıcılığını bile kaybedebilir. Önemli olan, yaşadığı şeyin karakter üzerinde bir iz bırakmasıdır.

Bazen bu iz küçücük bir davranışta görünür. Öykünün başında her gece telefon bekleyen kadın, öykünün sonunda telefon çaldığında ekrana bakmadan evden çıkabilir. Ya da tam tersine, ilk kez arayan kişiye cevap verebilir. Dışarıdan bakıldığında çok az şey olmuştur. Fakat okur o küçük hareketin hangi iç mesafeyi kat ettiğini bilir. İyi bir karakter yaratmak, onun hakkında her şeyi bilmek değildir.

Yazar karakterin sevdiği rengi, en sevdiği yemeği, çocukluk arkadaşının adını, hangi müziği dinlediğini belirleyebilir. Fakat bunların hiçbiri öyküde işe yaramıyorsa karakteri derinleştirmez.

Asıl bilinmesi gereken başka şeylerdir. Karakter ne istiyor? Neyi kaybetmekten korkuyor? İstediği şey ile gerçekten ihtiyaç duyduğu şey aynı mı? Kendisine hangi yalanı söylüyor? Hangi özelliği hayatını zorlaştırıyor? Başkalarının yanında nasıl değişiyor? Hangi konuda susuyor? Ve önüne geri dönüşü olmayan bir seçim geldiğinde ne yapacak? Çünkü karakteri karakter yapan saçının rengi, mesleği ya da üzerinde taşıdığı kıyafet değildir. Karakter, seçimleriyle kurulur. Yazar ona bir geçmiş verebilir, bir ev kurabilir, yüzünü tarif edebilir, cebine birkaç eşya koyabilir. Ama onu gerçekten tanıyabilmek için bir şey daha yapmak zorundadır: Onu hayatın karşısına çıkarmak.