
“…bir gün gelecek bilgin bir kişi vasiyetini hazırlarken cesedinin kitaplarının özellikle de kendi yazdıklarının ortasında yakılmasını isteyecek…” (Eğitici Olarak Schopenhauer / F. Nietzsche)
Bu söz bana Kafka’yı hatırlattı. Kafka, yakın arkadaşı Max Brod’dan ölümünün ardından geride kalacak yayımlanmamış yazılarını yakmasını ister; ancak Brod bu isteği yerine getirmez. Bir düşünün: Max Brod bu isteği yerine getirmiş olsaydı ne olurdu? Dünyadan yine bir Kafka geçmiş olacaktı, fakat biz onun sesinin büyük bir bölümünü hiç duyamayacaktık. O güzel eserlerin çoğunu okuyamayacaktık. Kafka, eserleriyle insanın düşünce dünyasına yeni kapılar açmış; edebiyatın yönünü değiştiren en güçlü yazarlardan biri olmuştur. İnsanların her gün karşılaştığı fakat çoğu zaman üzerinde durmadığı durumları, gerçekle hayalin iç içe geçtiği ve olağanüstünün sıradanlaştığı bir anlatımla görünür kılmıştır. Dava’nın bitmeyen koridorlarında, Şato’nun ulaşılamayan otoritesinde ve Dönüşüm’ün bir sabah ansızın değişen bedeninde insanın yalnızlığını, çaresizliğini ve görünmeyen düzenler karşısındaki sıkışmışlığını anlatır. Bugün “Kafkaesk” dediğimiz o boğucu atmosfer, yalnızca edebî bir kurgu değil; insanın açıklayamadığı kurallar, erişemediği makamlar ve giderek yabancılaştığı hayat karşısındaki hâlidir. Belki de Brod’un ateşe vermediği şey yalnızca bir yazarın müsveddeleri değil, modern insanın kendisini görebileceği karanlık bir aynaydı.
Kütüphanelerin bir gün yok olacağı fikri bana çok uzak gelmiyor aslında. Bir zamanlar var olan ama şimdi adına sadece kitaplardan duyduğumuz kütüphaneleri unutmamak gerek. İnternetin arama motoruna yok edilen kütüphaneler diye yazdığınızda karşımıza çıkan bazı isimlerden bahsetmek isterim: Babil’in Kütüphanesi, Almanya’da Ninova Kütüphanesi…
İskenderiye Kütüphanesi Helenistik Dönem’in en önemli eserleri arasındadır ve yakılarak içindeki birbirinden eşsiz değere sahip eserler yok edilmiştir. Bilgelik Evi, Bağdat’ın Moğollar tarafından işgal edilmesi sırasında yağmalanmıştır. Bu örnekleri adını sayamayacağımız birçok kütüphanelerle çoğaltabiliriz. Bunlar özellikle savaşlar sırasında yıkılmış ya da bilerek yok edilmiştir. Günümüze gelene kadar kültür katliamı her milletin en temel yıkım sebebi olmuştur.
Neden kitaplar önemlidir? İçinde olmadığımız dünyaları kitaplardan öğrenebiliriz. Hiç gitmediğimiz ülkelere gider, hiç bilmediğimiz hayatları yaşayabiliriz. Bu yolculuklar kendi iç dünyamızı keşfetmeye de yardımcı olur.
Bu keşif günümüzde teknolojinin gelişmesiyle bilgisayar, tablet veya telefonlarla yapılmaya başlandı. Birçok kişi kitap okumayı ekran karşısında gerçekleştirirken ben bunu maalesef başaramıyorum. Gelenekselden ayrılamıyorum. Kitapları elime alıp o kâğıt kokusunu içime çekmeden okuyamıyorum. Gazete okumanın azalmasına hak veriyorum. Çünkü anlık değişen dünya gündemini internet aracılığı ile takip etmek veya sadece bu alanda program yapan medyayı izlemek varken gündemin gerisinde kalmış gazeteleri okumak demode kaldı.
Benim en sevdiğim yer kitaplığımın önüne oturmaktır. Orada onlara bakmak ve bir bardak çay eşliğinde kitabımın sayfalarında dolaşmak aldığım en büyük hazdır. Birçok kişi belki bana karşı çıkacaktır. Teknoloji çağında ve ağaçların bu kadar çok katledildiği bir zamanda kâğıt sayfalar da ne demek oluyor? denilebilir. Dedim ya gelenekçiyim ben. Kitap kokusunu ruhuma doldurmadan okumanın ne anlamı var?