https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bazı öykü kitapları dünyayı büyük olayların merkezinden anlatır; bazılarıysa bir köftecinin önündeki iskemleye oturur, cebindeki yüzük kutusunu yoklar ve iki çeyrek köfte söylerken insanın bütün hayatını görünür kılar. Sinan Aydın’ın İki Çeyrek’i ikinci yolu seçiyor. Kitap; sınav masalarında, adliye koridorlarında, market reyonlarında, polis odalarında, AVM’lerde, park banklarında ve yol kenarlarında sıkışıp kalmış insanların sesini dinliyor. Bu insanların çoğu ne bütünüyle yenilmiş ne de gerçekten kurtulmuş durumda. Yaşamla aralarında küçük ama inatçı bir eksiklik var. Aydın’ın öykücülüğü tam da o eksikliğin içinden konuşuyor.

Kitaba adını veren öykü, bu bakımdan yalnızca dosyanın parçalarından biri değil, bütün öyküleri açan bir anahtar niteliğinde. Rasim’in cebinde bir tektaş, zihninde babasının ve yarım kalmış çiftlik evinin izi vardır. İstanbul’un kalabalığı içinde yürürken gördüğü her ayrıntı onu başka bir kayba, başka bir tamamlanmamışlığa götürür. Köftecide garson ona yarım ekmek önerdiğinde, “Ben artık yarım hiçbir şey istemiyorum,” der; fakat hemen ardından “İki çeyrek olsun o zaman,” diye ekler. Cümle komiktir ama komik olduğu kadar acımasızdır da. İki çeyrek matematiksel olarak bir yarım eder; insanın adını değiştirdiği şeyin hakikatini değiştirememesi gibi. Rasim yarımı reddettiğini sanırken onu iki parçaya bölerek yeniden sipariş eder. İki Çeyrek’teki birçok kişi de hayatındaki eksikliği başka adlarla çağırarak taşımaktadır.

Bu yüzden kitabın asıl meselesi yoksunluk kadar, yoksunlukla kurulan dildir. Aydın’ın kişileri acılarını doğrudan söylemek yerine şakaya, kelime oyununa, abartıya ve gündelik konuşmanın kıvraklığına sığınırlar. Buradaki mizah, okuru rahatlatan bir süs değildir; karakterlerin ayakta kalma biçimidir. “Sorun”daki üniversite adayının sınav baskısını kebap hayaliyle, sosyal medya alaylarıyla ve kendi kendine söylenerek savuşturması; “Nasıl mı?”daki gencin atanamama, markette çalışma ve evlendirilme baskısını ardı ardına esprilerle anlatması bu tavrın belirgin örnekleridir. Okur gülerken, gülüşün altında bir gencin geleceksizliği durmadan genişler.

Kitabın anlatıcıları çoğunlukla konuşkandır; fakat bu konuşkanlık gerçek bir iletişime dönüşmez. Sanki herkes uzun süredir susmuş da karşısına ilk çıkan canlıya ya da nesneye içini dökmeye başlamıştır. “Pırtık”ta bir kedi, “Bir Buket Uykusuzluk”ta elde taşınan çiçekler, “Gölge Katili”nde tahta bir tabanca, “Yakamoz Avcıları”nda oltaya takılan ışıklı bir şişe anlatının sırdaşı olur. Karakterler insana söyleyemediklerini hayvana, eşyaya ya da hayale söyler. Böylece kitapta konuşma ile susma birbirine yaklaşır: Çok konuşanlar bile aslında duyulmamış insanlardır.

“Sustum” bu meselenin en açık ve en sert öykülerinden biridir. Anlatıcı suskunluğu bir erdem, hatta yükselme yöntemi hâline getirir. Doğru yerde susarak kazanır, korunur ve sonunda doğruları söylediği için görevinden uzaklaştırılan genel yayın yönetmeninin yerine geçmeye hazırlanır. Öykünün ironisi, anlatıcının kendini akıllı ve ölçülü göstermeye çalıştığı her cümlede biraz daha büyür. Çünkü burada susmak masum bir kişilik özelliği değildir; düzenle kurulan sessiz bir ortaklıktır. Aydın, kötülüğün yalnızca bağıranların değil, ne zaman susması gerektiğini çok iyi bilenlerin eliyle de sürdüğünü gösterir.

“Be-Del”de ise söz, insandan bütünüyle alınarak odadaki eşyalara verilir. Kapı, saat, raptiye, çalışma koltuğu, kupa ve kitap; yıllarını sınavlara ve atanma umuduna veren gencin hayatını farklı açılardan anlatır. Her nesne kendi yıpranmışlığını gencin yıkımıyla karşılaştırır ve “Hakkım helaldir, bedeli ödendi,” der. Öykünün başlığındaki bölünme de anlamlıdır: Bedel sözcüğü ikiye ayrıldığında, ödemenin yalnızca ekonomik olmadığı görünür hâle gelir. Kapının çatlağı, saatin yamulan çerçevesi, raptiyenin pası ve kupanın yarım kalbi; kişinin ruhundaki aşınmanın maddi karşılıklarına dönüşür. Eşyanın insandan daha merhametli olduğu bir odadır burası.

Aydın gerçekçi ayrıntıları sever; fakat öykülerini katı bir gerçekçiliğin içine hapsetmez. Konuşan kedi, gölge öldüren ihtiyar, denizden çekilen umut şişesi ve sokaklarda ölmüş duyguları torbasına toplayan tuhaf adam, kitabı yer yer masalsı ve alegorik bir alana taşır. “Gölge Katili”ndeki ihtiyar insanların kibirlerini, gösterişlerini ve sevgisizliklerini gölgelerinden vurur. Ne var ki öykünün en can alıcı yeri, onun ilk öldürdüğü gölgenin kendi vicdanı olduğunu söylediği andır. Böylece dışarıya yönelmiş hiciv birden anlatıcının içine döner. Başkalarının karanlığına ateş eden kişi, kendi karanlığının da farkındadır. Bu farkındalık, öyküyü basit bir toplumsal taşlamanın ötesine geçirir.

“Ölmüş”te de benzer bir alegorik güç vardır. Kırmızı ceket, papyon, pijama ve botlarla sokakları dolaşan kişi; insanların kaybettiği özlemi, umudu, vicdanı ve merhameti torbasına doldurur. Sonra bunları mezarlık avlusunda kuşlara dağıtır. Burada ölüm biyolojik olmaktan çıkar; gündelik hayatın içinde fark edilmeden yitirilen duyguların adı olur. Esnafın her sabah duyduğu “Ölmüş, ölmüş!” sesine alışması da önemlidir. Kitap boyunca eleştirilen şeylerden biri yalnızca çürüme değil, çürümeye alışmaktır. İnsanlar başlarına geleni kanıksadıkça, en sarsıcı söz bile sokak gürültüsünün bir parçasına dönüşür.

Toplumsal eleştiri İki Çeyrek’in hemen her öyküsüne sinmiştir. Sınav sistemi, mülakatlar, işsizlik, torpil, bürokrasi, siyasi kutuplaşma, tüketim kültürü, sosyal medya gösterisi, aile baskısı ve sınıfsal eşitsizlik; çoğu zaman bir karakterin gündelik sıkıntısının içinden görünür. “Dubacı”daki polis odası, kanun ile nüfuz arasındaki pazarlığın komik ama tekinsiz bir sahnesidir. “Yakamoz Avcıları”nda oltalara dürüstlükten politik zırvalığa kadar her şey takılır; dürüst vatandaş ayağına taş bağlanarak denize geri atılır. “Bali”de ise yol kenarında karşılaşılan bağımlı genç, yalnızca yardım bekleyen bir mağdur olarak çizilmez. Arabayı çalıştıracak ustalığa sahiptir; fakat toplumsal düzen onun yeteneğini kullanabileceği bütün kapıları çoktan kapatmıştır. Motorun saat gibi çalışmasıyla gencin aksayarak uzaklaşması arasındaki karşıtlık, kitabın en sarsıcı finallerinden birini yaratır.

Bu öykülerde sistem eleştirisinin etkili olmasının nedeni, yazarın kişilerini yalnızca bir görüşün taşıyıcısına dönüştürmemesidir. En gülünç kişinin bile incinmiş bir yanı, en öfkeli anlatıcının bile kendine yönelttiği bir şüphesi vardır. “Pırtık”ın anlatıcısı arkadaşının aşkıyla alay ederken aynı tuzağa düşer; “Bir Buket Uykusuzluk”un çiçekçisi başkalarının ilişkileri hakkında kesin hükümler verirken kendi yarasını fark eder; “Çağıltı”nın anlatıcısı adliye koridorunda boşanmanın eşiğindeyken sesler ve görüntüler aracılığıyla çocukluğuna sürüklenir. Aydın’ın karakterleri haklı oldukları kadar kusurlu, bilinçli oldukları kadar da kendilerine yabancıdır. Bu ikilik onları canlı kılar.

Kitabın önemli başarılarından biri de gündelik ayrıntıyı anlatının taşıyıcısına dönüştürmesidir. Yapışıp ayakkabının tabanında kalan sakız, kırmızı indirim etiketi, tel duvar panosu, soğumuş kahve, polis odasındaki kuş lokumu, bir çiçek buketinin fazla sıkılmış spreyi ya da arabanın torpidosundaki açık bıçak; yalnızca dekor değildir. Bu ayrıntılar karakterlerin sınıfını, ruh hâlini ve dünyaya bakışını açıklar. Aydın, özellikle konuşma diliyle nesne ayrıntısını birleştirdiğinde sahici ve kolay tanınan bir Türkiye manzarası kurar. Okur bu kişileri daha önce bir markette, kahvede, okul koridorunda ya da aile WhatsApp grubunda görmüş gibi hisseder.

Bununla birlikte kitabın en güçlü yanı olan konuşkanlık, zaman zaman metnin sınavına da dönüşür. Bazı öykülerde anlatıcı, kurduğu imgenin ya da sahnenin anlamını okura bırakmak yerine açıklamayı sürdürür. Hiciv peş peşe gelen benzetmelerle yoğunlaştığında, olayın dramatik gerilimi geri planda kalabilir. Güncel kişi, marka ve sosyal medya göndermeleri metne canlılık kazandırırken bazı bölümlerin zaman karşısındaki dayanıklılığını da azaltma riski taşır. Ayrıca farklı öykülerdeki anlatıcıların benzer bir mizah ritmine ve benzer kelime oyunlarına yaklaşması, karakter sesleri arasındaki mesafeyi yer yer daraltır. Birkaç öyküde yapılacak küçük budamalar, hem final darbelerini güçlendirecek hem de sessizliğin anlatıdaki payını artıracaktır.

Yine de Aydın’ın metni karamsarlığa teslim olmaz. “Zor Bir Gün”ün sonunda anlatıcı, çiçek açmasa bile tohum vereceğine inanır. “Yakamoz Avcıları”nda denizden çıkarılan ışığın adı güç ya da para değil, umuttur. “İki Çeyrek”te yarımlık duygusu sürse de cebinde hâlâ bir yüzük vardır. Bu umut kolaycı bir iyimserlik değildir; yenilginin içinden çıkarılan küçük ve kırılgan bir dirençtir. Kitaptaki kişiler büyük zaferler kazanmaz. Bazen yalnızca bir cümle kurar, bir gölgeyi vurur, bir buketi sahibine vermekten vazgeçer, bir torba duyguyu kuşlara dağıtır ya da bozuk bir motoru çalıştırır. Fakat tam da bu küçük hareketler, hayatın bütünüyle teslim alınamadığını gösterir.

İki Çeyrek, gülmenin insanı her zaman neşelendirmediğini hatırlatıyor. Bazen gülmek, acıya bakabilmek için alınan kısa bir mesafedir. Aydın bu mesafeyi konuşma dilinin sıcaklığı, absürdün imkânları ve toplumsal hicvin keskinliğiyle kuruyor. Kitap bittiğinde yalnızca espriler ya da çarpıcı finaller değil, yarım bırakılmış hayatların birbirine çarpan sesi kalıyor. Kitabın gücü burada: İki çeyreğin bir yarım ettiğini biliyor ama insanın o parçaları yan yana koyma çabasına inanıyor.

Sinan Aydın’ın İki Çeyrek’i Üzerine

İnceleme: Zeynep Eşin

Bazı öykü kitapları dünyayı büyük olayların merkezinden anlatır; bazılarıysa bir köftecinin önündeki iskemleye oturur, cebindeki yüzük kutusunu yoklar ve iki çeyrek köfte söylerken insanın bütün hayatını görünür kılar. Sinan Aydın’ın İki Çeyrek’i ikinci yolu seçiyor. Kitap; sınav masalarında, adliye koridorlarında, market reyonlarında, polis odalarında, AVM’lerde, park banklarında ve yol kenarlarında sıkışıp kalmış insanların sesini dinliyor. Bu insanların çoğu ne bütünüyle yenilmiş ne de gerçekten kurtulmuş durumda. Yaşamla aralarında küçük ama inatçı bir eksiklik var. Aydın’ın öykücülüğü tam da o eksikliğin içinden konuşuyor.

Kitaba adını veren öykü, bu bakımdan yalnızca dosyanın parçalarından biri değil, bütün öyküleri açan bir anahtar niteliğinde. Rasim’in cebinde bir tektaş, zihninde babasının ve yarım kalmış çiftlik evinin izi vardır. İstanbul’un kalabalığı içinde yürürken gördüğü her ayrıntı onu başka bir kayba, başka bir tamamlanmamışlığa götürür. Köftecide garson ona yarım ekmek önerdiğinde, “Ben artık yarım hiçbir şey istemiyorum,” der; fakat hemen ardından “İki çeyrek olsun o zaman,” diye ekler. Cümle komiktir ama komik olduğu kadar acımasızdır da. İki çeyrek matematiksel olarak bir yarım eder; insanın adını değiştirdiği şeyin hakikatini değiştirememesi gibi. Rasim yarımı reddettiğini sanırken onu iki parçaya bölerek yeniden sipariş eder. İki Çeyrek’teki birçok kişi de hayatındaki eksikliği başka adlarla çağırarak taşımaktadır.

Bu yüzden kitabın asıl meselesi yoksunluk kadar, yoksunlukla kurulan dildir. Aydın’ın kişileri acılarını doğrudan söylemek yerine şakaya, kelime oyununa, abartıya ve gündelik konuşmanın kıvraklığına sığınırlar. Buradaki mizah, okuru rahatlatan bir süs değildir; karakterlerin ayakta kalma biçimidir. “Sorun”daki üniversite adayının sınav baskısını kebap hayaliyle, sosyal medya alaylarıyla ve kendi kendine söylenerek savuşturması; “Nasıl mı?”daki gencin atanamama, markette çalışma ve evlendirilme baskısını ardı ardına esprilerle anlatması bu tavrın belirgin örnekleridir. Okur gülerken, gülüşün altında bir gencin geleceksizliği durmadan genişler.

Kitabın anlatıcıları çoğunlukla konuşkandır; fakat bu konuşkanlık gerçek bir iletişime dönüşmez. Sanki herkes uzun süredir susmuş da karşısına ilk çıkan canlıya ya da nesneye içini dökmeye başlamıştır. “Pırtık”ta bir kedi, “Bir Buket Uykusuzluk”ta elde taşınan çiçekler, “Gölge Katili”nde tahta bir tabanca, “Yakamoz Avcıları”nda oltaya takılan ışıklı bir şişe anlatının sırdaşı olur. Karakterler insana söyleyemediklerini hayvana, eşyaya ya da hayale söyler. Böylece kitapta konuşma ile susma birbirine yaklaşır: Çok konuşanlar bile aslında duyulmamış insanlardır.

“Sustum” bu meselenin en açık ve en sert öykülerinden biridir. Anlatıcı suskunluğu bir erdem, hatta yükselme yöntemi hâline getirir. Doğru yerde susarak kazanır, korunur ve sonunda doğruları söylediği için görevinden uzaklaştırılan genel yayın yönetmeninin yerine geçmeye hazırlanır. Öykünün ironisi, anlatıcının kendini akıllı ve ölçülü göstermeye çalıştığı her cümlede biraz daha büyür. Çünkü burada susmak masum bir kişilik özelliği değildir; düzenle kurulan sessiz bir ortaklıktır. Aydın, kötülüğün yalnızca bağıranların değil, ne zaman susması gerektiğini çok iyi bilenlerin eliyle de sürdüğünü gösterir.

“Be-Del”de ise söz, insandan bütünüyle alınarak odadaki eşyalara verilir. Kapı, saat, raptiye, çalışma koltuğu, kupa ve kitap; yıllarını sınavlara ve atanma umuduna veren gencin hayatını farklı açılardan anlatır. Her nesne kendi yıpranmışlığını gencin yıkımıyla karşılaştırır ve “Hakkım helaldir, bedeli ödendi,” der. Öykünün başlığındaki bölünme de anlamlıdır: Bedel sözcüğü ikiye ayrıldığında, ödemenin yalnızca ekonomik olmadığı görünür hâle gelir. Kapının çatlağı, saatin yamulan çerçevesi, raptiyenin pası ve kupanın yarım kalbi; kişinin ruhundaki aşınmanın maddi karşılıklarına dönüşür. Eşyanın insandan daha merhametli olduğu bir odadır burası.

Aydın gerçekçi ayrıntıları sever; fakat öykülerini katı bir gerçekçiliğin içine hapsetmez. Konuşan kedi, gölge öldüren ihtiyar, denizden çekilen umut şişesi ve sokaklarda ölmüş duyguları torbasına toplayan tuhaf adam, kitabı yer yer masalsı ve alegorik bir alana taşır. “Gölge Katili”ndeki ihtiyar insanların kibirlerini, gösterişlerini ve sevgisizliklerini gölgelerinden vurur. Ne var ki öykünün en can alıcı yeri, onun ilk öldürdüğü gölgenin kendi vicdanı olduğunu söylediği andır. Böylece dışarıya yönelmiş hiciv birden anlatıcının içine döner. Başkalarının karanlığına ateş eden kişi, kendi karanlığının da farkındadır. Bu farkındalık, öyküyü basit bir toplumsal taşlamanın ötesine geçirir.

“Ölmüş”te de benzer bir alegorik güç vardır. Kırmızı ceket, papyon, pijama ve botlarla sokakları dolaşan kişi; insanların kaybettiği özlemi, umudu, vicdanı ve merhameti torbasına doldurur. Sonra bunları mezarlık avlusunda kuşlara dağıtır. Burada ölüm biyolojik olmaktan çıkar; gündelik hayatın içinde fark edilmeden yitirilen duyguların adı olur. Esnafın her sabah duyduğu “Ölmüş, ölmüş!” sesine alışması da önemlidir. Kitap boyunca eleştirilen şeylerden biri yalnızca çürüme değil, çürümeye alışmaktır. İnsanlar başlarına geleni kanıksadıkça, en sarsıcı söz bile sokak gürültüsünün bir parçasına dönüşür.

Toplumsal eleştiri İki Çeyrek’in hemen her öyküsüne sinmiştir. Sınav sistemi, mülakatlar, işsizlik, torpil, bürokrasi, siyasi kutuplaşma, tüketim kültürü, sosyal medya gösterisi, aile baskısı ve sınıfsal eşitsizlik; çoğu zaman bir karakterin gündelik sıkıntısının içinden görünür. “Dubacı”daki polis odası, kanun ile nüfuz arasındaki pazarlığın komik ama tekinsiz bir sahnesidir. “Yakamoz Avcıları”nda oltalara dürüstlükten politik zırvalığa kadar her şey takılır; dürüst vatandaş ayağına taş bağlanarak denize geri atılır. “Bali”de ise yol kenarında karşılaşılan bağımlı genç, yalnızca yardım bekleyen bir mağdur olarak çizilmez. Arabayı çalıştıracak ustalığa sahiptir; fakat toplumsal düzen onun yeteneğini kullanabileceği bütün kapıları çoktan kapatmıştır. Motorun saat gibi çalışmasıyla gencin aksayarak uzaklaşması arasındaki karşıtlık, kitabın en sarsıcı finallerinden birini yaratır.

Bu öykülerde sistem eleştirisinin etkili olmasının nedeni, yazarın kişilerini yalnızca bir görüşün taşıyıcısına dönüştürmemesidir. En gülünç kişinin bile incinmiş bir yanı, en öfkeli anlatıcının bile kendine yönelttiği bir şüphesi vardır. “Pırtık”ın anlatıcısı arkadaşının aşkıyla alay ederken aynı tuzağa düşer; “Bir Buket Uykusuzluk”un çiçekçisi başkalarının ilişkileri hakkında kesin hükümler verirken kendi yarasını fark eder; “Çağıltı”nın anlatıcısı adliye koridorunda boşanmanın eşiğindeyken sesler ve görüntüler aracılığıyla çocukluğuna sürüklenir. Aydın’ın karakterleri haklı oldukları kadar kusurlu, bilinçli oldukları kadar da kendilerine yabancıdır. Bu ikilik onları canlı kılar.

Kitabın önemli başarılarından biri de gündelik ayrıntıyı anlatının taşıyıcısına dönüştürmesidir. Yapışıp ayakkabının tabanında kalan sakız, kırmızı indirim etiketi, tel duvar panosu, soğumuş kahve, polis odasındaki kuş lokumu, bir çiçek buketinin fazla sıkılmış spreyi ya da arabanın torpidosundaki açık bıçak; yalnızca dekor değildir. Bu ayrıntılar karakterlerin sınıfını, ruh hâlini ve dünyaya bakışını açıklar. Aydın, özellikle konuşma diliyle nesne ayrıntısını birleştirdiğinde sahici ve kolay tanınan bir Türkiye manzarası kurar. Okur bu kişileri daha önce bir markette, kahvede, okul koridorunda ya da aile WhatsApp grubunda görmüş gibi hisseder.

Bununla birlikte kitabın en güçlü yanı olan konuşkanlık, zaman zaman metnin sınavına da dönüşür. Bazı öykülerde anlatıcı, kurduğu imgenin ya da sahnenin anlamını okura bırakmak yerine açıklamayı sürdürür. Hiciv peş peşe gelen benzetmelerle yoğunlaştığında, olayın dramatik gerilimi geri planda kalabilir. Güncel kişi, marka ve sosyal medya göndermeleri metne canlılık kazandırırken bazı bölümlerin zaman karşısındaki dayanıklılığını da azaltma riski taşır. Ayrıca farklı öykülerdeki anlatıcıların benzer bir mizah ritmine ve benzer kelime oyunlarına yaklaşması, karakter sesleri arasındaki mesafeyi yer yer daraltır. Birkaç öyküde yapılacak küçük budamalar, hem final darbelerini güçlendirecek hem de sessizliğin anlatıdaki payını artıracaktır.

Yine de Aydın’ın metni karamsarlığa teslim olmaz. “Zor Bir Gün”ün sonunda anlatıcı, çiçek açmasa bile tohum vereceğine inanır. “Yakamoz Avcıları”nda denizden çıkarılan ışığın adı güç ya da para değil, umuttur. “İki Çeyrek”te yarımlık duygusu sürse de cebinde hâlâ bir yüzük vardır. Bu umut kolaycı bir iyimserlik değildir; yenilginin içinden çıkarılan küçük ve kırılgan bir dirençtir. Kitaptaki kişiler büyük zaferler kazanmaz. Bazen yalnızca bir cümle kurar, bir gölgeyi vurur, bir buketi sahibine vermekten vazgeçer, bir torba duyguyu kuşlara dağıtır ya da bozuk bir motoru çalıştırır. Fakat tam da bu küçük hareketler, hayatın bütünüyle teslim alınamadığını gösterir.

İki Çeyrek, gülmenin insanı her zaman neşelendirmediğini hatırlatıyor. Bazen gülmek, acıya bakabilmek için alınan kısa bir mesafedir. Aydın bu mesafeyi konuşma dilinin sıcaklığı, absürdün imkânları ve toplumsal hicvin keskinliğiyle kuruyor. Kitap bittiğinde yalnızca espriler ya da çarpıcı finaller değil, yarım bırakılmış hayatların birbirine çarpan sesi kalıyor. Kitabın gücü burada: İki çeyreğin bir yarım ettiğini biliyor ama insanın o parçaları yan yana koyma çabasına inanıyor.