
Bu hikâyedeki herkes hayal ürünüdür veya değildir. Bu hikâyedeki her şey gerçektir veya değildir. Bilemeyiz.
Gerçek algılarımızdan ibarettir veya değildir. Her algıladığımız kendi gerçeğimizdir veya değildir. Bilemeyiz.
Başhekimin acil çağrısıyla o gün o kapının önünde toplanmamış olsaydık, belki de psikiyatrideki devrimi yapamamış olacaktık. O günden en çok hatırladığım o odada esmer, genç, güzel bir kızın, beyaz bir gecelikle huzur içinde uyuduğuydu. Dalgalı saçlarına, yüzündeki sadeliğe ve bu sadeliğin oluşturduğu güzelliğe bakmaya doyamamıştık. Başhekim Türkay Hoca, hastanın başında bilgi vermeye “Hastamız âşık olduğu genç ile ailesinin karşı çıkmasına rağmen sekiz ay önce evleniyor. Bu evlilik uğruna üniversiteyi yarım bırakıyor. Geçen haftaya kadar her şeyin yolunda gittiğini düşünen hasta, kocasıyla en yakın arkadaşının geçmişten beri sevgili olduklarını öğreniyor. Bu sırada dört aylık hamile de olan kızımız, bu haber ile birlikte düşük yapıyor. Bebeğini kaybettiğini de öğrenince tüm yaşam fonksiyonlarını kapatıyor ve bir haftadır deliksiz şekilde uyuyor. Bizim bildiğimiz şimdilik bunlar. Eminim ki çok daha fazlası vardır. Sizlerden beklentim fazla. Kolay gelsin. Bu arada ailesinden yüklü miktarda bağış aldık hastane vakfına ve sağlığına tekrar kavuşabilirse hepimiz için teker teker ekstra ödeme yapılacağını da belirttiler” dedikten sonra bizi hastayla baş başa bırakıp dışarı çıktı. Bizim ekibin görevi bu güzel kızı o uykudan uyandırıp, travmasıyla başa çıkmasını sağlamaktı. Ama yaptıklarımız beklentilerimizin çok ötesine geçti ve o kız sayesinde bugün hepimiz çok saygıdeğer bilim adamları olduk.
Bu güzel kızın yaşadıkları istemesek de hepimiz üzmüştü. Konuyu dağıtmak adına ona bir isim takalım önce diye düşündük. Böylelikle hasta ile olan bağımız kuvvetlenecekti. Sanki bizim grubumuzun üyesi olacaktı. Gözler hemen grubun neşelisi ve lakap ustası Doktor Emrah’a çevrildi. O da hastaya baktı baktı, “hem sessiz, hem beyaz uzun gecelik içerisinde. Muhtemelen, uyanınca da aramızda ruh gibi dolaşacak uzun bir süre. O zaman ona Hayalet Hanım diyelim” dedi. Ve onunla dört yıllık birlikteliğimiz başlamış oldu böylelikle. Hayalet Hanım’ın Hayatı bizi bekliyordu.
Hayalet Hanım’ı fiziksel olarak uyandırmak kolaydı ama önemli olan ruhen uyandırabilmekti. Daha çok insan kimyası ve ilaçlar ile ilgilenmeyi çok seven ve aramızdaki en sessiz ve utangaç olan Doktor Serhan Hanım’a uyandırma işlemini bıraktık. O da gerekeni layığıyla yaptı ve kısa bir süre sonra Hayalet Hanım gerçekten aramızda kar beyazı yüzü ve elbisesiyle ruh gibi yaşamaya başladı. Konuşmalarımıza hiç cevap vermiyor, bizi ölü gibi dinliyor ve tepkisiz bir şekilde yaşıyordu. Bazen yemek yiyor, bazense serum ile besleniyordu. Bu şekilde ruh gibi yaşamı belli bir süre devam etti. Ta ki grubun sakarı olan benim yaptığım sakarlığa kadar.
Biz ona Hayalet Hanım desek de hastanenin diğer çalışanlarının hepsi bu lakabı bilmiyorlardı. Doktor Murat ve Doktor Filiz ile birlikte rutin ziyaret için odasına gittiğimizde onu göremedik. O sırada odanın içindeki yeni gelen hemşireye önce Hayalet Hanım nerede dedim? Anlamadı boş boş yüzüme baktı. Sonra ise Zeynep nerede dedim? Hangi Zeynep diye sordu. Hayalet Hanım tam o sırada arkamdan odaya girmiş. Hiç birimiz fark etmemişiz. Önümdeki kâğıttan soy ismine bakıp, tüm sakarlığımla ve yanlış bir tonlama kullanarak “Zeynep” deyip yutkunup “eşin nerede” dedim? Bunu duyan Hayalet Hanım birden sinir krizine girdi ve bağırmaya başladı. “Bıraktı gitti beni, hem de onunla gitti. Sena ile gittiler. Beni zehirleyip gittiler. Bebeğimi koparıp gittiler.“
O güne kadar ağzından cımbızla kelime aldığımız kız bağıra bağıra aynı cümleleri söylüyordu. Odaya diğer doktorlar da koştu. Doktor Serhan’ın yatıştırıcı iğne yapması ile uykuya dalan Hayalet Hanım, uyandığında hiç bir şey olmamış gibi davranmaya devam etti. Ertesi gün hemen bu konuyla ilgili başhekimlikte toplantı yaptık. Başhekim Türkay Hoca, bizi dinledikten sonra her zamanki gibi “ilginç” diyerek tepki verdi. Bu ilginç takıntısı ve grubumuzun en bilgin kişisi olması sebebiyle Doktor Emrah ona Bilginç Hoca lakabını da takmıştı. Bilginç Hoca yani başhekimimiz bize bu soru üzerinde çalışmamız gerektiğini, travmanın gerçek sebebini bulmak üzere olduğumuzu söylüyordu. Ama aramızda başka bir tartışma vardı uzun süredir devam eden. Tedavi yöntemi nasıl olacaktı? Grubun meraklısı Doktor Murat, tedavi yöntemi olarak bilişsel davranışçı terapiyi denememizi, grubun uykucusu Filiz ise psikanalatik terapi yöntemini denememizi öneriyordu. Bizler ise arada kalmıştık. İkisi de mantıklı geliyordu. Gözlem yapmayı ve araştırmayı çok seven Murat, hasta gelir gelmez literatürdeki diğer örnekleri bulmuştu bile. Meraklı Murat lakabını da bu özelliğinden alıyordu. Bu vakaya benzer vakaları okumuş, araştırmış ve davranışsal olarak tedavi edebileceğimiz söylemekteydi. Freud hayranı olan, hipnozu çok seven Filiz ise her zamanki gibi bilinçaltı ve hipnoz sayesinde tedaviyi savunuyordu. Emrah da ona uykucu lakabını takmıştı. Filiz ısrarla psikanalitik terapi yöntemini öneriyordu. Filiz’e göre onun bilinçaltına hipnoz yoluyla girebilirsek tedavi edebilirdik.
İki tedavi yöntemini aynı anda kullanamayacağımızı belirten Bilginç Türkay Hoca, bunu oylamaya sundu. Ben Filiz’e oy vermeyi düşünürken, Murat için yapılan oylama sırasında saçıma düşen örümceği atmak için elimi savurunca ona oy vermiş oldum ve Murat dört oya karşılık üç oy kazanmış oldu benim sakarlığım sayesinde. Her şeyde titizlik ve dikkatli olunmasını isteyen, kılı kırk yaran ve lakabını buradan alan huysuz Tülay ve uykucu Filiz bu işe çok sinirlenmesine rağmen, neşeli Emrah kıkır kıkır gülüyordu yanımda. Yaptığım iki sakarlık sayesinde bu bilimsel projeye yön veriyordum. Yapacaklarım da cabasıydı.
Emrah gülmesi bitince projeye isim bulduğunu söyledi. Başhekim “geç bile kaldın Emrah, söyle bakalım” diye karşılık verdi. Emrah “yöntemimizi seçtiğimize göre ZEN Projemiz hayırlı olsun o zaman” dedi. Hepimiz bu ismin nereden geldiğini düşünürken devam etti. “Zen Farsçadan dilimize kadın olarak geçmiş, Japoncada ise meditasyon demek. Durumla alakalı. Bunlarla birlikte “Zeynep, Eşin Nerede?” cümlesinin de kısaltılmışı.” Türkay Hoca her zamanki gibi “ilginç” dedikten sonra “bence bu isim uygundur” diye devam etti. Huysuz Tülay bile keyiflenmişti, “seviyorum bu adamın kafasını” diye onayladı.
İlk yılımız kolay geçmedi. Havanda su dövdük durduk. Hikâyesinden de bir şey öğrenemedik. Belirli periyotlarda o kilit soruyu soruyorduk ve hep aynı tepkiyi veriyordu. Yılın sonlarına doğru Doktor Serhan farklı dozlarda yatıştırıcı yaptıktan sonra bu soruyu sormaya başladık. Yatıştırıcının etkisi ile eskisi gibi sinirlenmiyordu ama bize istediğimiz cevapları yine vermiyordu.
Bir yandan da onun hayatını araştırmaya başlamıştık. Arkadaşlarını, ailesini, hocalarını bulduk. Onunla ilgili özel bilgileri öğrendik. Kedileri, kuşları, vapurları seviyormuş. Fotoğraf çekmek hobisiymiş. Hastane odasını gençlik odasındaki gibi, yanındaki odayı da ailesinin oturma odası gibi döşedik. Hastane ortamından çıkarıyorduk yaşadığı yeri. Eşi için edebiyat bölümünü bıraktığını ve hikâyelere ve romanlara ilgili olduğunu öğrendik. Doktor Murat çalışmalarımızı bunların üzerinde kurmamızı tavsiye etti. Odasına farklı yazarlardan yeni baskı kitaplar getirdik ve masasına bıraktık. Biz onlar ile bağ kuracağını düşünürken Hayalet Hanım sadece kapaklarına bakıp kenara koydu. Ertesi günü ise tüm kitaplarını kitaplığına dizdi. Doktor Emrah’ın bunu görünce “hiçbirini okumadan raflara düzgünce dizdiğine göre o da bizim gibi tam bir kitap kurdu” tespitine çok gülmüştük.
İlk senenin sonunda bir arpa boyu yolu alamamamız sebebiyle aramızda tartışmalar da çıkmaya başlamıştı. Uykucu Filiz ısrarla psikanalitik terapiye dönmemiz için baskı yapıyor, Huysuz Tülay da onu destekleyen doneler sunuyordu. Murat ise bulduğu başka örnek vakalarla sabretmemiz gerektiğini konusunda ısrar ediyordu. Yeni teorik araştırmalarda, her insanın zaman zaman eşik noktaları olduğunu ve insanların o noktadan tekrar başlayabileceği konularının işlendiğini söylüyor, en azından hastanın bu travmanın etkisini azaltarak yaşayabileceğini savunuyordu.
Türkay Hoca, bu tartışmaların ayyuka çıktığı bir zamanda tekrar toplantı yaparak, Murat’a iki aylık müddet verdi. İki ay sonunda her şeye sil baştan başlayacaktık ve Filiz’in yöntemine geçecektik. Bunu duyunca Filiz, Tülay ve ben bu konuda ön çalışma yapmaya başladık. Farklı hipnoz yöntemlerini denemeyi, gerekirse ilaçlarla bilinçaltına girmeyi planladık ve hatta bunları adım adım raporladık. Biz müddetin dolmasını beklerken Murat’ın da morali iyice bozuluyordu. Vakayı bize teslim etmeyi kabul etmişe benziyordu. Her şey beklediğimiz yönde ilerliyordu ta ki olaya yine tüm sakarlığımla yön verene kadar.
Gece nöbet haftası bana gelmişti. Nöbet haftasında, hafta boyunca hastanede kalırdık. Eve gitmezdik. Geceleri genelde acil durum olmadığı zamanlar dışında hastalara müdahale etmiyorduk. Onlar da uslu uslu uyuyorlardı. Böyle olunca kitap okuyarak veya televizyon seyrederek zaman geçirirdik. Ben de o hafta kütüphanemden beş adet eski basım kitabı yanıma almıştım. Hastane bahçesinde Filiz ve Emrah ile karşılaşmış, onlarla sohbet ede ede bizim çalışma odamıza doğru yürüyorduk. Hastaların vakitlerini geçirdiği dinlenme odasının içinden geçerken, ayakkabımın açılmış olan bağcığına basmamla yere kapaklanmam bir oldu. Elimdeki kitaplar sağa sola fırladı ve bir tanesi gitti Hayalet Hanım’ın ayaklarının dibine düştü. Ben yerden olayı ağır çekimde seyrederken, Filiz ve Emrah bana yardım etmek yerine Zeynep’in ne yapacağına bakıyorlardı. Hiçbir şeye doğru dürüst tepki vermeyen Zeynep, eğilip kitabı aldıktan sonra önce kitabın kabını okşayıp gülümsedi. Sonra kitabı ortasından ayırıp, saman sayfalarını kokladı uzun uzun. Biz heyecan içinde onun ne yapacağını beklerken, o ayağa kalktı, bana döndü, “teşekkür ederim” dedi ve odasına doğru yürümeye başladı. Zeynep’in bilinçli konuşması hepimiz şok etmişti. Sevinsem mi üzülsem mi bilememiştim. Filiz bana küfretmemek, Emrah ise kahkaha atmamak için kendisini zor tutuyordu. Diğer kitapları yerden toplayınca alıp gittiği kitabın Tomris Uyar’ın kitabı olduğunu fark ettim. Proje yine benim sayemde yol almaya devam etmişti.
Aldığı kitabı bitirene kadar ona her hangi bir soru sormadık ve ilaç vermedik. Sadece gözlemledik. Üçüncü gün sonunda kitabı bitirince, pencerenin kenarına oturup dışarıyı seyretmeye daldı. Murat da yandaki koltuğa oturdu. “Nasılsın Zeynep” dedi. Zeynep ilk defa cevap verdi bu soruya. “Bilmiyorum”. Murat sohbeti uzatmadan Zeynep’in tepkisini ölçmek için “Zeynep, eşin nerede?” sorusunu yöneltti. Hepimiz uzaktan vereceği tepkiyi merakla bekliyorduk. Ama o yine sinir krizine girip ağlamaya ve bağırmaya başladı. Her zamanki gibi Serhan elinde iğne ile Zeynep’in yanına koştu.
Zeynep ertesi sabah uyandığında kahvaltısını yaptıktan sonra masasındaki kitabı fark etti. Kitabı aldı yine gülümsedi, kapağını okşadı, içini kokladı ve köşesine oturup okumaya başladı. Kitabı bir hafta içinde üç kere okuduktan sonra kenara koydu bir daha dokunmadı. Murat malum soruyu sordu, Zeynep yine krize girdi. Zeynep bir döngüye girmişti. Kitabı okuyor, Murat ile konuşuyor, krize giriyor ve hiç bir şey hatırlamadan yine hayatına devam ediyordu. Bu böyle on kereden fazla davam etti. Bir gün elindeki kitabı yine bitirdiğini görünce Tomris Uyar’ın başka bir kitabını ona uzattım. Şaşırdı. Kitabı eline aldı, okşadı, kokladı ve bana tebessüm ederek “teşekkür ederim” dedi. “Biliyorum, karanlığın içindesin ama umuda doğru yürü lütfen” dedim. Gülümsedi. Kitabı aldı ve gitti.
Saman kâğıda baskı yaklaşık on adet eski kitabı masasına bıraktık bir sabah. Görünce çok mutlu oldu. Hepsini tek tek sevdi, kokladı. Artık zamanının neredeyse hepsini kitaplarla geçiriyordu. Daha fazla kitap koyduk. Hepsini okudu. Murat ve bizimle sohbetleri uzamaya başlamıştı. ZEN sorusunu ayda bir sormaya karar vermiştik. Neredeyse altı ay daha geçmişti ve soruya artık eskisi kadar sert tepkiler vermediğini gözlemlemeye başlamıştık. Ama her seferinde yeniden başlamak bizi yoruyordu.
Onun kitap okuduğu bir gün, odasına Başhekim Türkay Hoca ile birlikte girdik. O kitap okurken biz de etrafındaki koltuklara oturduk. Aramızda sohbet etmeye başladık. Hayalet Hanım da sanki bizim grubun üyesiymiş gibi bizimle vakit geçiriyordu. Fazla konuşmuyordu yine ama kitap okurken bir yandan da bizi dinliyordu. Türkay Hoca yavaş bir süreç olmasına rağmen gelişmelerden çok memnundu. Her zamanki gibi bilgin bir edayla Zeynep’e bakıp “Onun için kitaplar kabullenmek istemediği hayatının bittiği yerde başlıyor. Acı bir hatıranın umut dolu bir dönüşü gibi” dedi. Zeynep bunu duydu, kafasını kitaptan ayırıp, uzaklara daldı. Bir şeyler demek istiyordu. Ama diyemedi.
Bu olayın üzerinden bir hafta geçmişti ki Türkay Hoca acil olarak ekibi topladı. İçinde hastaların raporları ve notların olduğu bir adet mavi ince dosyayı bize doğru sallayıp. “Bunu hanginiz Zeynep’in odasında unuttu” diye sordu hafif sert bir tonlamayla. Yanındaki yırtık yere yapıştırdığım sarı banttan benim olduğunu fark ettim. Dün geceden beri arıyordum zaten o dosyayı. “Sanırım benim hocam” dedim ürkek bir sesle. “Sana kızalım mı teşekkür mü edelim bilemiyorum Kutay” dedi. Hepimiz şaşkın şekilde ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Dosyanın içinden yedi sekiz tane sayfa çıkardı. “Bizimle uzun uzun konuşmayan Hayalet Hanım, dün gece sekiz sayfa yazı yazmış” dedi. “Bunları iyice analiz edin ve odasına bol bol kâğıt bırakın, Kutay sen de bir dahaki sefere daha dikkatli ol” diye ekledi. Toplantı çıkışı Huysuz Tülay “pes vallahi artık sana” diye tatlı sert kızarken, Emrah yine karşımda kahkaha atıyor, Murat ise teşekkür ediyordu bana. Projeye olan katkılarım tüm hızıyla devam ediyordu.
İlk sayfanın en üstünde “düşünceler nehir gibidir, geriye doğru akmaz” yazıyordu. Altında ise “ya gerçekler?” diye eklemişti. Sekiz sayfa boyunca karalamalar, ufak tasvirler, anlamlı ve anlamsız cümleler vardı. Bazılarını analiz edebildik bazılarını anlamadık. Odasına her gün düzenli beş adet sayfa bırakmaya başladık. Her gün bunları neredeyse dolduruyordu. Biz de onları okuyor, analiz etmeye çalışıyorduk. Konuşmalarımız daha da artmıştı. Bizimle başka sohbetlere de giriyordu. Okuduğu kitapları anlatıyordu. Ama hayatından bahsetmiyordu. Artık soruyu sormayı neredeyse kesmiştik. Son bir kez daha krize girmişti ama bu sefer hafif semptom göstermişti. Ve kriz sonrası kitapların bazılarını okuyup, yazı yazma dönemine iki haftada ulaşmıştı. Farkındaydık, iyileşme süreci artık hızlı ilerliyordu.
Üç ay boyunca ona bir şey sormadık. Bize olan güveni iyice artmıştı. Daha rahat ve samimi konuşuyordu artık. Mutlu olduğu bir anda Murat ona tekrar soruyu sordu. Çok uzun bir süre sonra bu soruyu duyunca önce şaşırdı. Ama sert bir tepki vermedi. “Bana bir tane sigara verir misin” dedi önce. Murat sigarayı uzattı. Zeynep bir fırt çekti. Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. İki buçuk yılın sonunda gerçek hikâyeye ulaşacaktık. Ve anlatmaya başladı Hayalet Hanım hayatının gerçeğini. “Hamileliğimin dördüncü ayında, Sena’ya yemeğe gittik kocamla. En yakın arkadaşım masayı süslemiş, en sevdiğim yemekleri ve tatlıyı yapmıştı. Karnımdaki bebeğe hediyeler bile almıştı.” Bu sırada elini istemsizce karnına götürdü ve devam etti. “Oturduk yemek yedik güldük, sohbet ettik. Ama ortada adını koyamayacağım, rahatsız eden bir samimiyet vardı. Her şey çok güzeldi sanki. Kusursuz. Yani bu mükemmeliyet bir şeylerin ters gittiğini hissettirdi bana. Yemeğin bir anında eski günlerle ilgili bir espri yaptım. Eşim gülerken bana değil ona baktı önce. İlk defa orada işkillendim. Sonra kıskançlıkla ilgili bir espri yaptım. Eşim yine aynısını yaptı.” Sigarasından bir fırt daha çekip, dumanını üfleyip devam etti. “Anlamıştım bir şeyler vardı benden gizlenen. Tatlıları getirmek için içeri gittiler Sena ile eşim beraber, ben de arkalarından koridora gittim gizlice gözetlemek için. Eşimin şunu dediğini duydum sadece. Acı çekmeyecek eminsin değil mi? Sena ise merak etme uyuyacak ve uyurken son nefesini verecek. Şu tatlı onun sakın karıştırma. Sonra gelsin paracıklar ve yılların özlemi sen diye karşılık verdi.” Sigarasını söndürüp, boş tabağa seyre daldı. Bekledik. Birden devam etti konuşmaya. “Beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen yerime döndüm. Böyle bir tabakta elmalı turta yapmış Sena. Eşim getirdi birini benim önüme koydu, öbürünü Sena’nın oturduğu yere. Sonra mutfağa geri döndü. Bu sırada tatlıların yerini değiştirdim ben. İkisi beraber geldiler, oturdular masaya. Hiç yiyecek yerim yok, sanırım bunu yiyemeyeceğim dedim. Aaa olur mu tatlıyı senin için yaptım. En sevdiğin hem de elmalı turta. Dur biz yiyelim de canın çeksin deyip başladılar karşımda yemeğe. Ben de yedim. Benim tansiyonum çıkmaya, başım dönmeye başladı. Sena’nın konuşması aklıma geldikçe, beni öldürmek istediklerini düşündükçe kötüleşmeye başladım. Sanırım kötü oluyorum deyip ayağa kalkarken düştüm, düşerken de başımı vurmuşum. Ambulansı geç çağırmışlar öleyim diye. Bana bir şey olmadı ama yaşadığım stres karnımdaki bebeğimi aldı benden bunu duyunca da kendimden geçmişim. Ve buradayım. Yani buradaymışım. Onlara ise ne oldu hiç umurumda değil” dedi ve bayıldı. İlk defa bu kadar uzun konuşmuştu bizimle ve ilk defa kendisini açmıştı.
İki gün boyunca uyandıramadık. Korktuk kaybettik her şeyi diye. Üzüldük yaşadıklarına. Kızdık diğerlerine. Onlara ne oldu biz de bilemiyoruz. Araştırmadık bile. Acaba Sena öldü mü? Hiç merak da etmedik. Sonra uyandı ve bizimle yaşamaya kaldığı yerden devam etti.
İlerleyen zamanda yazdıkları arttı. Artık kısa öyküler yazıyor, bizimle paylaşıyordu. Öykülerini büyük bir keyif ile okuyorduk. Yazdığı on kadar öyküyü matbaada kitap yaptırdık. Adına da “Son Üç Dakika” yazdık. O kadar mutlu olduğunu görmemiştim. Kitabı kucağına alıp dans bile etti. Oyunun kurallarını değiştirip, sanki dışardan geliyormuş gibi ona hayran mektupları yazdık, bulduğumuz öyküleri gönderdik. Onların üstünde çalıştı, cevaplar yazdı. Bu da yetmedi. Murat ile konuştuğu sırada bir fikir ortaya attı. Ve projenin son adımı olan Öykü Atölyesini başlatmaya karar verdi. Biz de onun bu fikrini destekledik ve ZEN projesinin bugünkü devriminin son adımı atılmış oldu.
Odasına bir bilgisayar koyduk ve ona bunun üzerinden başka şehirlerden birileriyle bu atölyeyi gerçekleştirebileceğini anlattık. Afişler hazırladık ve bunları internet üzerinden yaydığımızı gösterdik. Bilgisayardan nasıl toplantı yapılacağını öğrettik. Hikâyeleri mail olarak attık. Kayıtlar olduğunu bildirdik ve ilk hafta hepimiz başkalarıymış gibi bilgisayarın karşısına geçtik. Dijital teknoloji sayesinde bizi başka suretlerde görüyordu ve hiçbir şey anlamadı. Hikâyelerimizi okuduk, yorumlar yaptı. Ona bunun çok iyi geldiğini gördük. Çok eğlendi, çok mutlu oldu.
İlk ders bittiğinde Murat yine yanına gitti ve “Zeynep, eşin nerede diye” sordu. Zeynep baktı ve “Murat saçmalama daha üniversiteyi bitirmedim ne evliliği” dedi. “Sen kaç yaşındasın” diye tekrar sordu Murat. “21 yaşındayım. Okul bitsin, kitaplarım yayınlansın ondan sonra bakarız evlenmeye daha çok erken” dedi. Zeynep’in gerçeğini değiştirmiştik. Onu 21 yaşına geri döndürmüştük. Şimdi ise bunu devam ettirmemiz gerekiyordu.
O günden sonra ona tekrar bu soruyu sormadık. Kendisi de krizlere girmedi. Toplamda dört yılı doldurmuştu bizimle Hayalet Hanım. Son bir buçuk senede ise hiçbir semptom göstermedi. Bizimle gayet sağlıklı bir birey gibi yaşadı. Ve bugüne geldik. Son test günümüze. Geçen iki haftada ders yapmak istemedi. Bahaneler buldu. Birinde hastayım dedi, öbüründe ise bilgisayarım bozuk dedi. İçine kapanık bir süreç yaşadı ve çok korktuk her şey silindi diye. Son kez bilgisayar başına geçtik ve heyecanla ne olacağın bekledik. Kameralar açıldı ve Zeynep konuşmaya başladı.
“Arkadaşlar merhaba, bir dakika kameramı ayarlayayım. Hah oldu. Nasıl geçti haftanız. Ben atlattım hastalığı, bilgisayarı da toparladık en sonunda. Hikâyeleriniz geldi. Bakalım kimden başlayalım. Ahde vefa. Okumaya başlayabilirsin Aysel, hadi bakalım.”
Bu gecenin sonunda Murat aynı soruyu sordu. Zeynep ise aynı cevabı tekrarladı. Zeynep hayatındaki olumsuzluk yıllarını tamamen silmişti yaptığımız terapilerle ve bulduğumuz benlikteki kilit noktasına geri dönmüştü. Ne bebeğini ne eşini ne de Sena’yı hatırlıyordu. Kendisini 21 yaşında üniversite öğrencisi ve yazar olarak görüyordu. Artık taburcu olma vakti gelmişti. Gerçeği tamamen değişmişti. Ve gerçeğini değiştirmeyi beceren dünyadaki ilk insan olmuştu. ZEN Projesi ise literatürde yerini en üstten almaya başlamıştı.
Yıllar geçtikten sonra onun yazdığı bu kitabı görünce çok mutlu oldum “Hayat Hanım’ın Hayaletleri”. İsmi çok tanıdık geldi ve içinde yazdıkları. Gülümsedim. Türkiye’nin en önemli yazarlarından ve senaristlerinden biri olmuştu. Biz onun sayesinde en saygın bilim adamları olurken o da bizim sayemizde istediği hayatı elde etmişti.
Bazı tesadüfler silsilesi bizi psikiyatride gerçeklik üzerine devrim yapmamızı sağladı. Aramızdaki en bilgin insan Başhekim Türkan Hoca bilimde tesadüfe inanmıyordu, hepsinin kendi emeğimiz sayesinde olduğunu söylemişti devamlı ama bana göre doğrusu buydu. Kalanını ise bilgimiz ve azmimiz sayesinde gerçekleştirdik. Ama bilim tesadüfleri sever.
Bu arada hep aklımda olan tek soru ise Zeynep kendi gerçeğini mi buldu yoksa biz mi ona bir gerçek yarattık. İşte onu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.