https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Oğuz Atay‘ın yarattığı metinler gerçek içinde gerçek yaratan ve yarattığı gerçeği dönemsel koşulların da ötesinde bir yerde muhafaza ederek yaşatan bir dil kurgusuna sahiptir. Romanlarımızda karşımıza çıkan durum ve bize hissettirdiği çıkmazlar, tam da böylesi bir kurgunun sonucudur aslında. Edebiyat, yarattığı fırsatın içerisinde kendi şansını ararken bir yandan da onu yaratan kişinin hayatına yaslanır. Kurgu da olsa bu daima böyle işlemiştir. Çünkü içsel olarak ilerleyen yazı, düşüncenin hiçbir evresinden bağımsız değildir.
Oğuz Atay‘ın Babama Mektup aldı metni de tam anlamıyla böylesi bir yerde durur. Kurguyla gerçeğin, edebiyatla yaşamın kesiştiği yerde…
“Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım… Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım… Sana bazı şeyleri anlatamadım. Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki… Çaresizlik yüzünden birçok şeyin anlamı kayboluyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? Fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım.”
Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, ‘Ne güzel’ diyorlar, ‘Bunu bir yerde kullansana.’ Onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım… Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş… Ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama…Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. Bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum… Senin deyiminle ‘tedrici intihar’…
Sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum. Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik… Aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’… Sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım… Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın… Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin. Kimseye hediye almadın. Evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. Yalnız halk türkülerini sevdin…
Basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı…