
Kendi Karanlığından Geçmek
Kimi insanlar çağlarına sığmaz; acıları, yenilgileri, kırgınlıklarıyla kendi zamanlarının sınırlarını aşarak insanlığın ortak bilincinde yer edinirler. Dante Alighieri de bu tür düşünürlerden biridir. Onu en çok İlahi Komedya’nın şairi saymak eksik bir kavrayıştır; o, sürgünün, dinmeyen özlemin, umudun ve siyasal çatışmaların tam göbeğinde yoğrulmuş tavizsiz bir düşünce adamıdır.
Dante’nin yazgısı, erken yaşlarda deneyimlediği kayıplarla biçimlenir. Çocuk yaşta annesini, gençliğinde de babasını yitirir. Bu kopuşların bıraktığı derin eksiklik duygusu, yıllar sonra yapıtlarında yalnızlık, yersiz yurtsuzluk ve korku olarak filizlenir.
Dokuz yaşında tanıdığı Beatrice Portinari ise yaşamı boyunca iç dünyasının en korunaklı yerinde kalır. Ne yazık ki başka biriyle evlenen ve genç yaşta ölen Beatrice, zamanla Dante için etten kemikten bir insandan öteye geçerek güzelliğin, arılığın ve erişilemeyen yüce sevginin simgesine dönüşür. Şairin İlahi Komedya’da cehennem ve araf boyunca sürdürdüğü çetin yolculuk, cennette ancak Beatrice’in kılavuzluğuyla tamamlanır. Böylece gençlik aşkı, tanrısal bilgeliğin ve kutlu hakikatin ta kendisine evrilir.
Öte yandan şairin kendi evliliği de gönüllü bir seçimden çok, dönemin siyasal ve parasal zorunluluklarının bir sonucudur. Bu nedenledir ki birçok araştırmacı, bu evliliğin güçlü bir duygusal bağ taşımadığını; Beatrice’in, şairin bilincinde ve yüreğinde büyüttüğü biricik aşkı olduğunu belirtir.
Dante’nin yaşamındaki asıl büyük kırılma ise sürgündür. Floransa’daki siyasal çatışmalar yüzünden 1302 yılında yaşadığı kentten uzaklaştırılır. Bir insanın geçmişini, dostlarını, yuvasını yitirmesi demek olan bu kopuş, eserlerinde silinmez izler bırakır. Dante, bu ağır deneyimi şu unutulmaz dizelerle tarihe kazır:
“En sevdiğin ne varsa geride bırakacaksın; bunun gurbet yayının ilk oku olduğunu anlayacaksın. Başkasının ekmeğinin ne kadar tuzlu, başkasının merdivenlerinden çıkmanın ne kadar zor olduğunu göreceksin.”
Humoral Kuramdan Yaratıcı Dehaya: Melankolinin Dönüşümü
Yaşadıkları göz önüne alındığında Dante’nin melankoliye yatkın bir ruh hâli taşıdığı düşünülse de bu durumu yaşadığı çağın anlayışı içinde tartmak gerekir. Antik Çağ’dan Orta Çağ’a uzanan ‘humoral’ (beden sıvıları) kuramına göre bedende kan, balgam, sarı safra ve kara safra olmak üzere dört temel sıvı bulunur; bunların dengesi insanın ruh durumunu doğrudan etkiler. Kara safranın baskın çıkması ise hüzün, içe kapanma ve isteksizlikle örülü melankoli durumudur.
Melankoli aynı zamanda Hristiyan düşüncesindeki acedia (ruhsal uyuşukluk ve kayıtsızlık) kavramıyla da ilişkilidir. Orta Çağ’da acedia; insanın yaşamına anlam veren amaçlardan uzaklaşması, hiçbir şeye istek duymaması ve ruhsal çöküşe düşmesidir. Bu nedenle tembelliğin ruhsal köklerinden biri sayılmış, insanı iyilikten, anlamdan ve sorumluluklarından koparan bir kusur olarak görülmüştür.
Rönesans’ın eşiğinde ise bu katı bakış açısı kabuk değiştirir. Melankoli artık salt bir eksiklik ya da günah olmaktan çıkarak düşünceyi derinleştiren, yaratıcılığı besleyen soylu bir deneyim sayılır. Petrarca ve Ficino gibi hümanistler, melankolinin insanı kendi içine yönelten yapıcı bir duyarlılık kazandırdığını savunurlar. Albrecht Dürer’in Melencolia I adlı ünlü gravüründe de melankoli, edilgen bir çaresizlikten ziyade araştıran, sorgulayan, yaratmaya çalışan zihnin huzursuzluğu olarak belirir. Böylece melankoli, sanatsal üretimin ve yaratıcı düşüncenin en önemli kaynaklarından biri hâline gelir. İşte Dante’nin karanlığı da hakikate giden yolun başladığı yerdir; yapıtın başındaki ‘karanlık orman’, yeniden doğuşun ilk adımıdır.
İnsan Ruhunun Alegorik Haritası
Edgar Morin’in bakışıyla insan; akıl ile tutku, düzen ile düzensizlik arasında çırpınan çelişkili bir varlıktır. Dante ve onun İlahi Komedya’sı bu gerilimin en güçlü anlatımlarındandır. Morin’in kavramlarıyla ifade edecek olursak şair, hem sapiens (bilge ve uslu) hem de demens (çılgın ve deli) yönleriyle karşımıza çıkar. Karanlık ormanda yönünü şaşıran kişi korkuların ve tutkuların (demens) tutsağıdır; yolculuğunu azimle sürdürüp gördüklerinden anlam çıkaran kişi ise aklın ve hakikat arayışının (sapiens) temsilcisidir.
Cehennemdeki her durak, insanın yönünü ayrı biçimlerde yitirmesini imgeler. Şehvet düşkünleri tutkularının kasırgasında savrulur; açgözlüler mülk hırsının ağırlığı altında ezilir; falcılar ve kâhinler gerçeği dürüstçe görmek yerine geleceği hileyle öğrenmeye yeltendikleri için başları geriye dönük yürümeye mahkûm edilirler. Bu sahneler bugünün diliyle klinik rahatsızlıkları doğrudan anlatma amacı gütmese de çağdaş okur için derin ruhsal çatışmaların simgesel karşılıklarıdır. Sonsuza dek yinelenen kısır döngüler, bataklıklar, buz tutmuş uçurumlar; çaresizliğin çöküşünü, takıntıların girdabını, denetlenemeyen dürtüleri ve insanın öz benliğine yabancılaşmasını imgeler. Dante’nin cehennemi günahların cezalandırıldığı dinî bir uzam olduğu kadar, insan ruhunun karanlık eğilimlerini gösteren alegorik bir haritadır.
Metindeki Styx Bataklığı’ndaki ruhlar da bu karanlığın iki ayrı yüzüdür: Bataklığın yüzeyindekiler azgınca birbirine saldırırken, diptekiler öfkelerini dışa vuramayan, dünyaya sessizce kin besleyenlerdir. Dante burada insanı içten kemiren iki illeti anlatmak ister: Denetlenemeyen yıkıcı öfke ve sinsice büyüyen onulmaz hınç.
Cehennemin alt katlarına inildikçe günahın ağırlığı ve ayaz artar. Özellikle kendi canına kıyanlar, umutsuzluğun son durağıdır; kurumuş, dikenli ağaçlara dönüşen bu varlıklar yaşamla bağlarını kendi elleriyle koparmışlardır. Şairin sürgün, yalnızlık ve kayıpları hatırlandığında bu tablolar, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin ne denli sarsıcı olabileceğini gösterir. Burada karşılaşılan kişilerin büyük bölümü de şairin bizzat kendi yaşamındaki çatışmalarla ilintilidir: Floransa’daki siyasal hasımları, yozlaşmış din adamları, sertçe yerilen papalar cehennemin katlarında cezalandırılır. Böylece yapıt, evrensel bir kötülük anlatısının yanı sıra, sürgün edilmiş kırgın bir aydının kendi çağına ve toplumuna yönelttiği ödünsüz bir vicdan hesaplaşmasına dönüşür. Ancak bu yolculuk çukurda tükenmez; cehennem en dip nokta olsa da uyanışın ve doğrulmanın da başlangıcıdır.
Karanlıktan Aydınlığa Geçiş
Araf’a geçildiğinde amaç, yönü yeniden bulmaktır. Orta Çağ düşüncesinde acedia amaçların yitirilmesi iken, Dante buna daha engin bir derinlik katar: Ona göre asıl tehlike, insanın iyiye, erdeme ve hakikate yönelme arzusunun zayıflamasıdır. Bu bakımdan Araf’taki tırmanış, kaybedilen pusulayı yeniden edinme ve arınma çabasıdır. Yolculuğun sonunda yeniden beliren Beatrice, artık salt gençlik aşkı değil, tanrısal hakikatin ta kendisi; insanı melankolinin ve günahın karanlığından arı aydınlığa ulaştıran kutlu kılavuzdur.
Bütün bu sarsıcı tasvirler şu soruyu kaçınılmaz kılar: Dante yalnızca uzaktan bakan soğukkanlı bir gözlemci midir, yoksa bizzat o melankolik kuyudan geçmiş bir kurban mıdır? Sürgün, kayıplar ve derin yalnızlıkla örülü yaşantısı düşünüldüğünde, onun yüksek bir melankolik duyarlılık taşıdığı besbellidir. Ne var ki bunu klinik bir ruhsal yıkım ya da delilik sayacak tarihsel bir kanıt da yoktur. Yapıttaki bayılma ve bitkinlik anları, edebiyat tarihçilerince anlatıyı pekiştiren dramatik ögeler olarak yorumlanır.
Asıl büyüleyici olan, insanın kendi karanlığından ne çıkardığıdır. Dante’nin yanıtı yalındır: Karanlıktan kaçılamaz, ama o acı sanata ve yüce anlama dönüştürülebilir. İlahi Komedya’nın asırlardır okunmasının sırrı da buradadır; en dondurucu cehennem katında dahi okura yukarıda bakılacak yıldızların varlığını müjdeler.
Dante’nin acıları bugün bir eksiklik olarak değerlendirilmez. Aksine ruhun en tekinsiz dehlizlerine cesaretle fener tutan bir dehânın ayak izleri olarak okunur. Üstelik bu düşünce adamı, Latincenin hüküm sürdüğü seçkinci bir çağda, halkın konuştuğu Toskana söyleyişini yazısına katarak çağdaş İtalyancanın temellerini atma erdemini ve cesaretini de göstermiştir.
Dante’nin karanlık ormandaki yürüyüşü yüzyıllar evvel bitti; ancak bıraktığı kadim soru bütün ağırlığıyla ortada duruyor: İnsan, kendi karanlığından geçmeden aydınlığa ulaşabilir mi?