https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Çinliler olmasaydı ne yapardık biz acaba? Hangi taşı kaldırsak altından Çin Hükümdarlığı çıkıyor. Günümüzde Çin malı denilince aklımıza ilk olarak kalitesiz mallar gelse de Çin tarihine baktığımızda, en büyük icatları yapmış milletlerden biri olduğunu görürüz. Çinlilerin uygarlık tarihine armağan ettiği buluşları saymakla bitiremeyiz: pusula, barut, kâğıt, matbaa…

Tsai Lun kâğıdın mucididir. MS 100’lü yıllarda bambu yaprakları, kenevir, ağaç kabukları ve eski balık ağlarını kullanarak kâğıt elde etmeyi düşünür. Bitki liflerini suyun içinde bir müddet beklettikten sonra birbirinden ayrılan liflerden kâğıt hamuru elde eder. Böylece kâğıdın icadı gerçekleşmiş olur. Bu buluş Avrupa’ya çok geç gelmiştir. Çinliler, bir sır gibi sakladıkları kâğıdın formülünü savaşlarda esir düşen askerler aracılığıyla önce Araplara kaptırmış; kâğıt da oradan yaklaşık bin yıl sonra Avrupa’daki serüvenine başlamıştır. Bu süreçte Mısır’da da papirüs adı verilen bitkiden yapılan kâğıt tabakalar kullanılmaktaydı. Papirüs, sadece Nil Deltası’nda yetişen bir bitkidir. Bu bitkinin özünden elde edilen yazı kâğıtları Mısır’dan Antik Yunan’a, oradan da Romalılara satılmıştır.

Mısır’da bulunan ve dünyanın en büyük kütüphanesi olan İskenderiye Kütüphanesi, papirüsler sayesinde bu kadar geniş bir birikime sahip olmuştur. Ancak bu sırada Anadolu’da kurulan Bergama Kütüphanesi’nin yıldızının parlamaya başlamasıyla birlikte Mısır firavunu bu bölgeye papirüs satışını yasaklamıştır. Bu durum üzerine Bergama Kralı II. Eumenes, yeni bir kâğıt icat edilmesi gerektiğini duyurur ve böylece parşömen adı verilen bir kâğıt ortaya çıkmıştır. Parşömen yapımında kuzu derisi kullanılmıştır. Tabaklanan deriler inceltilip parlatılmış ve yazıya uygun hâle getirilmiştir. Ancak bu zorlu işlem sonunda bir kuzudan sadece bir parşömen elde edilmektedir. Aynı zamanda bu işlemin maliyeti çok yüksektir. Romalılar, kâğıdın bileşenlerini Araplardan öğrenip kendileri kâğıt üretimine başlamışlardır. Parşömenin yerine kâğıt kullanılmasıyla birlikte codex adı verilen, kitabın atası sayılan eserler yazılmaya başlanmıştır.

Günümüzde kullanılan kâğıtlar XVIII. yüzyılda karşımıza çıkar. Bilim insanı Rene de Reaumur, ağaç yiyen arılardan esinlenerek kâğıt üretme yoluna gider ve bunda da başarılı olur.

Kâğıdın bulunmasıyla birlikte insanlar farklı zamanlarda, farklı bölgelerde mürekkep yapmaya da başlamışlardır. Burada da yine karşımıza Çinliler çıkıyor. Chien Çö, çam ağacı dumanından aldığı isi gaz yağıyla karıştırıp hayvan jelatiniyle birleştirir; böylece en iyi ve kullanışlı mürekkebi elde eder.

Mürekkep ve kâğıt bulunduktan sonra bunların kitap hâline nasıl getirildiğine bakmak gerek. Yani matbaanın icadına bakalım hep birlikte. Bilin bakalım bu icadın geçmişinde kim var? Tabii ki, hangi taşı kaldırırsak kaldıralım altından çıkan imparatorluk. Bildiniz, Çin Hanedanlığı. 539 yılında Çin’de modern matbaanın kurulduğunu görmekteyiz. Çinliler bu bilgiyi de sır gibi saklasalar da Talas Savaşı sayesinde Araplar matbaayı alırlar ve matbaa, Haçlı Seferleriyle Avrupa’ya gider. 1450 yılında Johannes Gutenberg, günümüz matbaasının babası olarak karşımıza çıkar. Böylece seri biçimde kitap basımı başlamış olur. Kitaplar matbaa sayesinde hızla yayılmaya başlar.

O zamanlar bizde, yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde, el yazması kitaplar revaçtaydı. Hattat adı verilen yazmanlar kitapları çoğaltarak hayatlarını idame ettirmekteydi. Bu yüzden XV. yüzyılda geliştirilen matbaa, ta XVIII. yüzyılda Lale Devri’nde İstanbul’a gelmiştir. İbrahim Müteferrika tarafından getirilen matbaa 1724 yılında ilk basımını yapmıştır. Bu eser Tarih-i Vankulu Lügati’dir.

Bir düşünün: kâğıt bulunmasaydı, mürekkep olmasaydı, matbaa diye bir makine icat edilmemiş olsaydı. İnsanlık tarihi nasıl olurdu bilmem ama kitap diye bir şey olmazdı. Kil tabletlerle hepimizin kamburu çıkmış, kolları uzamış bir şekilde dolaşırdık. Onları taşımak için hepimizin birer el arabasına ihtiyacı olacaktı ya da çantalarımızı sürüye sürüye arkamızda derin izler bırakarak yürüyecektik. Bu buluşlar sayesinde söz uçup yazı kaldı hayatımızda. Her ne kadar bu deyimin ortaya çıkışı bu olmasa da günümüzde sözün ehemmiyeti yerine yazının gücü anlatılmıştır. Bu arada şimdilerde Çinlilerin kalitesiz mallarıyla zehirlensek de o zamanlar neredeyse bütün önemli buluşların ardındaydılar.

Yazının icadıyla sözlü kültüre ait en önemli ürünlerin günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır. Bizim kültürümüzden örnek vermek isterim. Bizler, Türk milleti olarak tarih boyunca birçok tarihî olayın içinde var olmuş ama bunu hiçbir zaman kendimiz kaleme almamışız. Orta Asya Türk tarihinin bilinmeyen birçok yönünü Çin ve Pers kaynaklarından öğreniyoruz. Doğal olarak taraflı yazılan bu kaynakların gerçekliği tartışılır. VIII. yüzyılda ilk yazılı eserimiz, şu anda Moğolistan sınırları içinde yer alan Göktürk Yazıtları’dır. Bunlar dikili taşlardır. Yazılışından yüzyıllar sonra bulunan kitabeler, Türk kültürü, dini ve gelenekleri hakkında detaylı bilgiler verir. Kâğıdı kullanmış olsaydık ve göçebe bir hayat yaşamamış olsaydık bu eseri elimize alıp okuyabilme fırsatımız olabilirdi belki de. Bir de Divan-ı Lügait-Türk’ten bahsetmek isterim. En önemli kaynak kitaplarımızdan biridir. Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olan bu eser, yazarın o dönemde var olan Türk toplumlarının tamamını gezmesiyle kaleme alınmıştır. Gittiği her yerde dinlediği sözlü kültüre ait birçok ürünü eserine alarak onları unutulmaktan kurtarmıştır.

Tarihî süreç içinde uygarlıklar birbirleriyle çok fazla etkileşim içinde olmasalar da ortaya çıkan icatlar birbirlerine benzer olmuştur. Savaşlar sayesinde (!) -burada olumlu bir sözcük kullanmak ne kadar doğru, bilemedim ama- birbirlerinin buluşlarını alıp en iyi seviyeye çıkararak insanlığın kullanımına sunmuşlardır.