
Beyaz sandalyeler
Sandalyeleri bodrumdan Ramazan çıkardı. On iki tane, beyaz, plastik, ayaklarında geçen yazdan kalma kireç. Birinin arkalığı çatlaktı, onu en sona koyduk. Yazın arka bahçede dururlar, eylülün ortasında hortumla yıkanıp bodruma kaldırılırlardı. Bu yıl kaldırılmadan kapının önüne dizildiler.
Bizim kapıyla apartmanın giriş kapısı arasında iki metre var. Sandalyeler o iki metreye sığmadı. Üçü merdivenin ilk basamağına çıktı, ikisi kaldırıma taştı. Geçen olursa çekeriz.
Sabah mendilleri kaynatmıştım. Tencerede, bir tutam tuzla. Sıktım, kaloriferin üstüne serdim. Kalorifer soğuktu. Yakılmasına daha var.
Ayın on beşinde yakardın sen. Yönetim parayı ayın sonunda verirdi, aradaki on beş günü kimseye söylemeden kapatırdın. Ben bilirdim.
Gelenler önce kapının önünde duruyor, sonra içeriye bakıyor, sonra oturuyorlardı. İçerisi görünsün diye kapıyı açık bıraktık. Kapının kolu gevşektir, çekince iner, Hasan iki kere sıkmıştı, yine indi.
Bizim daire giriş katının altında. Pencereleri arka bahçeye bakar, pencerenin üst kenarından toprak başlar. Öğleye kadar ışık gelir, sonra kesilir. Gündüz de lamba yakarız, bunu kimse tuhaf bulmaz. Televizyonun üstünde aidat defteri duruyor, yanında kavanozda plastik karanfil. Karanfili ikinci kattaki hanım vermişti, kaç yıl önce, bilmiyorum. Kavanozun dibi televizyonun üstünde bir halka yapmış. Kapının yanındaki çiviye anahtarlar asılı. Bodrum, çatı, su deposu, sığınak, dört daire yedeği, hepsi tek halkada.
“Başın sağ olsun.”
“Sağ ol.”
“Çocuklar nerede?”
“Yıldız yukarıda, çay taşıyor. Oğlan yolda.”
“Yol uzun.”
“Uzun.”
Ramazan yan apartmanın kapıcısı. Kolunu sıvamış, sandalyeleri silerken bezi iki kere değiştirdi. “Kömürü bu sene ben indiririm,” dedi. “Sen karışma.”
“Kömür geldi mi ki.”
“Gelir.”
Bekir Bey giriş kapısının orada duruyordu. Yönetici. Elinde telefon, yüzü sokağa dönük. Sonra içeri girdi, karanfilin yanına bir paket şeker bıraktı, “Bir eksiğiniz olursa,” dedi, cümleyi bitirmedi. Kimse bitirmesini beklemedi.
Çay demlendi mi bir tane daha koyayım kombiyi dün gece test etmişler su geldi mi sizde gelmedi bizde de gelmedi ben Ramazan’a söyledim üçüncü kattaki hanım aramış asansör yine ara katta kalıyormuş kapı açılmıyor Allah rahmet eylesin genç sayılırdı elli sekiz mi elli dokuz mu ben şekersiz içerim radyoda sabah bir şey diyorlardı tarifeye yine gelmiş perşembe yağmur varmış yorganları kaldırmadım daha bizimki de kaldırmadı
Birinci kattan Neriman Hanım indi. Bastonunu kapının kenarına dayadı, ayakkabılarını çıkarmak istedi, Yıldız kolundan tuttu. “Çıkarmayın teyze.”
“Ayıp olur kızım.”
“Olmaz.”
Oturdu. Elini dizine koydu. “Merhumu ben kırk yaşında tanıdım,” dedi. “Ben o zaman dul kalmıştım. Bu binada ne su vardı ne asansör. O geldi, düzeldi.”
“Sağ olun.”
“Sizin evde bir eksik olursa bana haber edin. Emeklimi ayın beşinde alırım.”
“Bir eksiğimiz yok.”
Kapının önünde ayakkabılar birikti. Hasan’ın terlikleri kapının arkasındaydı, tabanı incelmiş, biri diğerinden fazla yenmiş. Onları görsünler istemedim, eğildim, banyonun kapısına ittim. Kimse bakmıyordu, ben yine de ittim.
Yıldız tepsiyle indi. Bardakları dizerken karanfilin kavanozunu kenara itti. Halka ortada kaldı. Tozun ne kadar biriktiğini o zaman gördüm.
Kavanozu ben getirmiştim aşağı. Sen çiçeği atalım demiştin, plastik, toz tutuyor demiştin. Ben durdurmuştum. Şimdi duruyor.
Çay ve liste
Mutfakta iki ocak var. Birinde çaydanlık, birinde tencere. Tencerede öğlen için bulgur kaynıyordu. Kadınlar mutfağa girip çıktı, biri soğanı doğradı, biri bardakları çalkaladı, biri lavabonun altındaki bezleri buldu, “Bunlar temiz mi,” diye sordu, cevap beklemeden yıkadı.
“Otur sen. Yoruldun.”
“Oturdum sabahtan beri.”
“Oturmadın.”
Oturmamıştım. Ayakta durmak kolay geliyordu, bunu kimseye söylemedim.
Bulguru kaç bardak attın iki attım az gelir üç at su kaynadı mı kaynadı tuzu sonra atacaksın yoksa şişmez ben hep sonra atarım bizimki başta atar olmuyor işte şu bezi ver şuradan bunlar temiz mi temiz kaynattı bu sabah kaynattı mı bu halde mi kaynattı elin kolun tutuyor maşallah tutmasa ne olacak oturup mu kalacak oturacak bir gün oturur herkes oturuyor sonunda çayı taze demle o soğudu
Kadınlardan biri buzdolabını açtı, kapamadı, “Kapanmıyor bu,” dedi. “Üstüne tepsiyi koyacaksın,” dedim. Koydu. Kapandı.
Bir başkası lavabonun altına baktı, “Burada bir damla var,” dedi. “Var,” dedim. “Söylemediniz mi?” “Söyledik.”
Üçüncü kattan bir tepsi indi. Şükran Hanım’ın kızı getirdi, kapıda verdi, içeri girmedi. Tepsinin üstünde streç, altında kâğıt bir peçete, peçetenin üstünde tükenmezle bir not: *başımız sağ olsun. * İmza yok. Tepsiyi mutfağa aldık, streci Yıldız açtı, içinde börek vardı, dilimleri düzgün kesilmişti.
“Tepsiyi geri götüreceğiz,” dedim.
“Yıkayınca.”
“Yıkayınca.”
Apartmanın girişinde, posta kutularının üstünde bir liste asılıdır. Hasan’ın el yazısıyla. Daire numaraları alt alta, karşılarında rakamlar, ödemeyenlerin hizasına ince bir çizgi. Kâğıdın kenarı sararmış, üstüne bir defasında su damlamış, iki rakam akmıştı, o iki rakamı Hasan tükenmezle üstünden geçmişti. Herkes o listeye bakar, kimse önünde durmazdı.
Yılbaşından önce iki daire üst üste ödememişti. Hasan çizgiyi çekmemiş, boş bırakmıştı. “Yaz,” demiştim. “Yazarım,” demişti. Şubatta yazdı.
Sayın yönetim kurulu, eşimin vefatı sebebiyle hanemizde
Çayı ben demledim. Ocağın kısığını Hasan bir kere ayarlamıştı, o günden beri kimse dokunmadı, ben de dokunmadım. Çaydanlığın kapağı gevşektir, kaldırırken bezle tutmak gerekir. Bezi buldum, kapağı tuttum.
Perihan Hanım beşinci kattan indi. Kapıda durdu, ayakkabısını çıkarmaya davrandı, “Çıkarmayın,” dedim, çıkarmadı. İçeri girdi. Sandalyelerden birini gösterdiler, oturmadı, karanfilin durduğu televizyonun yanında ayakta kaldı.
“Nuriye Hanım, çok üzgünüm. Hasan Bey bu binanın hafızasıydı.”
“Sağ olun.”
“Annemi asansör bozulduğunda beşinci kata sırtında çıkarmıştı. Ben onu unutmam.”
“Unutmayın.”
Elinde küçük bir zarf vardı. Zarfı bana uzatmadı, televizyonun üstüne, defterin yanına bıraktı. “Bunu bir kenara koyun, şu ilk günler için.”
“Zahmet etmeyin.”
“Zahmet değil. Ayrıca yönetim kurulu olarak bu hafta bir toplantı yapacağız. Süreci konuşacağız. Kimsenin mağduriyet yaşamasını istemeyiz, bu bizim için insani bir mesele.”
“Kömür bu hafta gelecekti. Makbuz Hasan’ın cebinde kaldı.”
“Makbuz mu?”
“Yarısı bizde kalır, yarısı depocuda. Rakam iki yerde tutar.”
Perihan Hanım başını salladı. “Onu Bekir Bey’le hallederiz. Ben daha çok statünüzü kastetmiştim. Yani dairenin tahsisi, prosedür olarak, tabii ki bir geçiş süresi öngörülür. Avukatım bir baksın istiyorum, siz merak etmeyin.”
“Merak etmiyorum.”
Teneke kutuda kırk iki bin var. Kırk iki bin, bir de Yıldız’ın harçlığından artırdığı. Sen bilmezdin. Bilseydin dokunmazdın.
“Kızınız okuyor değil mi?”
“Okuyor. İkinci sınıf.”
“Bu önemli. Bunu toplantıda özellikle belirteceğim. Eğitim devam ediyorsa tablo değişir, bunu herkes anlar.”
“Anlarlar.”
“Bir de şunu söyleyeyim, kurumsal olarak baktığımızda burası yönetimin tasarrufunda bir bölüm. Ama bu, insanların bir gecede yerinden edilmesi anlamına gelmez. Ben böyle bir şeye izin vermem.”
“Su deposunu Hasan cumartesileri temizlerdi. Bu cumartesi yapılmadı.”
“Onu da not alayım.”
Çantasından telefonunu çıkardı, bir şeyler yazdı, telefonu geri koydu. Zarf televizyonun üstünde duruyordu, ikimiz de ona bakmadık.
Yıldız iki bardak getirdi. Perihan Hanım bardağı aldı, bir yudum içti, bardağı televizyonun üstüne, zarfın yanına bıraktı. Beş dakika sonra kalktı. Kapıya kadar geçerken kaloriferin üstündeki mendillere baktı, bir şey söylemedi.
Çay bardağı orada kaldı. İçinde bir parmak çay vardı.
Defterin arası
İkindiye doğru kalabalık seyreldi. Ramazan sandalyelerin yarısını içeri aldı, kalanı duvar dibine yasladı. Sokaktan bir motosiklet geçti, sonra bir daha geçti, ikincisinde durup adres sordu, tarif ettim.
Neriman Hanım kalkarken bastonunu unuttu, Yıldız arkasından yetiştirdi. Merdivende bir şey söyledi, aşağıdan duyulmadı, Yıldız indi, “Ne dedi?” dedim, “Bir şey demedi,” dedi.
Mendillerden biri kaloriferden kaydı, yere düştü. Aldım, silkeledim, geri serdim. Hâlâ nemliydi.
Bekir Bey içeri girdiğinde elinde bir dosya vardı, plastik kapaklı, mavi.
“Nuriye Hanım, kusura bakma, zamanı değil ama defteri alayım. Hesabı kapatalım, ay sonuna kalmasın.”
“Alın.”
Defteri televizyonun üstünden aldım. Kapağı mukavva, köşeleri yumuşamış. Hasan onu her ay başında masaya koyar, tükenmezi ağzına götürür, sonra yazardı. Verirken açtım. Kendim için açmadım, tozunu almak için açtım.
Daire numaraları alt alta. Karşılarında isimler. Birinci kat Neriman Hanım. İkinci kat Ferit Bey. Üçüncü kat Şükran Hanım. Beşinci kat Perihan Hanım. En altta, çizginin altında, bir satır daha: *kapıcı — muaf. *
Sayfayı çevirdim. Aynı düzen, ertesi ay. En altta yine aynı satır. İsim yok.
Geriye doğru çevirdim. Kışa geldim. Rakamlar büyümüş, çizgiler sıklaşmıştı. Bir sayfanın kenarına kurşun kalemle bir şey yazılmış, silinmiş, silgi kâğıdı tüylendirmiş. Altında yine aynı satır, aynı iki kelime.
Yirmi iki yıl bu binada. Kaç defter olduğunu bilmiyorum. Bu üçüncüsü olmalı, öncekiler bodrumda, çuvalın içinde, üstünde çatıdan inen su lekesi.
Sayfaların arasında katlanmış bir kâğıt vardı. Dörde katlanmış, kenarları yıpranmış, açılıp katlanmış olduğu belli. Fotokopi. Hasan’ın yazısı.
İlgili makama … yirmi iki yıldır aynı binada … eşim ve kızımla birlikte … söz konusu bölümün tarafımıza … süre …
Üçüncü satırda gözüm durdu. Katladım. Aynı yere koydum. Defteri Bekir Bey’e uzattım.
“Buyurun.”
“Sağ ol. Şunu da imzalasan, teslim aldım diye.”
Bir kâğıt uzattı. Altında iki boşluk. Birine o yazdı, birine ben. Tükenmez yazmadı, tükürükledi, yine yazmadı, Yıldız çantasından bir kalem çıkardı.
Bekir Bey çıktıktan sonra oturma odasına döndüm. Ütü masası sabahtan beri köşede duruyordu, açık, kablosu sarılı. Halı üç yıl önce dördüncü kattan çıkmıştı, kenarı bize göre kısaydı, Hasan altına gazete koymuştu. Televizyonu Ferit Bey vermişti, uzaktan kumandası eksik. Buzdolabının kapağı tam kapanmaz, üstüne bir şey koymak gerekir, koyduğumuz şey Şükran Hanım’ın hediyesi olan bakır tepsidir. Ütü de yukarıdan gelmişti. Hangi kattan, çıkaramıyorum.
Ramazan içeri girdi, ayakta durdu. “Bekir Bey defteri aldı mı?”
“Aldı.”
“İyi. Sende kalmasın. Bizde de kalmasın. Onların defteri onlarda dursun.”
“Dursun.”
“Bizim binada geçen sene Sabri ağabey öldü. Karısı iki ay oturdu, sonra kayınbiraderinin yanına gitti. İki ay az değil.”
“Az değil.”
“Ben de öyle diyorum.”
Çayını ayakta içti, bardağı mutfağa kendi götürdü, musluğun altında çalkaladı, ters çevirdi.
Yıldız yanıma geldi. “Anne, akşama ne yapalım.”
“Bulgur var.”
“Bulgur ikindiye kalmadı.”
“Öyleyse yumurta.”
“Perihan Hanım ne dedi?”
“Bir şey demedi. Başsağlığı diledi.”
“Zarfı açtın mı?”
“Sonra.”
Üç kere yazmışsın. Kâğıdın katı üç kere açılmış. Bana bir kere söylemedin. Ben de sana teneke kutuyu söylemedim, ikimiz de aynı masada oturduk.
Yazlık perde
Akşamüstü yağmur başladı. İnce, kısa sürdü, kaldırımın tozunu bastırdı. Kapıyı kapatmadım, aralık bıraktım, kapının altından soğuk geldi.
Yazlık perdeyi eylülde indiririm. Yıkarım, kurutur, sandığa koyarım, kalını asarım. Kalın perde sandıkta, naftalinle. Sandık yatağın altında, çekmek için yatağı kaldırmak gerekir, tek başına olmaz.
Perdenin ucunu tuttum. Kancalardan birini çıkardım. İkincisine geçtim, elimi indirdim. Perde yarım kaldı, bir ucu askıda, bir ucu pencerenin kenarına yığıldı. Öyle bıraktım.
Pencereden arka bahçe görünüyor. Çamaşır ipi hâlâ gerili, mandallar üstünde, ikisi kırık. Yağmurdan sonra ip aşağı düşer, sabah gerilir.
Kaloriferin üstündeki mendillere gittim. Kurumuşlardı. Kaynatılmış bez kuruyunca sertleşir, kenarları kâğıt olur. Birini elime aldım, açtım, kapattım. Diğerlerini üst üste koydum.
Radyoyu Yıldız açtı, sonra kapattı.
Kapıyı kapatalım mı üşüdü çocuk yağmur geçer bu saatten sonra gelen olmaz gelen olursa kapıyı çalar bizim kapı çalınmaz ki hep açık dururdu ben bir bakayım şu dışarıdaki sandalyelere ıslanmasın plastiktir ıslansın ne olacak paslanmaz ama kireç tutar yarın Ramazan siler o siler biz de sileriz elimiz mi kırıldı
Dışarı çıktım, giriş kapısına kadar. Sandalyeleri duvara dayadım, üst üste geçirdim, saydım. On bir. Çatlak olanı Ramazan bodruma indirmiş olmalı.
Giriş katının lambası titriyordu. Düğmeye bastım, söndü, yandı. Ampulü Hasan üç ayda bir değiştirirdi, kutuları merdiven altındaki rafta durur. Rafa baktım, iki kutu var.
Posta kutularının üstünde liste yoktu. Yerinde beyaz bir kâğıt asılıydı, bilgisayardan çıkmış, harfleri düzgün, sütunları çizgili. Daire numaraları, isimler, rakamlar. En altta bir satır yok. Kâğıdın dört köşesi de bantlanmış.
Elimi uzattım, kâğıdın alt kenarını düzelttim, bant zaten düzdü.
İçeri girdim. Anahtarlar çividedir. Bodrum, çatı, su deposu, sığınak, dört daire yedeği. Halkayı çividen aldım. Ağırdı. Avucumda bir süre durdu. Bezle sildim, çiviye geri astım.
Zarf televizyonun üstünde, karanfilin yanında duruyor. Elime aldım. Ağırlığı yok. Parmağımı kapağının altına soktum, çıkardım, aynı yere bıraktım. Kavanozu halkanın üstüne, tam üstüne oturttum, halka görünmez oldu.
Şükran Hanım’ın tepsisini yıkadım, kuruladım, mutfak dolabının üstüne koydum. Yarın çıkarım, veririm. Çıkmasam da olur, kızı iner alır.
Yıldız kitaplarını masaya yaydı, bir süre baktı, topladı. “Yarın gitsem mi?”
“Git.”
“Gitmesem?”
“Git.”
Sayın yönetim kurulu, eşimin vefatı sebebiyle, kızım okula devam etmekte olup, bir süre
“Anne, yumurtayı kaç tane kırayım?”
“Üç.”
“Sen yemeyecek misin?”
“Yiyeceğim. Üç kır.”
İzin kâğıdı
Oğlan gece yarısını geçe geldi. Çantasını kapının yanına bıraktı, sandalyelerden birine oturdu, kalktı, mutfağa gitti, su içti, geri geldi.
“Yer var mı.”
“Var.”
Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı, masanın üstüne koydu. Antetli. Üstünde firmanın adı, altında tarih boşluğu, ortada iki satır. Üç gün.
“Bunu niye çıkardın?”
“Dursun. Sorarlar.”
“Kim sorar?”
Omuz silkti. Kâğıt masanın üstünde kaldı, bir kenarı havaya kalkıktı, katın izi geçmiyordu.
“Baban seni sordu mu diyeceksin şimdi.”
“Demeyeceğim.”
“Sordu.”
Sormamıştı. Yorganı sandıktan çıkardım, geçen kıştan kalma, kokusu vardı, açtım, pencerenin önünde bir süre tuttum, sonra salona serdim. Oğlan ayakkabılarını çıkarırken bağını çözmedi, ökçesinden itti, ikisi de yan yattı. Kaldırdım, kapının yanına, ötekilerin hizasına koydum.
Işığı söndürdüm. Buzdolabı çalıştı, durdu, çalıştı. Kaloriferin borusunda su sesi vardı, test ediyorlar, yakmıyorlar.
Perşembe toplantı varmış. Perşembe’ye kadar üç gün. Oğlanın kâğıdı da üç gün. İkisi aynı güne çıkıyor, bunu kimseye söylemem.
Sabaha karşı bir ara kalktım, masanın üstündeki kâğıdı elimle düzelttim, katın izini tırnağımla açtım. Kâğıt yine kıvrıldı.
Ütü masası
Sabah erken kalktım. Ev sessizdi. Yağmur gece boyu sürmüş, kaldırımda su birikmiş, sandalyelerin oturma yerlerinde göller olmuştu. Elimde bezle çıktım, üstteki üç tanesini sildim, dördüncüde durdum, bezi eğdim, suyu boşalttım, geri koydum.
Ramazan sokağın başında görünüyordu. Beni gördü, elini kaldırdı, yaklaşmadı. Kendi apartmanının önündeki poşetleri topladı.
Mutfakta çay demledim. Perihan Hanım’ın dünden kalan bardağını gördüm, televizyonun üstünde, dibinde bir parmak. Çay kararmış, kenarında ince bir halka bırakmıştı. Aldım, döktüm, yıkadım, halka çıkmadı, tekrar ovdum, çıktı. Diğerlerinin arasına koydum.
Girişte ayak sesi oldu. İnen kimse bizim kapıya bakmadan geçti. Sonra bir kapı çarptı, üst katlardan biri. Sonra asansör indi, durdu, açılmadı, bekledi, açıldı.
Hasan’ın gömleği banyodaki sepetteydi. Mavi, yakası iki kere onarılmış. Cebinde bir şey vardı, elimi soktum, çıkardım. Kömür makbuzu. Karbon kâğıdıyla çoğaltılmış nüsha, alt kopya, mürekkebi soluk. Rakam okunuyor. Depocunun kaşesi yarım basılmış.
Makbuzu masanın üstüne koydum, avucumla düzelttim, kenarındaki kıvrımı tırnağımla açtım.
Ütü masasını köşeden çektim, ayaklarını açtım, ortada durdu. Kabloyu çözdüm. Ütünün altı kireçlenmiş, buhar delikleri beyazlamıştı. Su haznesine su koydum. Fişi taktım. Bekledim.
Fişini çek demiştim sana. Çekmezdin. Bu ütü bizim değil ki derdim, gülerdin. Bizimmiş gibi kullanıyorsun derdim.
Bekir Bey kapıya geldi, içeri girmedi, eşikten seslendi. “Nuriye Hanım, toplantı perşembeye kaldı. Perihan Hanım öyle istedi. Bir şey lazım olursa haber et.”
“Sağ olun.”
“Kömürü bu hafta indiririz.”
“İndirirsiniz.”
Gitti. Ütü ısınmıştı. Gömleği masaya serdim. Önce arkasını, sonra kollarını. Buhar çıktı, yüzüme geldi, çekildim, geri döndüm. Yakayı iki kere geçtim, onarılan yerde iplik kalınlaşmış, ütü orada takıldı, kaldırdım, tekrar bastırdım.
Cep kapağının altı solmamıştı, geri kalanı solmuştu. Düğmelerden ikisi sonradan dikilmiş, renkleri yakın, aynı değil.
Ütünün buhar deliklerinden biri tıkalı, oradan su damlıyor. Gömleğin omzunda koyu bir leke oldu. Üstünden bir daha geçtim, leke açıldı, kayboldu.
Bu ütüyü hangi kattan getirdin, sen söylerdin, ben unuttum. Dördüncü olabilir. Fişini çekerim ben.
Çayı koydun mu abla ben içerim biraz sonra kapı açık kalmış kapatayım mı kalsın hava alsın soğuk ama olsun perşembe diyorlar toplantı ne toplantısıymış bilmem apartman işte her ay yaparlar bu sefer başka galiba kim demiş kimse demedi ben duydum kombiye bakan çocuk gelecekmiş bugün gelirse söyleyin bana
Yıldız uyandı, kapının aralığından baktı. “Anne, ne yapıyorsun.”
“Ütü yapıyorum.”
“Bugün mü?”
“Bugün.”
“Onu ne yapacaksın?”
“Dolaba koyacağım.”
Kapıdan çekildi, geri geldi, kapıya yaslandı. “Perihan Hanım aradı. Toplantıya seni de çağırıyorlarmış. İstersen.”
“İstemem.”
“Ben giderim.”
“Sen okula gideceksin.”
Mutfağa gitti. Musluğu açtı, kapattı, tekrar açtı. Oğlan salonda dönüp yorganı üstüne çekti.
Masanın üstündeki izin kâğıdını aldım, buzdolabının kapağına yasladım, üstüne bakır tepsiyi koydum, kapak kapandı.
Girişten sesler geldi.
Kombiye bakan çocuk geldi mi geldi bodrumu açacak anahtar kimde anahtar aşağıda çividedir sor bir kadına rahatsız etmeyelim şimdi ederiz canım iş işte bekleyemez su kesilir yoksa perşembe diyorlar ne perşembesi toplantı ha o ben imza vermem ben de vermem versek ne olur vermesek ne olur çocuk soğukta bekliyor açın şu kapıyı
Anahtar halkasını çividen aldım, kapıyı açtım, uzattım. Aldılar. Kapıyı kapattım.
Kollarını düzelttim. Kolun birini gövdenin üstüne yatırdım, sonra ötekini. Etek ucunu içeri kıvırdım. Gömleği ikiye katladım. Katın üstünden elimle bir kere geçtim.
Makbuzu aldım, dörde katladım, gömleğin katının arasına koydum.
Gömleği masanın kenarına bıraktım. Ütünün fişini çektim.