https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bir yerden ayrılmaktan korkma,

oraya bağlı olmaktan kork,

alışkanlıklarından kork,

hep aynı kalmaktan kork.

Guy Finley, Vazgeçebilmek

Dükkanın kapısını sabah dokuzda açar, yine ekşimiş suratınla içeri girersin. Doğruca koltuğuna oturup kahveni beklemezsin. Önce etrafa, sonra altın varaklı aynalara bakarsın. Aynaların altında, dükkânın bir duvarını kaplayan granit tezgâhın üzerinde sere serpe duran tokaları, fırçaları ve tarakları toplarsın. Hepsi dün geceden kalmıştır.

İçi kurumuş birkaç boya kabını, koca kalçanı kıvıra kıvıra mutfak lavabosuna taşırsın. Aynalara ve tezgâha cam sil sıkıp silersin. Önüne çıkan mor pufa bir tekme savurursun. Sonra yerde gecelemiş kıvrık saç yumaklarını faraşla toplarsın. Nefes nefese kalırsın.

Yeni işe aldığın, açlıktan nefesi kokan küçük kızı baştan aşağı süzer, ters bir bakış atarsın. Kız titreyerek yerinde öylece dururken yapılacakları gösterirsin. Bir daha aynı hatayı tekrarlamamasını söylersin. Tıpkı bana yaptığın gibi. Kesin yaşı da küçüktür; belki onu da köyden bulmuşsundur. Belki de köle olacak başka birini bulamamışsındır.

Bir an benim artık orada olmadığımı unutup kıza, “Ayşe, çabuk bir tost yap. Birazdan Handan Hanım gelecek,” dememek için kendini zor tutarsın. Sonra mutfağa gider, aceleyle bir tost hazırlarsın. Benim yaptıklarımın lezzetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Isırdığın lokmaları ağzında yarım yamalak çevirip yutarsın. Öfkeni dişlerinin arasında ezersin.

Su içmek için dolabı açtığında, sırma gibi dizdiğim bardakları görür, belki için burulur. O bozuk vanayı yaptırmamız gerektiğini her hatırlattığımda, “Bırak Allah aşkına Ayşe, bana masraf çıkarma. Akşamları kapatıp gidiyoruz, ne olacak? Durup dururken tesisatçıya niye para öpeyim? Dükkânın masrafı bana zaten yetiyor,” dediğin günleri hatırlarsın.

Belki ilk kez pişman olursun. Maddi manevi bütün faturayı bana kestiğin için, içinden sessizce, “Kafama sıçayım,” dersin.

Akşamdan kalma olduğunu, afyonunun patlamadığını yaldızlı duvar kâğıtlarından bile gizlemek istersin.

Dükkânın gediklisi Handan giriş yapar. Gözleri beni arar. İlk kez yokluğuma şaşırarak, “Ayşe nerede?” diye sorunca utanırsın. Bozuk vanayı kapattığım hâlde gece patladığını, dükkânı su bastığını, sabah incecik bedenime acımadan her yeri pırıl pırıl temizlettiğini, sonra da son maaşımı kesip beni kapı önüne koyduğunu söyleyemezsin. Yıllar içinde ruhumda açtığın yaralardan da habersizsindir.

“Sorma Handan Hanımcığım, Ayşe ayrıldı. Köyüne dönecekmiş, evlenecekmiş. Beni böyle ortada bırakıp gitti,” yalanını uydurursun. Hızını alamayıp devam edersin: “Ne nankörmüş bu kız. Küçücük yaşta yanıma aldım. Her şeyi öğrettim. Dükkânı kendi evi bil dedim. Hiçbir şeyi esirgemedim. Onun ihmali yüzünden iki gün ekmek teknemi kapatmak zorunda kaldım. Dükkânı su bastı. Neler geldi başıma bir bilseniz…” Handan sana inanmaz. Ağzını buruşturur.

Dükkânda küçük kız olsun ya da olmasın, yalnız sayılırsın. Mor koltukların önündeki sehpanın tozundan, beklemiş kahve fincanlarından bakışlarını kaçırır, Handan’ı hemen aynanın önüne oturtursun. Yıkanmamış havluları hatırlarsın. Mutfakta makineye atılmayı bekleyen kirlilerin arasından bir tane kapıp kadının sırtına yerleştirirsin. Handan saçını evde yıkamıştır, saçları hâlâ ıslaktır.

Son ses müzik olmadan kulakların kaşınmaya başlar. Ben yokum ya, radyoyu açmaya yönelirsin. O an elin kolun olduğumu yeniden hatırlarsın. Sabah sabah fön çekmenin ağırlığı omuzlarına çöker. Benim boyadığım saçları, çektiğim fönleri, yaptığım tırnakları, yıkadığım bulaşıkları, bitmek bilmeyen enerjimi ve güler yüzümü düşünürken iç organların sızlar. “Kız, kara kuru bir şeysin ama hiç acıktım, susadım demezsin. Harıl harıl çalışırsın. Ne biçim gençsin sen?” dediğin günleri özlersin.

Handan aynadan sana bakar. “Ayşe’yi on beş yaşından beri tanıyoruz. Başına başka bir şey gelmiş olmasın? O kız çok çalışkan, çok tatlıdır,” der. Bu devirde kimseye güvenip emek vermemek gerektiğinden söz ederken fön makinesini çalıştırırsın. Susarsın.

Suratsızlığına, hantallığına rağmen yıllanmış müşterilerinin bana yağdırdığı övgülere hiç aldırmadığını hatırlarsın. Sadece kesim yaparak patronluk tasladığın o rahat günleri özlersin. Sorun çıkaran müşterileri bir göz işaretiyle bana bırakır, onları hamur gibi yumuşatışımı seyrederdin.

Fön biter. Sen de biraz bitersin. Zorlayarak yüzüne yerleştirdiğin gülümseme, para eline geçer geçmez dağılır. Kara bulutlar yeniden çöker.

Tam oturacakken başka bir kadın gelir. Boya, kesim ve fön ister. Daha işe başlamadan yorulursun. Sahte maskeni yeniden takarsın. Küçük kız varsa ne âlâ; kesilen saçları toplar. Ya yoksa? O zaman çığlık atıp dükkânı terk etmek, kendini sokağa vurmak istersin. On yıldır dükkânın bütün yükünü sırtıma yıktığını ilk kez fark edersin.

Şimdi nerede olduğumu düşünürsün. Beni herkese kardeşin ilan ettiğin için aramak istersin. Gururun izin vermez. Yeni bir köy kızı bulup yetiştirecek ne sabrın vardır ne de zamanın.

Bir kadın daha gelir. Onu koltukta bekletirsin. Panik biraz daha büyür. Sigara molalarını bile rahat veremezsin. İçindeki öfke patlamaya hazır bir volkana dönüşür.

Tam o sırada malzemeci Ali kapıda belirir. Tahsilata geldiğini anlarsın.

“Ali’ciğim hoş geldin. Haftaya ödeme yapayım. Dükkânı su bastı. Ne nerede, ben bile bilmiyorum,” dersin. Ali sana, girişteki cam deskin üzerinde duran, benim tuttuğum kırmızı kaplı defteri gösterir.

“Geçmiş olsun abla, her şeyden haberim var. Ayşe beni aradı. Nasıl yaptın ablacığım ya? Onun gibi bir kızı şimdi nereden bulacaksın? Yetişmiş, çalışkan kızı hemen kaptılar vallahi. Ahmet Abi’nin ya da Murat Abi’nin dükkânında başlayacakmış işe. Bilirsin onların dükkânlarını. Arı gibi işleyen yerler ikisi de. Hangisi daha çok para verirse artık…”

Üzerine un çuvalı düşmüş gibi ezilirsin. Dimdik durmaya çalışır, bütün gücünü toplarsın.

“Hayırlısı canım ya. İnşallah akıllanır da bir daha aynı hataları yapmaz. Neyse ablacığım, bak dükkânda yalnızım, müşteriler bekliyor. Sen yine de bana haftaya kadar müsaade et.”

Ali’yi gönderdikten sonra aynanın önünde duran kadına sahte bir gülücük yollarsın. Sonra mutfağa geçersin. Tezgâha iki elini yaslar, derin derin nefes alıp verirsin. Gözlerinden iki damla yaş süzülür.

Boyayı hazırlayıp eline kirli bir havlu alır, kadının başına geçersin. Boyayı sürer, ardından diğer müşterinin saçlarını yıkamaya başlarsın. Bekleyen herkese, benim seni yüzüstü bıraktığımı, bu yüzden onları bekletmek zorunda kaldığını anlatırsın. Yeni birinin yarın işe başlayacağını söyleyerek özürlerini buket gibi önlerine bırakırsın.

İki müşteriyi daha uğurladıktan sonra kapıyı içeriden kilitler, jaluzileri indirirsin. Öğlen olmuştur.

Akşamı beklemeden dolaptan bir bira çıkarırsın. İkinci rafta duran peyniri görürsün. Benim peynirimi. Elin bir an havada kalır. Sonra kapağı sessizce kapatırsın.

Pilin bitmiştir.

Uzun mor koltuğa kendini bırakırsın. Hüzün bulaşmıştır sana. Ne kadar çırpınırsan çırpın, yerinde saydığını anlarsın. Bütün o nafile patinajların bir işe yaramayacaktır.