
Bir öykü okuma çalışmasını kendi adıyla duyurmak ne zaman yetersiz gelmeye başladı? Bir yazarla konuşmak, bir romanı tartışmak, anlatıcının metindeki yerini incelemek artık yeterince ilgi çekici bulunmuyor mu? Duyurulara bakınca insan bunu düşünüyor. Yapılacak iş tanıdık, ona verilen ad başka bir şey söylüyor. Edebiyatın çevresinde tuhaf bir adlandırma hevesi var. Sözcüklerin anlamından çok uyandıracağı etkiyle ilgilenen bir heves. Bir başlığa şifa ekleniyor, ötekine uyanış. Birinde insanın özü bulunacak, diğerinde ruhun kapıları açılacak. Kimi başlık dünyanın gidişatı hakkında hüküm veriyor, kimi birkaç saatlik buluşmaya çağları aşan bir bilgelik yüklüyor. Hepsinde ortak bir acele var: Daha konuyu söylemeden okuru etkilemek.
Burada yalnızca kötü başlık seçmekten söz etmiyorum. Yapılan işe başka bir nitelik kazandırıyormuş gibi davranmaktan söz ediyorum. Okuma çalışmasını, yazma alıştırmasını, edebiyat sohbetini kendi adıyla sunmaya razı olmayan bir anlayıştan. Başlık, bir metnin ya da etkinliğin okurla kurduğu ilk ilişkidir. Bir çerçeve çizer. Nereye bakacağımızı, söylenenleri hangi bağlamda düşüneceğimizi etkiler. Bu yüzden başlıktaki yanlış adlandırma, kenarda duran küçük bir kusur sayılamaz. Daha başlamadan yapılan işi başka türlü algılamamıza yol açar.
Bir yazma çalışmasını ruhsal arınma sözüyle duyurduğunuzda katılımcıya yalnızca yazmayı önermiyorsunuz. O çalışmanın kendisinde bir değişim yaratacağını da ima ediyorsunuz. Bir söyleşiyi insanlığın son hesabı gibi adlandırdığınızda konuşmacılara henüz söylemedikleri bir hükmün yetkisini veriyorsunuz. Başlık, içeriğin önüne geçip onun adına konuşmaya başlıyor. Üstelik mesele başlığın altının dolu olup olmamasıyla da bitmiyor. İyi hazırlanmış bir çalışmaya yanlış ad konabilir. Ciddi bir edebiyat programı, seçilen sözlerle olduğundan başka gösterilebilir. Harcanan emek, adlandırmadaki savrukluğu kendiliğinden düzeltmez. Bir işin ne olduğunu doğru söylemek de o emeğin parçasıdır.
Edebiyatın başka alanlarla ilişkisine itiraz etmiyorum. Böyle bir itirazın edebiyatı da yoksullaştıracağını biliyorum. Edebiyat; felsefeyle, tarihle, psikolojiyle, inançla, siyasetle konuşur. Bu ilişkilerden düşünce doğar, yeni okuma yolları açılır. Fakat ilişki kurmak emek ister. Kavramların hangi anlamda kullanıldığını bilmek, aralarındaki bağı göstermek gerekir. İki alanın adını yan yana yazınca bu iş tamamlanmış olmuyor.
Bugün sık rastladığımız kolaylık tam burada. Bir alanın kavramı, taşıdığı ağırlıkla birlikte alınıyor; anlamına karşı duyulması gereken sorumluluk geride bırakılıyor. Sözcüğün itibarı ödünç alınıyor. Bilgelik çağrışımı işe yarıyor, bilim çağrışımı işe yarıyor, gizem işe yarıyor. Başlığın dikkat çekmesi için hangisi uygunsa o kullanılıyor. Oysa kavram, istediğimiz yere iliştirebileceğimiz bir süs değildir. Bir düşünme biçimine aittir. Başka bir bağlama taşındığında anlamı değişebilir, yeni bir ilişki kurulabilir. Ama bu değişimin de düşünülmüş olması gerekir. Sözcüğü yerinden söküp getirmekle düşünsel bir yenilik yapmış olmuyoruz.
Bir de şiirsellik adına gösterilen hoşgörü var. Ne söylendiği anlaşılmayan her sözün şiirsel sayılması. Birbiriyle ilişkisi kurulmamış kelimelerin yan yana gelişinden derinlik beklenmesi. Açıklaması sorulduğunda da okurun yeterince sezmediğinin düşünülmesi. Şiirsel dilin kendine göre bir titizliği vardır. İmge kurmak, sözcüklerin arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmak değildir. Alışılmadık bir bağ kuruyorsanız o bağın metinde bir karşılığı olur. Belirsizlik de çalışılmış bir tercih olabilir. Fakat her bulanıklığa estetik değer yükleyemeyiz. Bazen cümle üzerinde yeterince düşünülmemiştir. Bu ihtimali de konuşabilelim artık.
Sözcüğü ortasından bölmek, bir heceyi öne çıkarmak, araya çizgi koymak da aynı dikkatle ele alınmalı. Dilin yapısıyla oynamak yeni anlamlar üretebilir. Üretemediğinde geriye yazılış numarası kalır. Okurun gözünü bir anlığına durdurur. Sonra ne olur? O duraklamanın ardından düşünce ilerlemiyorsa yapılmış olanın sınırı bellidir. Asıl sorun, edebiyat çevresinde bu yöntemlerin kolayca değer görmesi. Başlığın çarpıcılığı, onu oluşturan düşüncenin önüne geçebiliyor. Kulağa farklı gelen söz, farklı bir bakışın kanıtı sayılıyor. Böylece yeniliğin ölçüsü de değişiyor. Bir meseleye başka türlü yaklaşmak yerine, bildiğimiz işi başka türlü adlandırmakla yetinebiliyoruz.
Bu alışkanlık, sıradan görünen emeği de küçümsüyor. Bir öyküde zamanın nasıl kurulduğuna çalışmak yeterince değerli değilmiş gibi. Bir romanın cümlelerini incelemek, bir şairin sözcük seçimini tartışmak kimseyi çağırmaya yetmezmiş gibi. Edebiyat çalışmasının kendi konusu, tanıtılırken saklanması gereken bir eksikliğe dönüşüyor. Bunda edebiyata karşı bir güvensizlik görüyorum. Yaptığımız işin değerine güvensek onu bu kadar büyütmeye ihtiyaç duyar mıydık? İnsanları bir metnin başında dikkatle durmaya çağırmak yerine hayatlarını değiştirecek bir eşiğe davet etmemiz neden?
Geçmişle bugünü karşılaştırırken üzerinde durulması gereken de bu. Eski edebiyat ortamlarını kusursuz saymak kolay, onları gerçekten anlamaya çalışmak daha zor. Oralarda da gösteriş vardı. İtibar dağıtan masalar, birbirini kollayan çevreler, kapıda bekletilen insanlar vardı. Bugünün sorunlarını yalnızca yeni kuşaklara yüklemek, geçmişin hesabını kapatmak olur. Yine de o geçmişten öğrenilecek bir ölçü var: Edebî iddianın yazılanla ve söylenenle sınanması. Bir şiir anlayışını savunuyorsanız şiire dönersiniz. Bir romanı tartışıyorsanız cümlesine, anlatıcısına, dünyayı kurma biçimine bakarsınız. İddianızın hesabını orada verirsiniz. Adlandırma, bu karşılaşmanın yerini tutmaz.
Bugün de aynı ölçüye ihtiyacımız var. Üstelik duyuruların hızla dolaştığı, insanların birkaç saniye içinde karar verdiği bir ortamda daha fazla ihtiyacımız var. Hız, sözü özensiz kullanmanın gerekçesi olamaz. Kısa söylemek gerekiyorsa doğru sözü bulmak için daha çok çalışılır. Biz ise zaman zaman bu zor işi atlıyoruz. Konuyu belirginleştirmek yerine iddiayı büyütüyoruz. Söylemek istediğimizi daraltıp derinleştireceğimize birkaç büyük kavram daha ekliyoruz. Sonunda başlık her yere uzanıyor, okur hangi meseleye çağrıldığını anlayamıyor.
Bu da bir alışkanlık yaratıyor. İnsanlar, anlamını tam çıkaramadıkları sözü kendilerinden daha bilgili birinin kurduğunu varsaymaya başlıyor. Başlığın karşısında soru sormak yerine eksik kaldıklarını düşünüyorlar. Edebiyatın etrafında kurulabilecek en kötü ilişkilerden biri bu: Okurun kavrama isteğinin mahcubiyete dönüşmesi. Oysa iyi bir edebiyat ortamı soruyu çoğaltır. Kullanılan sözü tartışmaya açar. Bir kavramın yerinde durup durmadığını sormayı kabalık saymaz. İtirazı, konuşanın kişiliğine yönelmiş saldırı gibi karşılamaz.
Bunu kendimize de uygulamak zorundayız. Yazarın, yayıncının, atölye yürütenin dili kullanırken özel bir özen göstermesi beklenir. Başkasının metnindeki gereksiz kelimeyi işaretleyip kendi duyurumuzdaki gösterişi görmezden gelemeyiz. Okurdan dikkat isterken onun dikkatini yanlış beklentilerle çekmeye çalışamayız. Her buluşmanın büyük bir olay olması gerekmiyor. Her yazma çalışması insanı yeniden yaratmayacak. Bir kitabı birlikte okuruz, bazı yerlerde anlaşır, bazı yerlerde itiraz ederiz. Yeni bir ayrıntı görürüz. Bazen de düşündüğümüz kadar verimli geçmez. Bunun bile dürüstçe söylenebileceği bir dile ihtiyacımız var.
Gittiğimiz yerde beni asıl kaygılandıran, kötü başlıkların çoğalması kadar onlara alışmamız. Sözcüklerin anlamını yoklamaktan vazgeçmemiz. Etkilenmeyi anlamanın önüne koymamız. Bir süre sonra yapılan işle ona verilen ad arasındaki mesafeyi fark etmememiz. Edebiyatın başına gelen başlıkları bu yüzden önemsiyorum. Dilin anlamına gösterdiğimiz dikkat, daha duyuruda belli oluyor. Yapacağımız iş bir öyküyü okumaksa adını koyalım. O öykünün neden okunmaya değer olduğunu anlatmak için uğraşalım. Bunu yapamıyorsak başlığa insanlığı, sonsuzluğu, ruhun bütün kapılarını çağırmanın faydası yok.
Bir öyküyü okumaya insan çağıramıyoruz da insanlığı dönüştürmeye mi çağırıyoruz?