Elimdeki filede çırpınıp duran sıçanla beraber çukurdan çıkıyorum. Çukur dediğime bakmayın, dedemin babasının bile karnını doyurmuş olan yağ fabrikasını, biz ona “Şato” deriz, dolaşan borular zincirinin açıldığı yer.
Dizlerini kırıp çıplak ayaklarını altına almış, iki numara büyük terliği çıktı çıkacak ayağından. İpil ipil gözleriyle bir dedektif titizliğiyle etrafı tararken iki elini ağzına götürüp hohluyor ikide bir.
Neredesin biliyor musun? Burası senin gerçekliğin benimse rüyam. Küçük küçükkodeslere tıkıştırdığın anılarından oluşan bir dünya bu. Aman hiçbir şey kaçmasın diye sürekli kontrol altında tuttuğun esaret çemberi.
Bir ara yüz çizgilerinizi sayarak ulaşayım istedim yaşınıza. Olacak gibi değildi, belki yirmi, belki yirmi beş çizgi vardı yüzünüzde, her biri iki seneden hesaplansa. Olacak gibi değildi. Öğrenciydiniz biliyordum. Tıp fakültesinde okuyordunuz.
Yazı – Yorum derginin yayınlayacağı, ‘’e-Kitap Öykü Seçkisi’’ için başvurular başlamıştır.
Bir diğer detay klişe bir aşk hikayesi. Su gibi bir dille yazılınca o bile sırıtmıyor. Aziz Bey’in gelip geçici ilişkilerinden farklı olarak Maryam’a tutkusu geniş bir yer bulsa da esas hikaye onlarınki değil.
Yazmak hayatın merkezidir benim için, ne yazmadan ne okumadan yani kitapsız bir dünya mümkün görünür gözüme. Borges’in ünlü sözüne atıf yaparak söylüyorum, kitapsız cennet olmaz…
Alınan her nefes, hüzün duvarlarını aştıktan sonra hayat olacak günler vaadediyor. Nefes alıyorum, nefes veriyorum. Yabancılaştığım sokaklar, kucak açıyor bana biliyorum…
Hayranlıkla okuduğum Korku romanı yine bir kadının, bir önceki paragrafta saydığım bütün özelliklerini dışa vuruyor. Stefan’ın belki de yazmış olduğu en diyalog içeren kitap olmasının yanı sıra bence gerçek korkuyu da bize anlattığı mat bir kitap.
Sevgili, konu itibarıyla bir aşk hikayesi gibi görünse de arka planda yazarın aile yaşamına ve dönemin toplumsal algılarına dair ciddi bilgiler içerir. Biraz satır aralarında gezinerek size romanın diğer yüzünü de göstermek isterim:









