https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ilk romanı “İnsancıklar”da (1846) anlattığı yoksul insanlar gibi yaşam sürdürürken edebi yaşamının daha ilk yıllarında aristokratik-burjuva bir toplumda kafa işçiliğinin aşağılanan konumuna ilişkin deneyimler edindi. İlk kitabı “İnsancıklar” bu döneme ait bir ürün oldu. “İnsancıklar”ın büyük yankı uyandırması ve Belinski’nin taktir dolu sözleri Dostoyevski için büyük mutluluk kaynağı oldu. Dostoyevski’nin 24 yaşındayken yazdığı ilk romanı İnsancıklar yayımlandığında Şair Nekrasow, ”Yeni bir Gogol doğdu!” diye haykırmış, dönemin ünlü eleştirmeni Belinski ise, onu övgüye boğmuştu. Dostoyevski, gerçekten de sonraki romanlarında ince bir duyarlılıkla daha da derinlemesine işleyeceği insan sevgisi, acıma ve suçluluk duygularının ilk ve çarpıcı örneğini İnsancıklar’da vermiştir; Acı çeken sıradan insanın fırtınalarla dolu iç yaşantısının anlatırken, psikolojik ayrıntıları tüm boyutlarıyla yansıtmayı başarmış, böylelikle de dünya edebiyatına küçük ama dev bir yapıt armağan etmiştir.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1845 yılı nisanında “İnsancıklar” tamamlanınca eserin müsveddelerini dostu Grigoriç’e verir. O da bunları, dönemin ünlü şairlerinden Nekrasov’a götürür. Nekrasov, sabahın dördünde kitapla ilgili düşüncelerini Dostoyevski’ye anlatmak üzere evden çıkacak kadar eserden etkilenir. Bir sonraki günse, müsveddeleri eleştirmen Belinski”ye götürür ve ona yeni bir Gogol”ün doğduğunu söyler. Galiba sizde Gogol’ler mantar gibi yerden fışkırıyor.” diyen Belinski, romanı kısa sürede okur ve roman hakkında şunları yazar:

“İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya`da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi. Rusya yeni bir Gogol kazandı. Eserin yazarı Gogol’ü de geçecek, dehası sayesinde, eserleriyle şimdiki ve bundan önceki bütün edebiyatı gölgede bırakacak!’’ 

Olaylar o kadar hızlı gelişir ki Dostoyevski bile buna şaşırır. Roman Dostoyevski’nin büyük umutlarıyla yayımlanır ve Dostoyevski bir anda tanınan bir yazar durumuna gelir. Böylece daha ilk eserinde başarıyı yakalar.
Bir süre sonra Belinski ile Dostoyevski görüşürler ve genç yazar, ünlü eleştirmenin kendisine söylediklerini şu sözlerle ifade eder: 

“Belinski bana, üst üste birkaç sefer: Delikanlı ne yaptığınızın farkında mısınız? Siz sadece sanatçı olarak, bir sezişle bunu yazabilirdiniz! Ama, bize gösterdiğiniz bu korkunç gerçeğin üzerinde hiç düşündünüz mü? Ama hayır, bu yirmi yaşınızla bunu düşünmüş olabilmenize imkan yoktur”

Belinski devam eder: 

“Siz meselenin ruhuna dokundunuz, bir çırpıda en can alacı noktayı gösterdiniz. Biz eleştirmenler, sadece düşüncelerimizi söyler, bunu kelimelerle anlatmaya çalışırız. Siz sanatçılarsa elle tutulabilmesi, düşüncelerini söyleyemeyen bir okurun bile her şeyi birden kavrayabilmesi için meselenin esasını çizgiyle, bir çırpıda, bir tipte canlandırırsınız!.. İşte sanatçının sırrı diye buna derler… İşte sanatçının gerçeğe hizmet etmesi diye buna derler… Kabiliyetinizi koruyunuz, siz büyük bir sanatçı olacaksınız.’’

Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar (1846) ilk Rus toplumsal romanı sayılır. Dostoyevski İnsancıklar’da, sıradan, yoksul, çaresiz insanların hayatını anlatır. Henüz gözlemlerini yansıtma aşamasındadır Dostovyevski. Romanın ana teması diğer Dostoyevski romanlarında olduğu gibi “acıma” dır.

İnsancıklar, mektup-roman tarzında kaleme alınmış kısa ve toplumsal içerikli bir romandır. Dostoyevski’nin acıma duygusu daha bu ilk eserinde bile belirgindir. Roman, yaşlı bir katibin küçük bir kıza olan aşkını ve bu kıza karşı gösterdiği saygınlık çabalarını konu alır. ”İnsancıklar Dostoyevski’nin ilk yapıtı olmasına rağmen en önemli romanlarından biri sayılır.”

“Sanki kalbimi elime alıp insanlar içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve ayrıntısıyla tanımladım.”

Dostoyevski, daha ilk eserinde çizgisini belirtmiştir: Rusya’nın insanları. Rusya’yı oluşturan her gruptan, topluluktan, toplumdan insanlar ve bu insanların birbirleriyle ilişkileri vardır: sosyetesi, soylusu, fakiri, memuru, yazarı, tefecisi, ev sahibesi, genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu. 157 sayfaya fakir olan sıradan Rus insanların diliyle gururunu, kanaatkârlığını ve Tanrı’dan yardım umuduyla birlikte herkesi sığdırabilmiştir hem de hiç ara söz kullanmadan, sadece mektuplarda! Usta, daha işin başında ustalıkla başlamış meslek hayatına. Fakat ağırlığını hissettiren tema acıdır, gururun ağırlığı altında fakirlikten kaynaklanan hayatta yaşanan acı.   

Karakterlerin özellikleri uyumludur, bir kahramanda zıt karakteristik özellikler yoktur; yani iyi içinde kötü kötü içinde güzel durumu, fakat zıt fikirlere sahip karakterler rol alır. İlerideki eserlerinde ustalığını konuşturacağı yalnızlık teline daha ilk eserinde dokunmamıştır, bunu da ikinci eseri  olan Beyaz Geceler’de işleyecektir.

Tüm eserleri gibi Dostoyevski’nin bu eserinin de bir hayal ürünü de olsa olabilirtesi yüksektir. Ki yazarın hayatı ile Varvara ve Makar’ın yaşadıkları arasında paralellikler rahatlıkla bulunabilmektedir:

Dostoyevski’nin babası gibi fakirlik çekmesine rağmen Varvara’nın babası, kızını iyi bir liseye yollar ve ücretini karşılayabilmek için daha çok çalışır.

Dostoyevski’nin üniversite yılları gibi, Varvara yatılı kaldığı okula alışamaz fakat her şeye rağmen mezun olur.

Dostoyevski gibi, Makar da tanıdığı parası olanlardan para ister ve eğer bulamayıp Varvara’ya yardımcı olamazsa kendini asacağını yazar Varvara’ya. Dostoyevski de para ister ve sonunda bunun getirdiği rahatsızlığa dayanamayıp bu eseri yazmaya girişir, kardeşi Mikhail’e yolladığı bir mektupta; “if I fail in this, I’ll hang myself.”(1) der.

Romanda ilişkileri tam olarak aydınlatılmayan on yedi yaşında genç bir kız olan Varvara ile kırklı yaşlardaki yaşlı bir katip olan Devuşkin’in  mektuplaşmaları anlatılır. Kısalığına ve sadece mektuplaşmalara dayanmasına rağmen 19.yy’daki Rus toplumunun genel havasını aktarmayı çok iyi başarır. Kitabı okurken gözlerimin önünde gri, puslu, soğuk bir 19.yy
Rusya’sı ve orada yaşayan yoksul ve umutsuz insanlar tablo gibi belirivermişti. Zaten kitapta ortaya çıkan en önemli temalar yoksulluk, umutsuzluk ve erken gelen ölümlerdir. Gelecekten, kendilerinden ve iyi şeylerden yana umutlu değillerdir. Genç yaşta ölümler olağan görüldüğünden olsa gerek kırklı yaşlardaki katip mektuplarında kendinden yaşlı bir adam olarak bahseder. İkilinin mektuplarında hayatlarındaki başka insanları da tanır ve onların yine çoğunlukla hüzünlü hikayelerine tanık oluruz. Bu topyekun keder kitap boyunca yanımızdan ayrılmaz. Öte yandan “Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.” diyen Dostoyevski, romanda Gogol’ün Palto adlı hikayesinden de bahseder.

Kitaptan bir bölüm: 

Hem, yabancı insanların arasında ne yapacaksınız? Siz herhalde daha bilmiyorsunuz yabancının ne demek olduğunu? Hayır, izin verirseniz ben anlatayım size yabancının ne demek olduğunu. onu tanıyorum, canım, ben çok iyi tanıyorum; onun ekmeğini yedim ben. kötüdür o, varenka, kötüdür, hem de öyle kötüdür ki sizin küçük kalbiniz katlanamaz, sitemle, yakınmayla ve bakışlarıyla kötülük saçar. Siz şimdi sıcaktasınız, iyisiniz, yuvanızda gibisiniz.
Ama olacak şey değil! nasıl yaparsınız, canım, nasıl? Şimdi gitmemeniz gerekir, kesinlikle olmaz, asla olmaz. büyük alışverişler yapmanız lazım, araba da tutmak lazım. Bu arada hava da kötü; baksanıza, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve böyle bir yağmurda, yani… Üstelik, üşütürsünüz, meleğim; kalbiniz üşür! siz korkuyordunuz yabancı bir insandan, ama gidiyorsunuz. Peki ben burada nasıl tek başıma kalacağım?
 
Kaynak: 
wikipedia, insancıklar- Dostoyevski- Can Yayınları