https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

İsterseniz söyleşimize edebiyat yolculuğunuz ile başlayalım. Nazan Çinko’nun edebiyatla dostluğu nasıl başladı?

Çok kıymetli bir dostluk bu, önce onu belirteyim. Kökleri çok eskiye dayanan ve gittikçe sağlamlaşan. Aynı zamanda samimi.  Karşılıksız ve çıkarsız. Bu dostluklara giden yolun başlangıcı  günlük hayattan aldığım duyguları iç âlemime sürüklemeye çok küçük yaşlarda başlamak olmuş.  Olmuş, diyorum çünkü bunu ve etkisini yıllar sonra anladım. Bir valiz dolusu ajanda sayesinde.

Edebi metinlerde dil, karakter, kurgu birlikte yol alsa bile, bazen biri diğerinin önüne geçebiliyor. Bu açıdan baktığımızda bu üç olgudan hangisidir öykülerinizde sizin için öncelikli olan? Bu üç unsuru birbirinden ayırmak mümkün müdür?

Dildeki inceliği, hassasiyeti şiirde daha çok fark ediyorum ben. Şairler dili esnetir, kuralları yıkar, geçer. Müthiş çarpıcı dizeler okuyoruz bu sayede. Mesela, “Rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.” Didem Madak’tan.

Roman da ve öykü de ise dil deyince yazarın tarzını anlıyorum daha çok. Okuduğum eserlerde hep bir hikâye arıyorum. Filmin hikâyesini, romanın, şarkının, bir tablonun ne anlattığını görmek istiyorum. Diğerlerine hikâyeyi oluşturan unsurlar olarak bakıyorum.  Altı çizilecek cümleleri aramıyorum, öğretici olmasın bana, ders vermesin, dikte etmesin istiyorum. O hikâyeyi yaşayayım, çıkarımımı kendim yapayım. Eserlerimde de bunu görmek istiyorum.

Kadınların sesini ve deneyimlerini anlatırken hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Toplumlarda incitildiklerini gördüğümde nasıl etkileniyorsam anlatırken de öyle. Onlar gibi inciniyorum ve acıyı onlarla beraber yaşıyorum. Amacım da bu acıyı hissettirmek. İrkiltmek insanları. Acı ancak hissedildiğinde kurtulmak için çaba gösterilir. Bazı şeylerin değişmesi gerektiği fikri doğabilir. O yüzden zor gelse de veya çevreden, “ama çok hüzünlü,” cümlelerini duysam da yazmaya devam ederim diye düşünüyorum. Bazen öykülerin sonunda zorlanıyorum. Hep bir çıkış yolu olsun istiyorum onlar için. Ama aynı hayat gibi kalem elimde olsa bile bazen o çıkışı bulamıyoruz, bazen de başarıyoruz.

Öykülerinizde birbirinden değerli karakterler bizi karşılıyor, her karakterin farklı bir hikâyesi ve büyüsü var, peki sizin için, öykü karakterleriniz içinde diğerlerinin önüne geçen, öyküyü sonlandırmanıza rağmen sizin için yaşamaya devam eden bir karakteriniz var mı?

Öyküyü yazarken karakterle beraber yaşasanız da noktayı koyduğunuzda o artık okuyucuların zihninde bir yolculuğa çıkıyor. Bu arada başka birisi ile tanışıyorsunuz. Diğerine ihanet sayılmaz bu. Çünkü ara ara yine de geride kalanları düşünüyorsunuz da. Örneğin İkilem öyküm, sade, sıradan bir öykü belki.  Ama Ezel’i zaman zaman hatırlarım. Onları annesiyle balkonun önünde bıraktım. Hala yola bakmaya devam ediyorlar mı ki? Bu soruyu cevaplarken, şöyle bir kafamdan geçirdim karakterlerimi. Ve bu süre boyunca gülümsediğimi fark ettim. Hepsini seviyorum galiba…

Sizi en çok etkileyen kadın karakter ya da hikâye hangisi oldu ve neden?

Biraz önce azıcık cevaplamışım sanki bu soruyu. Daha genel anlamda bir şeyler söylemek geldi içimden şimdi. Kadın karakterlerim sıkışmış, çıkış arayan kadınlar. Bizi yazıya iten toplumda yaşadıklarımız olduğundan aynı davranışlar öykülerde romanlarda karşımıza çıkıyor. O yüzden okuyoruz, o yüzden aynı duyguları hissediyoruz. Kendimizden bir parça buluyoruz. Gerçek hayatımızda kadın zorluk yaşıyorsa, kapana kısılmış hissediyorsa iki çıkış noktası vardır. Ya başka zorlukları göze alıp gider ya da bulunduğu yerde delirir. Acı Bal’da Asiye bu açıdan örnektir, etkileyicidir.

Kimi yazar içinse ustası, çağlar önce yaşamış bir kalem erbabıdır. Sait Faik’ten Leylâ Erbil’e, Haldun Taner’den Tomris Uyar’a öyküye katkı sunmuş her usta, bu tür için çok değerlidir kuşkusuz. Fakat pek doğaldır, bazı ustaların yeri, birçok farklı sebepten dolayı daha başkadır bizde. Bu anlamda, yazarlığınız açısından “usta” kabul ettiğiniz ve minnetle andığınız öykücüleri öğrenebilir miyiz? Buismin ya da isimlerin sizdeki kıymetini-birkaç cümleyle de olsa- ifade edebilir misiniz?

 Hepsinin yeri ayrı bu yolculuğumda. Her biri ile ayrı teşvik- i mesaim var. He birinden etkilenmişliğim, her birinden örnek aldığım, esinlendiğim öyküler… Yazı yolculuğumda ilerledikçe gördüğüm ise sakin yazan, satır aralarında sezdiren şöyle bir ufaktan içime dokunan öykücülere daha yakınım. Selim İleri’nin yazdığı her türden eser bana ilham veriyor. Onun eskiye rağbeti, nostaljik satırları çok etkiliyor. Trevor mesela. Dönüp dönüp okuyorum. Sıradan insanların yaşamlarını ilmek ilmek işliyor. Kaptırıyorum kendimi. Aslı Erdoğan’ın bir öyküsü vardır mesela. Tahta Kuşlar. O kadınların ormandaki halleri çıkmaz aklımdan. Günümüz yazarlarından Deniz Faruk Zeren’in öyküsü “ Tam ağlayacaktım arkadaşlar dokundu” benim için yazılmış gibi. Selçuk Baran’ın Haziran Öyküsü. Yıldızlara Uzanmak, öyküme ilhamdır. Çok örnek verebilirim. Biri beni durdursun.

Gelecekte neler yapmayı planlıyorsunuz ve kadınların hikâyelerini daha geniş kitlelere nasıl ulaştırmayı hedefliyorsunuz?

İlk kitap dosyamı oluştururken öyküleri toplayınca kendiliğinden ortaya saçıldı kadınlarım. Doğal olan da buydu belki. Kız çocuktum, ergen genç kız, evli bir kadın, anne olan bir kadın, çalışan bir kadın. Bu bedenden ve yürekten  ne çıkması beklenir ki. O yüzden böyle bir kitap oluşmuş tabii ki. Bir anlamda pozitif diyebileceğim cinsiyet ayrımcılığı yapmış oldum. Kabul ediyorum. Ama şu var ki bu satırları yazarken bile dört duvar arasında ya da sokaklarda şiddete uğrayan, öldürülen bir kadın varsa bu ayrımı yapmak gerekir diye düşünüyorum. O yüzden kadın hikâyeleri devam eder kuşkusuz. Ama benim çok çok sevdiğim erkek karakterlerim de var. Naif erkekler.  Mesela Hüsnü Latif Efendi var, Efsane Balıkçım var. Gelecekte onlar da yer alacak sayfalarda.