https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

İnsanın, küçük ya da büyük, anlamlı ya da anlamsız alışkanlıklarından kurtulması zor. Hele korkunun zamanla belli davranış kalıpları oluşturmasıyla oluşan mitlerin elinden kurtuluş hiç yok. Bahaeddin Ögel anlatıyor: Uygurların bir atası bir gün bir ağacın altına uzanmış. Uzanınca da güzel bir dinlenmiş orada. Ama bir zaman sonra ağaca bir kuş gelmiş. Bu kuş, o bilge kişiyi rahatsız etmiş ötüşüyle. Adam hayvanı kovalamaya çalışmış. Kuş gitmemiş. Sonra adam yukarıdan, ağacın üstünden inmekte olan bir yılan görmüş. Böylece kuşun kendisini uyarmaya çalıştığını anlamış. Dönüp köyündeki halka bu olayı anlatmış ve onlara, bu kuşa dokunmamalarını öğütlemiş. Uygurlar bu kuşa yüzlerce yıl tanrı gözüyle bakmışlar.

Belki öykü ters anlatıldı bize. Tanrı-kuş’un neden tanrı olduğu çoktan unutulmuştu da, ona bir öykü yaratılması gerekti. Ki tanrıları tanrı yapan da budur zaten; nasıl tanrı olduklarının unutulmasıdır.

*

İnsanın cennetten kovulması büyük imgedir. İnsanın bu dünyadaki yaşamını ve ruhsal durumunu açıklayacak imge. Ama tıpkı folklorda, yani sözlü ve simgesel edebiyatta olduğu gibi dinsel mitolojide de, aslına bakılırsa, dinin iddialarından çok daha fazlasını buluruz. Yukarıda değindiğim gibi, insan tanrıyı nasıl tanrı yaptığını unutmuştur. Bu nedenle kutsal yazıları insanın bir tür iç dökümü, bir tür yine onun ruhsal tahlili olarak okumakta yarar vardır. Her şeyi yorumlarız. Cennetten kovulma imgesi de dahildir buna.

Hikâyeye göre tanrı önce Adem’i, sonra da Havva’yı yaratmıştır. Bundan sonra da, hemen, kendisinden sonra yaratılmış olana secde etmeyi reddeden Şeytan’ın oyununa geldikleri için, bu ilk insanlar cennetten kovulmuştur. Bu durumda, ilk iki insanın dışında cenneti görenimiz yoktur. Bunu ana rahmi olarak görebiliriz. Adem’le Havva’nın ayrıcalıkları, rahmi görebilmiş olmalarıydı. Bundan sonra Dünya ancak insanın “dışarısı” olabilmiştir. İnsan dışarıdadır. Cennet de somut bakımdan tümüyle silinip gitmiş ve bir tür ideale dönüşmüştür. Dışarıdan kurtulmanın, ana rahmine dönmenin ideali. Bu, tüm sorunlardan kurtulmak demektir. Burada sizin toplumsal düzenle ve dünyadaki yaşamın sorumluluklarıyla uğraşmanıza gerek yoktur.

Ama insanın yaşama inadı da sınırsızdır. Dışarıda, yani dünyada hayatta kalmak, önceliğimiz budur. Bunun için o müthiş bedensel güçsüzlüğümüzü aştığımız da doğrudur. Bedenimizi, hayal gücümüzle güçlendirmişizdir. İnsan cenneti arar. Bunun için tasarı geliştirir. Eski Türk mitolojisinde, bildiğiniz gibi, bir yer ve gök tasarımı vardır. Cehennemi yeraltına, ütopyayı, yani cenneti de gökyüzüne yerleştirmiştir Türkler. Bu ikisinin arasına da hayat ağacını koymuştur. Elbette yeraltındaki karanlığın tümüyle ölüme ait olduğu söylenemez bu durumda. Çünkü ağacın kökleri oraya aittir ve ne de olsa hayat ağacı yeraltı ile beslenir. Öyleyse yeraltındaki cehennemin olanaklarına tutunduğumuz doğrudur. Hayatta kalmak, ağaca tutunarak yükselmek, böylece gökyüzümüzdeki cennete ulaşmak için. Bu tasarımın çalışması için, canlı, yaşayan ve sürekli beslenen bir karanlığa, bir cehenneme gereksinimimiz vardır.

İnsanın, dünyanın somut koşullarından kurtulmaya çalışmasına bir tür hastalık, bitimsiz bir ruhsal sorun olarak bakmak da olanaklıdır. Biz, bunun için temel mitler oluşturmak zorundayız. Çünkü eski zamanlardan beri. Örneğin Nuh tufanı ve Nuh peygamber öyküsü bu temel arayışın öykülerinden biridir. Burada bilindiği gibi kendi tanrı tasarımımız, dünyanın toplumsal düzeninden rahatsız oluyor. Bunu, insanın kendi yarattığı düzenden sıkıldığına ve böylece bir süreksiz kaosun başladığına yorabiliriz. Bu durumda buraya mutlaka bir etkide bulunmak gerekiyor. Tıpkı Fransız Devrimi’nden önce olduğu gibi. Ya yoksulluktan ve vebadan dolayı yok olunacak ya da devrim yapılacak. Ama mutlaka bir müdahalede bulunmak gerekiyor. Hikâyedeki Nuh tufanının da buna benzer bir müdahale ve çözüm olduğunu düşünebiliriz. İnsan cezalandırılıyor. Neden? Daha iyi ve doğru dürüst yaşayacak bir toplum için.

Nuh hikâyesinde, toplumu yenilemek için bize su yardımcı oluyor. Rüya yorumlarına bakacak olursak, su, yeniden doğum anlamına geliyor. Ana rahminde de insanı su koruyor ve doğuruyor. Yeniden yaratıyor. Bu anlamda suyun evrime ve sağlık kazanmaya katkısı büyüktür. Bizi kurtaracak ve yeniden yaratacak şey su ve gemi. Nuh’un yarattığı tasarımda, gemi, karadan ayrılan ve denizlere açılan bir yeni kara parçası anlamına geliyor. Hayvanları kurtaran bir kara parçası. Burada sorun öncelikle, ana karadan güvenle ayrılabilmek. Çünkü “olmayan yer,” bu dünyada değildir. Bu dünyanın kara parçalarına ait değildir.

Lovecraft, “Delilik Dağlarında” öyküsündeki fantastik ülkeyi dünyanın tümüyle ulaşılmaz bir bölgesine kurmuştur. Geminin, yani ana karadan ayrılan parçanın dünyadan, yani bizim kovulduğumuz “dışarıdan” uzaklaşması gerekir. Jules Verne’ninUskurlu Ada romanında olduğu gibi. Bilginler, ideal ve gelişmiş kenti, yani ütopyayı bir geminin üstüne kurmuşlardır. Yani bir ada inşa etmişlerdir. Ama bu yalnızca bir ada değildir, bilindiği gibi, Verne’in ütopyası bilimle kurulmuş, aklın yüceliğine adanmış, inanmış bir ütopyadır. Bu bir Nuh metaforudur. Nuh’un ne yapmak istediğini anlayanlardan biri de Verne’dir.

Cennetin temel özelliği, bu dünyaya benzememesidir. Suyu da, ağacı da, toplumsal düzeni ve yargıları da başkadır. Zaman ve uzamı tasarlayışı da başka biçimdedir ve yorumlanmıştır. Cennete ve yine mitolojilerdeki Kafdağı’na yaklaşımımızın bu ideal bakış açısını yorumlamaya yönelik olması gerekir. Cennet ve Kafdağı, ilkel (yani erken) ütopyalardır.Kafdağı’nın bir tür kapı, bir geçit olduğunu ama onun ardındaki sistemi bilmediğimizi söyleyebiliriz. Dinsel tasarımlardaki belirsiz görünümler (ölçü, uzaklık, renk belirsizlikleri) halk kültürü tarafından oluşturulmuş cennet betimlemelerine de yansımıştır. Kafdağı’nın ardı, belirlenmemiş bir idealdir. Hayalle ilişkilidir. Ama mutlaka oradan elde edilecek şey mutlulukla bağlantılıdır. İnsan orada rahat edeceğini, canının yamayacağını, besin maddelerini zorunluluktan değil de haz için tüketeceğini düşünür. Beklentilerimizin gerçekleşeceği yer, işte Kafdağı’nın ardıdır. Cennettir. Tanrı bize -dolayısıyla bunu biz kendi kendimize söylüyoruz- tam, kusursuz bir sorumsuzluk bölgesi vaat etmiştir. Orada tüm beklentilerimiz gerçekleşecektir. Hatta buna bile gerek yoktur. Cennet, sorunların ortadan kalktığı yer olduğuna göre, burada beklentilerin de bulunmayacağı açıktır. Yani burası sözcüğün gerçek anlamıyla “olmayan ülke”dir. Sorumluluğun da, beklentinin de olmadığı bir yer, Poe’nun deyişiyle tam bir “ümitsizlik” yeridir. Ölümdür.

*

Kafdağı metaforu, eski Türklerin mitolojilerine “Ergenekon” yani “demir dağ” olarak geçmiştir. Demir dağ, Türklerin gerçekleşmemiş ütopyasıdır. Tabii bunu mitolojinin yorumlanması olarak görüyoruz. Yok olmak üzere bulundukları bir sırada Türkler demir dağlarla çevrili bir ova keşfederler. Burası bir yeryüzü cennetidir. Onları korur, besler ve hayatta kalıp soylarını sürdürmelerini sağlar. Bir bakıma burada cennet ideali de gerçekleşmiş olur. Ama, dediğim gibi, tüm ideallerin gerçekleştiği ve beklentilerin karşılandığı cennet, yani “hiçbir yer” birden ölüme dönüşür. Çünkü insanların sayıları çoğalır ve içinde bulundukları ova onlara yetmez olur. Bu da yeniden, bu kere somut olarak ölmeleri anlamına gelir. Böylece vaktiyle onları koruyan ve besleyen “demir dağ”ın içinden çıkmaları gerekir. Kafdağı’nın ardına geçmişlerdi, şimdi yeniden, geldikleri yere dönmeleri gerekmektedir. Ama cennete yani ütopyaya ulaşmak kadar ondan kurtulmak da kolay değildir. Şimdi artık Kafdağı’nı parçalamak zorundadırlar. Yeniden dünyaya, yani bir zamanlar kovulup da atıldıkları “dışarıya” çıkmak isterler. Bu, ölüme verilmiş bir tepki gibidir.

Cennetin ve Kafdağı’nın ardının tasarlanmamış oluşu, dünyadaki sorunlardan kurtuluş konusunda insanın kafasının karışık olduğunu gösteriyor. Tüm kültürlerde insan bu arzuyu öyküleştirmek istemiş ama bunu yalnızca el yordamıyla yapabilmiştir. Cennetin bu dünyada kurulması gerektiğini, Kafdağı’nın ölçülebilir mesafelerde yer aldığını duyabilmek için bilginleri ve felsefecileri beklemek gerekmiştir. Ama, elbette, onların ulaştığı sonuçların da, hayata geçirilebilir olduğunu ne kadar söyleyebiliriz?