Acıların iz düşümleri hep bir şeylere yansır, birilerine, bir yerlere. İnsan ister ki bir sebebi olsun, bir sonucu olsun, bir şifası olsun derdinin. Bir başınalığını sevse de, dimdik durabilse de ister ki omzunda bir el olsun.
Emrah Serbes, Erken kaybedenler’de önceki polisiye romanlarından farklı olarak bu sefer bir öykü kitabı ile karşımıza çıkmıştır. Kitapta birden çok hikaye olmasına rağmen hepsinin ortak bir noktası var.
2005 yılında okurla buluşan ve yazarın ilk romanı olan Dublörün Dilemması ilk bakışta Alper Canıgüz, Onur Ünlü ve İhsan Gökdemir’in resimlerinin yer aldığı kapak tasarımıyla okurun ilgisini çekiyor.
Bellatin’in bu 67 sayfalık kısacık romanı arzunun nasıl aile tarafından ideolojik olarak şekillendirildiğini ve bunun sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Arzunun ekonomisi bu ideolojik şekillendirmenin nabzını tutmaktadır.
1920 yılında Almanya’da doğan Bukowski, ilk öyküsünü yirmi dört yaşındayken yayımladı. Yapıtları birçok dile çevrilmiş, öykü ve şiirleri dünyanın pek çok ülkesinde ilk sıralarda yer almıştır.
Yazarların anti-sosyal olması gibi bir klişe vardır. Bu klişe esasında Bukowski’ye de uyuyor. Oldukça dışa dönük bir insan olmasına rağmen Bukowski de insanlarla birlikte olmaktan pek de hoşlanmayan bir insan.
Günün üzerine devrilen kırılgan bir akşamüstü maviliği ve ufkun hemen yanı başında beliren göçmen kuşların suskun siluetleri var. Tik tak, tik tak, tik tak bunlar hiç bitmez kafamın içinde, sessizlik bebek yüzlü bir katil.
Tüm geceyi onu izleyerek kapattım. Gecelerin uzunluğunu ben bilirim, ben bilirim tek başına ısıtamadığın yatakları, yastığın soğuk yüzünü… Doğan her yeni güne bir nefretle uyanmamak için kilit vurduğum pencereleri ben bilirim.
Lo-li-ta.” Daha ilk cümlesinde okuyucuyu nasıl bir metafor okyanusunda yüzdüreceğinin sinyalini veriyor, Lolita’nın Rus asıllı Amerikalı yazarı Vladimir Nabokov. Son sözünü yazması bir ay, romanın kendisini yazması ise tam altı yılını alır usta yazarın.
Andy Weir’in kaleminden çıkan harika bir eser: “Marslı”. Birçoğumuz bu ismi 2015’te vizyona giren Matt Damon’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmden duymuş olmalıyız.









