İkinci kadeh bardağıma nasıl doldu bilmiyorum. Birimiz bir şey söylese devamı gelecekti aslında. Bu gergin ve bir o kadar da kederli ortam son bulacaktı. İkinci kadehten bir yudum aldıktan sonra “erguvan ağacı” dedi Mefruze Hanım.
Sarardı bak saksıda biten onca atlı karınca
Bize koşan esmer çocuklar umutla
Hiç doğmamış, Rüya gibi.
Terse akıyor zaman, saatler
Durdurun! Hadi!
Hiç yaşamamış, ölmemiş gibi.
Beton yığınları arasında her geçen gün daha fazla sıkışıp kaldığımı iç sıkıntılarımla anımsıyorum. Bir otobüse biniyorum sonra beni bilmediğim bir yere götürmesi umuduyla.
Senem, bu ilkbahar habercisi soğuk ikindi, aralık perdeden giren aksam güneşinde, kardan, rüzgârdan yeni çıkmış bir çiçek dalıydı. Diriydi, inceydi; Hacı Babanın övgüsüyle kamçılanmış yanakları al aldı.
Sattım hepsini. Bahçeydi, tarlaydı. Daha yok. En son ev. Onu da istedi. Verdim de yine gelmedi. Nice sene geçti. Elzem, dedi. Uçak pahalı. Borç var. Gönder ki geleyim. Söz!
Bir oğul.
Araç, henüz yeni hızlanmış fakat Atilla’yı görmemişti. Minibüs çamurlu bir su birikintisinden geçerek dönemeçe geldi. Atilla’nın pantolonu çamur içinde kalmış, ayakları pis bir suya bulanmıştı.
Yüzümü ovalarken bir kaç oyuğa denk geldi parmaklarım. Sağ yanağımın ortasında yuvarlak çöküntüler oluşmuş. Bileğime ilişti gözlerim, bilekliğin yoktu kolumda. Ah bu bilekliğe böyle bağlanmamalıyım diye söylenirken hızlıca yataktan fırladım.
Sen içimin bir teselli aramadığını anladığında israf olmadı söylenecek hiçbir sözcük. İçim apartmanını övdüğünde güzelleşmeyecektim zaten bazen çirkinde olmak gerek çünkü ama kimseye anlatamadım.
Sana benzeyen çok kişi gördüğümden -bir gün olsun güzel kokmayan bu kasabada- şimdi seni gördüğüme sevinemiyorum. Aynısın, aynısınız. Nasıl olur, deme. Anlamanı beklemiyorum. Mucizeye inanmam.
Zaman, kırık bir cam şişesinden sızan su gibi ilmek ilmek işliyordu gözlerime. Üstelik saçlarımda beyazlamıştı artık, eski güzelliğim kalmamıştı. Yüzüm, buruşturulmuş bir kâğıt parçası gibi kırış kırıştı.