https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Deneysel bir yazar olan, Jeanette Winterson’un, “Vişnenin Cinsiyeti” adlı kitabı, Pınar Kür çevirisi ile  Kafka Kitap tarafından oldukça etkileyici bir kapak tasarımı ile tekrar basıldı. Yazar, diğer eserlerinde olduğu gibi bu metninde de deneyselliği tercih ediyor ve mitleri, masalları yeniden anlatıyor. Toplumsal rollerimizi ters yüz ederek biçeminin özgünlüğünden vazgeçmeden, anlamı yeni bir biçimde ortaya koyuyor.

Bellek öğrenilmiş şeylerin akılda tutulabilme gücüdür. Bu akılda tutabilme gücümüz ile yeryüzünde yaşadığımız her felaketin önüne geçebilme şansımız varken halen savaşlar, çevre kirliliği ve toplumun bize dayattığı rollerimizle mücadele etmek zorunda kalışımızın sorumlusu, sonsuz bir unutkanlığın içine kendimizi hapsetmiş olmamızdır. Bireysel belleğimizi, geçmiş tecrübelerimizden yararlanarak bugünümüzü şekillendirme gücümüz olarak tanımlayabilirken, toplumsal belleğimizi ise siyasal, kültürel gibi toplumun genelini ilgilendiren değişmelerin, gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için dün ve bugün arasında kurulan bir köprü olarak tanımlamak mümkün. Bireysel belleğimiz hasar görürse kaçınılmaz olarak toplumsal belleğimizde erozyona uğrayacak ve deneyim sözcüğü anlamını yitirecektir. Tarih bir labirentin içine sıkışacak ve aynı tekrar edişlerle kısır bir döngü içinde dönüp duracaktır.

‘’Herkes hiç olmamış şeyleri hatırlar. Olmuş şeyleri unuttukları ise herkesin bildiği bir şeydir. Ya hepimiz hayalci ve yalancıyız ya da geçmişin hiçbir kesin yanı yok.‘’ (Kafka Kitap-S.107) der Jeanette Winterson. Ve Vişnenin Cinsiyeti adlı kurgusal metninde dün, bugün ve geleceğin aynı anda fakat farklı mekânlarda tekrar yaşanabileceği izleğinden yola çıkarak, toplumsal hafıza kaybını, ruhların zamansız ve mekânsız yolculuklarını, bu ruhların geçmişte kalan ya da gelecekte varolan çürüyen bedenlerini, kendilerine tekrar mesken tutmalarını konu edinir.

‘’Zamanın hiçbir anlamı yok bu yolculukta; uzamın, mekânın anlamı yok. Tüm zamanlarda varolunabilir, her mekânda bulunulabilir. İnsan aklı tek bir günde okyanusları sığ havuzlara dönüştürebilir. Doğduğu topraktan bir adım öteye gitmemiş kimi kişiler tüm dünyayı dolaşmışlardır. Düz çizgi üstünde sürdürülen bir yolculuk değildir bu, bir ileri bir geri gider, takvim tanımaz, gövdenin kırışıklıklarını, buruşukluklarını görmez. Benlik belli bir anda, belli bir mekânda kıstırılamaz; ama kimi kez, bir an için, benliğin bir kapıdan çıktığı görülebilir. Ve anında yok olur.’ ’ (Kafka Yayınları-S/93)

Romanın ana karakterleri Jordan ve onu henüz yeni doğmuş bir bebekken Thames nehrinde bulan, fiziksel olarak, standartlara uymayan oldukça iri bir kadın olan annesi. Nam- diğer ‘’Köpekli Kadın’’. Elli tane köpeği ile yaşayan, yaşamını köpek dövüşü ile kazanan bu kadın gerçek sevgi ile bağlandığı Jordan’a annelik yapmaya adamıştır kendini. Grotesk olarakta nitelendirebileceğimiz bir hayattır onların ki.

Roman dört bölümden oluşur. Birinci, üçüncü ve dördüncü bölümleri birbirinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Yazar, farklı dönemlerde yaşayan aynı ruhları olağanüstü öğeler ve büyülü gerçekçilikle harmanlayan bir biçem oluştursa da, yaşanılan tarihsel olaylar gerçektir ve bazı olaylar farklı zamanlarda tekrar tekrar yaşanabilir. On yedinci yüzyılda veba salgınına sebep olan kokuşmuş Thames nehri ile yirminci yüzyılda fabrika artıklarıyla kirletilmiş Thames nehri çevresinde yaşanmış, politik, siyasi ve toplumsal olayların birbirinden bağımsız ve birbirinden farklı olaylar olamayacağı gibi.

İlk bölümde zaman, Kral 1. Charles Dönemi ve İngiliz İç Savaşının yaşandığı yıllar. Püriten Cumhuriyet’in kurulması, kralın yargılanması ve tekrar monarşiye dönülmesi, veba salgını ve büyük yangını da kapsayan bin altı yüzlü yılların ilk yarısından oluşan dönemdir. Jordan ve adını bilmediğimiz Köpekli Kadın metnin hem ana karakterleri hem de anlatıcılarıdır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısının anlatıldığı son bölümde ise,  ırmağı zehirleyen fabrikalarla aynı ırmağın kıyısına kurduğu kamp ile tek başına mücadele eden yine adı bilinmeyen kimyager bir kadın ve bu kadına destek olan donanmadan ayrılmış Nicolas Jordan anlatıcı olarak metne dahil olurlar. Farklı zaman ve mekânlar da geçen anlatıda, Köpekli Kadın ile çevreci kadın ve Jordan ile Nicolas Jordan arasındaki benzerlik metnin düğümünü oluşturmaktadır.

‘’Bir gecede 200.000 yıl geçebilir, zaman yalnızca kafamızda ilerleyerek. Mevsimlerin düzenli ilerlemesi, çok sevdiğimiz toprağın her an değişmesi dışarıda sürüp gider, içimizde ise ışık yılları farklı gökyüzleri altında döndürürler bizi. (Kafka Yayınları-S.152)

İkinci bölüm metnin tamamından bağımsız gibi görünse de Köpekli Kadın’ın oğlu Jordan’ın seyahat ve yeni yerler görme tutkusunun anlatıldığı ve metne dahil edilen on iki dans eden prensesin öyküsünün, Winterson tarafından yeniden yazıldığı bölümdür. Masalın sonu yine mutlu sonla biter. Bütün prensesler hayatlarını mutlu sürdürürler ama Grim Kardeşlerin onlara yakıştırdığı gibi mutlu bir son değildir Winterson’u mutlu sonu. Toplumsal rollere bir göndermedir bu son.

‘’Öyküye göre o gün bugündür mutlu yaşıyoruz. Doğrudur. Ama kocalarımızla birlikte değil. ’’diyen prenseslerin öyküsünün metne dahil olmasının nedeni, Jordan’ın âşık olduğu Fortunata’yı arayışıdır. İçinde timsahların yüzdüğü dipsiz kuyular üzerine kurulmuş evlerden oluşan ve sonsuzluk içinde haritanın neresinde olduğu bilinmeyen bir kentte yaşamaktadır Fortunata. Çokta önemli değildir zaten haritalar. Her geçen gün gerçeği biraz daha fazla yansıtmalarına rağmen doğru olmaktan gittikçe uzaklaşmaktadırlar.

‘’İlle de harita yapmak isteyen birileri varsa, bırakın yapsınlar, size ne? Siz başka bir resim çizmeye başlayın.’’ (Kafka Yayınları-S/94)

Jordan ve Köpekli Kadın’ın anlatıcı olduğu bölümler gibi bu bölümde büyülü gerçekçilik tarzında yazılmıştır. Kent her gece başka bir yere yolculuk yapar. Ayakları yere değmeyen, gökyüzüne asılı iplerde yürüyen insanların yaşadığı ve yerçekimine meydan okuyan bir kent.  Yerleşik hayata bir göndermedir bu metaforik kent.

“Bir zamanlar hepimiz göçebeydik, gözle görülmeyen ama bilenin bildiği izleri sürerek dağlar, çöller, denizler aştık. Ama bir yere yerleşip de ağaçlar gibi kök saldığımızdan bu yana, tohumlarımızı saçacak olan rüzgârı kullanamaz olduk ve yalnızca hastalık ile mutsuzluk bulduk” (Kafka Yayınları-S/50)

Toplumsal cinsiyet rollerinin sıkışmışlığından kurtulan/kurtulmaya çalışan karakterleri romanlarına konu eden yazar, Vişnenin Cinsiyeti’nde de cinsiyet rollerini karakterlerin fiziksel ve ruhsal yapıları üzerinden ters yüz etmiştir. Köpekli Kadın, iri, güçlü, mantıklı, dövüş yeteneği olan toplumda eril tanımlamaya uyan bir kadın iken, Jordan, narin, duyarlı hayalperest ve âşıktır. Yani, toplumun tanımladığı dişil özelliklere sahiptir. Metin boyunca toplumun biçtiği rollerde değişmeyen tek olgu annelik rolüdür. Köpekli Kadın tüm eril özelliklerine rağmen annelik vasıflarını korumuştur.

Jeanette Winterson’ın, tarih, aşk, cinsellik, din, yalan ve gerçek gibi kavramların belleğimizdeki algılanışı üzerinden, farklı cevaplara ulaşabilmemiz için ustalıkla kaleme aldığı post-modern bu kitap, bir arayışın romanıdır.

Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler; sapılmayan dönemeç, unutulan açı. Kayda geçmek istediğim yolculuklar bunlar işte. Yaptıklarım değil de yapmış olabileceklerim ya da belki başka bir zamanda başka bir yerde yapmış olduklarım. (Kafka Yayınları-S/10)

Öykü ya da roman olsun, kolay okunan hazır kalıplarla yazılmış metinlere benzemiyor Jeanette Winterson’un eserleri. Aksine zor, kapalı ve alt metinlerle dolu eserler. Kitabın kapağını kapadığınız zaman sözcüklerin armonisi zihninizde dönüp durmaya devam ediyor.  Unutma diyor okura. Tarihi tekrar tekrar yaşamamak için unutma.

Jeanette Winterson; 1959’da Manchester’da doğdu. Annesi, Jeanette’ye bakamayınca, Jack ve Constance Winterson tarafından evlat edinildi. Aşırı dindar ebeveynleri tarafından bir misyoner olarak yetiştirilen Winterson’un dini kitaplar dışında kitap okumasına izin verilmiyordu. Evde tesadüfen kalmış bulunan Sir Thomas Malory tarafından yazılan ‘’Yuvarlak Masa Şövalyeleri’’ adlı kitap, Jeanette’in hayal gücünün merkezi oldu.

16 yaşında cinsel kimliğinin farkına varan yazar, kendini lezbiyen olarak tanımladığını ailesi ile paylaşınca evden ayrılmak zorunda kaldı. Eğitimini hiç bırakmayan Winterson Oxford Üniversitesinde okurken ek işler yaparak geçimini sağladı. Yazar, o günleri şöyle anlatır.

‘ ‘Ben her şeyi yaptım; program notları yazdım, dondurma sattım, süpürdüm, Thelma’yı gezdirdim, incelemeler topladım ve Time Out gibi dergilere reklam alanı satmaya çalıştım. ‘

Mezun olduktan sonra, bir süre tiyatro alanında çalışan yazarın, yirmi beş yaşındayken yayınlanan ‘’Tek Meyve Portakal Değildir,’’ adlı ilk romanı, 1985’te En İyi İlk Roman dalında Whetbread Ödülü’ne layık görüldü.

Yetişkinler için on romanın yanı sıra çocuk kitapları, öyküler, denemeler, senaryolar ve bir anı kitabı yazdı. Ağırlıklı olarak fizikselliğin ve hayal gücünün sınırlarını, cinsiyet kutuplaşmalarını ve cinsel kimlikleri işleyen eserleriyle John Llewellyn Rhys Ödülü’ne, EM. Forster Ödülü’ne ve Cannes Film Festivali’nde gümüş ödüle layık görüldü. 2006 yılında ise edebiyata hizmetleri için kendisine Britanya kraliyet Onur Nişanı verildi. The Guardian gazetesinde on dokuz yıl boyunca köşe yazarlığı yapan Winterson, Manchester Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık profesörü olarak görev yapmaktadır.

Bir doğa tutkunu olan Jeanette Winterson, kendi yiyeceğinin çoğunu kendisi yetiştiriyor ve küçük bir nadir cins koyun sürüsü olan Wold’un Aslanları’nın ortağı. Kendisini şöyle anlatıyor yazar, ‘’Ben pratik bir insanım. Ellerimi kirletmeyi seviyorum. Doğayı, dünyayı, karaya yakın yaşayan hayvanları seviyorum. Okumuyor, yazmıyor ya da uyumuyorsam, genellikle hava nasıl olursa olsun dışarıdayım.‘’

Yararlanılan Kaynaklar = Mehmet Fikret ARARGÜÇ-https://dergipark.org.tr