https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg
  1. Yazı yolculuğunuz nasıl başladı? Yazmak hayatınızda nerede bulunuyor?

Yazmak hayatın merkezidir benim için, ne yazmadan ne okumadan yani kitapsız bir dünya mümkün görünür gözüme. Borges’in ünlü sözüne atıf yaparak söylüyorum, kitapsız cennet olmaz… Her türlü cehennem bir kitabın varlığıyla, imkânıyla, insanda yarattığı umut dolu aşkla çözülebilir, yarılabilir, aşılabilir… Herkesin gönlünde olmalıdır; yegane tutku olarak okumak ya da yazmak. Bu ikisi birden var ise ne bulunmaz bir nimettir. Okumayı bilmek yazmayı da bilmek demektir zaten. Ama her zaman okumak, çok okumak insanı harekete geçiremez. Bunun için yani yazmaya dönüşmesi için etkili metinlerle, önemli eserlerle hemhal olmak, onlara kavuşmak gerekir. Derin bir acı, sızı ya da sorumluluk duygusu hissetmek gerekir. Hepimizin hayatında onu değiştiren, ona yön veren veya etkisi olup ona göre çarpan etkisi yaratan şahsiyetler, yazarlar vardır ya da olmalıdır. İşte o zaman bizim için ya da bir kişi için bilge-bilgelik-düşünce-düşünürlük-yazma-yazarlık kapıları açılır ve sonsuza kadar da kapanmaz.
Ben ortaokul-lise yıllarında her nedense okumaya karşı aşırı istekliydim. Doğduğum ve orta öğrenimimi tamamladığım şehirde (Giresun) muhakkak her kitapçıya girer çıkar her gazete bayiinin önünde muhakkak dergi-gazete karıştırır, bakardım. İlginç bir şekilde kimseden bir direktif de almadan. Ama zaten kendi kendilerine birer cazibeydi benim için; dergiler, gazeteler, kitaplar…
İlk olarak tabii ki şiirler yazdığımı veya mektuplar yazıp ilanı aşklar peşinde koştuğumu belirtmeliyim. Nedense yazımın ya da söylem tarzımın etkili olacağını ya da olması gerektiğini hissederdim. Yani yazdıklarım sadece bana güzel ya da etkili gelemezdi, eğer âşık olduğum bir kıza yazdıysam o da bundan muhakkak etkilenir ve bana âşık olurdu. Çünkü öylesine derinlenmesine öylesine ötelerden öylesine hayatın kendisinden fışkırır gibi gelirdi bana yazdıklarım. Doğal olarak bu ilk yazı ya da şiir denemeleri tamamen duygusallıktan, ergenlikten ya da kendini beğendirme, kabul görme iştiyakından kaynaklanırdı… Sonradan baktıkça güler ya da hayret ederdim.
Entelektüel dergiler (İzlenim, Aktüel, Nokta vs…) çok hoşuma giderdi, onları bir de herkesten farklı olduğumu, farklı bir karakter ya da duyarlıkta olduğumu hissettirmek için büyük bir tutkuyla alırdım. Cebimdeki harçlığım bitmiş bitmemiş hiç umurumda olmazdı. Yani muhakkak alırdım eğer bir kitap ya da bir dergi beni cezbetmişse.
Hayatı anlamak istiyordum, nasıl yaşamam gerektiğini, ne yaparsam daha iyi ve etkili bir insan olacağımı bilmek istiyordum. Çok merakım vardı, ilme, şiire, kavramlara… Mesela bazen arkadaşlar arasında bir konu geçtiğinde eğer afili bir kelime (pragmatizm, oportünizm, post-modernizm, fütürizm vs…) kullanmazsam ya da değişik bir bakış açısı getirecek bir söz söylemezsem ruhum asla huzur bulmazdı.
Kendimle savaşıyordum ta o zamanlarda bile. Benim için zaman, okumak, söylem, fikirler, felsefe, dünyayı anlamak ve ona göre yaşamak hep ön planda olmuştu. Ki etrafımda böyle benim gibi düşünen, hisseden insan neredeyse yoktu. Herkes basit, çok sıradan duyguların ya da ihtiyaçların peşindeydi, bense daha o yaşlarda hakikatin peşindeydim.
Mesela dünyayı daha iyi kavramak için Temel Britanica fasiküllerini alır biriktirirdim. Hepsini okuyamaz ya da inceleyemezdim ama olsun, o benim yakınımdaydı ve ben bir cevap aradığımda hayat hakkında ona da başvurabilirdim.
İlk başlarda tabii ki fikirsel olarak sağ-muhafazakar fikirlerin etkisi altındaydım. Dini söylemler, içsel keşif, özgür ruhlu olma kendini bir şeylere adama gibi durumların peşindeydim. İlk zamanlar bile benim için hayatın aşkın bir anlamı vardı ve ben onu bulmak, keşfetmek zorundaydım.
Gelin de okumayın, yazmayın:)
 

  1. İlk kitabınız öykü türündeki “Ereksiyonist” ikincisi ise öykü/deneme olarak nitelendirdiğiniz “Küçük Hikâyeler Büyük Fikirler”. İki kitabın ortak özelliği minimal metinlerden oluşması. Niçin kısa ya da kıpkısa metinler?

Evet, çıkan ilk kitabımın kısa ve minimal öykülerden oluştuğunu söyleyebilirim. Short-Story olarak adlandırılan bir tür olduğundan önceleri çok haberdar değildim. Ama yazdığım bazı şiirlerin ilginç bir şekilde öyküsel tadı da olurdu. Yani çok farkında olmadan bu türe alıştırmalar yapıyormuşum. Zaten bende biriken bir enerji olmuştu. O da şuydu, üniversite bitmiş iş hayatına girilmiş öyle böyle kendi ayakları üzerinde durmaya başlamıştım. Ama çoğu şey zordu ve hayat sadece para kazanmak dürtüsüyle yaşanmıyordu. Beni hayata en çok bağlayan şeyin yani okumak ve yazmanın artık cisimleşmesi gerekiyordu. Acaba yapabilir miyim, bir roman yazabilir miyim derken ilginç bir konu etrafında bir roman denemeye başladım. Evet yazdıkça peşi geliyordu, ben sürekli konuları, olayları yani kurguyu ve roman kahramanlarını düşünüyordum. Müthiş bir heyecan sarmıştı benliğimi. Bazen eve gitmek çok zor gelirdi iş çıkışlarında. Onun yerine Taksim ya da Kadıköy civarında dolanır, kitapçıları gezer muhakkak bir barda bira içer rahatlamaya çalışırdım. Ama romanı yazmaya başladığımda koşarak eve gitmeye bir an önce notlarını aldığım şeyleri unutmadan kağıda geçirmeye çalışırdım. Artık elle yazmak çok zor oluyordu. Sonra bir karar alarak bilgisayarda yazmaya başladım. Sırf yazmak için kendime bilgisayar satın aldım. Çünkü aklımdan geçenlere elim yetişmiyordu. Ve çok yoruluyordum. Heyecanım katlanarak büyüyordu. Roman uzadıkça kendime güvenim artıyordu. Tabii ki bu arada kurmaca nedir, ne değildir, roman nasıl yazılır, teknikleri nelerdir, iyi bir yapıt nerelerden anlaşılır, klasikler-modern baş yapıtlar büyük romancılar ve yazarlar üzerine düzinelerce kitap alıp okumaya not almaya çalışıyordum. Öğrendiklerim beni sürekli geliştiriyordu. Ve gittikçe şunu da hissediyordum, bizde roman türü eksik kalmış, çok çalışılması gereken bir tür olarak duruyordu. Bu konuda gerçekten çok çalışma yapılması gerekiyordu. Ve ister istemez iyi roman yazımını yabancı yazarlardan onların tespitlerinden öğrenmek zorunda kalıyorduk. Sonuçta bize ait bir tür değildi ama herkese olduğu gibi bize de lazım bir türdü; hem de çok önemli bir tür.
Bu romanı bitirdim, üç bölümden oluşan yaklaşık 250 sayfa gibi bir şeydi. Ama tabii ki emin olamıyordum. Bir yayınevine göndersem nasıl karşılanırdı. Çünkü güvenemeyeceğim bir editör tarafından doğru düzgün değerlendirilemeyeceğini düşündüğümden beklemeye başladım hatta bazı kurslara giderek ne derece başarılı olduğunu kendim tespit etmek istedim. Ama o süreç bana önce roman değil önce öykü dedirtti. Ve ben de tam o zamanlar zaten içimde var olan kısa öykü cevhereni keşfetmeye başladım. Yazmak, bu türü denemek de çok hoşuma gitti. Aklıma sürekli yeni bir takım konular geliyor ben de yazıyordum. Açıkçası kısa öykü süper bir fikirdi, üzerine gitmeye karar verdim… Şu anda kısa, yeni öyküler üzerinde çalışıyorum, ilginç olacağını düşündüğüm birkaç seri kısa öykü kitabı için…

 

  1. Son kitabınız bir roman. “Dönüşsüzlük”. Öykü, deneme, roman hangisiyle devam etmek niyetindesiniz? Neden?

Az önce söylediğim gibi kısa öykü, ya da öykü yazımı benim için çok ayrı ve zevkli bir uğraşı. Yayımlanan ilk romanım “Dönüşsüzlük”. Fakat ilk roman denemem değil daha önce bahsettiğim gibi. İlk denememe de yeniden çalışıyorum ve onun da yayımlanmasını istiyorum, ilginç bir metin çünkü. Bütün adı geçen türler üzerine bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Bu konularda beni en çok besleyen şey de “günlük” tutuyor olmam. Günlük yazarken güzel fikirler geliyor insanın aklına, tavsiye ederim herkese.

  1. Paris Yayınları’nı kurdunuz. Bu fikir nasıl oluştu?

Paris Yayınları benim için çok önemli bir hamle. Aslına bakarsanız birden ortaya çıkmış bir proje. Onca kitap, kitabevi buluşmaları, sahaf gezmeleri, tanıştığımız yazarlar, sanatçılar, okumalar, dinlemeler, anlama çabalarının sonucu olarak ortaya çıkmış bir fikir. Önceden planladığım bir şey olmamakla birlikte iç dünyamda beslenip büyümüş ve ortaya çıkmıştır. Uzayın sonsuzluğu nasıl ki insanın başını döndürüyor, hafsalasanı zorluyorsa kitapların dünyası da o derece etkili, bitimsiz. Benim çabalarım okyanusta bir damla belki ama değerli ve emek ürünü. Tabii ki şunu da düşünmüşümdür, ben iş-meslek olarak baştan bu yolu tercih etmiş biri değilim, yayıncılık dünyasına sonradan farklı nedenlerle ya da tutkularla girmiş birisiyim. Bence bu tarz bir hareket çok önemli. Bizim gibi insanlara daha çok ihtiyacı var bu sektörün. Klasik yayıncılık anlayışı dümdüz bir yolda giderken bizim gibi insanlar ya da butik yayıncılar daha gizemli, yan yollardan ilerleyebiliyor. Yani şunu baştan söylemek lazım tek derdimiz kitap basmak, çok satsın diye uğraşmak ve de çok büyük olmak değil ince düşünülmüş kaliteli işler yapmak. Her ne kadar zor bir yol olsa da niyetler önemli ve ortaya çıkan ürünler daha da önemli…
 

  1. Paris Yayınları (yayıncılık açısından) 2020 salgınını nasıl değerlendiriyor?

Virüs doğrusunu söylemek gerekirse bütün planları-düzenleri bozdu. Zaten 2018 döviz krizinden sonra çok sıkıntılı bir sürece girmiştik. Zira biz yayınevi olarak çoğunlukla telifli, yabancı, yeni, önemli eserlere yer vermeye çalışıyorduk. Her ne kadar telifsiz çeviri eserlerimiz olsa da -ki onlar da ya hiç yayımlanmamış, gözden kaçmış ya da popüler olmadıkları için tercih edilmemiş önemli kitaplardı- biz asıl olarak yabancı-etkili-telifli kitaplarla ilerleyelim istiyorduk. Döviz kurunun dengesizliği ve de aşırı yükselmesi işleri zorlaştırmışken bir de bu pandemi durumu oluştu. Kitabevleri, mağazalar kapandı. Yeni kitap basımı çok zorlaştı. İnternet ne kadar etkili bile olsa yeterli olmuyor ve de gerçek kitapseveri asla mutlu etmiyor. Çünkü kitap ellenip koklanan bir şey. Almadan önce şöyle bir karıştırmak, internetten alacak olsan bile bir kitapçıda kitabı yakından görmek çok farklı durumlar. Bu normale dönülmesi en önemli arzumuz. Bunun dışında birçok insan da bu sektörde işsiz kalır muhtemelen veya freelance bile çalışıyor olsa işleri azalır, geliri düşer. Bir de bizler hem yeni hem butik yayınevleriyiz. Sürdürülebilir bir yayıncılık için destek görmek şart. Bu iş milletlerin geleceği ile de ilgili bir iş olduğu için, yani kültür-sanat-edebiyat öyle hafife alınacak ve de vahşi kapitalizmin dişleri arasında parçalanmaya terk edilecek ve sadece büyük yayınevlerine bırakılmayacak bir önem arz ettiği için acilen devletin kültür sanata bakan birimlerinin karşılıksız desteklerde bulunması, kitap alımlarını artırarak yayıncılığın ayakta durmasına katkı sağlaması gerekir. Yani önceden her ne yapıyorsa onun üç beş katı ya da daha fazla destekten bahsediyorum. Yoksa çok üzücü sonuçları olur, hem yayıncılık açısından hem de ülkemizin geleceği, entelektüel birikimi açısından…
 

  1. Yayıncı olarak hedefleriniz, beklentileriniz, ilkeleriniz neler? Paris Yayınları’nı niçin okumalıyız?

İlk başlarda sadece bir fikir bir tutkuyken sonradan kitapların çıkmasıyla birlikte gerçek bir uğraşıya, mesaiye dönüşen yayıncılık, Paris Yayınları için artık geri dönülemez bir noktadadır. Amacımız orta ölçekte bir yayınevi olmak ve hem edebiyat hem fikir-felsefe, hem inceleme-tarih gibi önemli alanlarda eserler üretmeye devam etmektir. Niteliğe önem verdiğimiz sanırım ortadadır. Hatta daha yeni Pen/Faulkner 2019 en iyi roman ödülünü alan bir kitabımız çıktı. Adı, “Bana Zebra Deyin”. Tam anlamıyla bir edebiyat şöleni ve herkesin kitaplığında bulunması gereken bir kitap. Bu zor süreçte yayımlamak imkânı bulduk çok şükür ki…
Para döngüsü çok önemli. Ve nitelikli kitaplara olan ilginin de artması, artırılması gerekir. Edebiyat dergileri de bu süreçte çok yara aldı. Basmak, dağıtmak gerçekten zorlaştı. İnsanlar bilgi almak, satın almak için internet ortamlarına kaldı. Bunun organik bir etkisi olur mu yoksa bir sürü şeyi suni bir düzleme mi taşır bilemiyorum. Biz biraz geleneksel yaşam tarzından geldiğimiz için sanırım internet vs. ne kadar etkili olsa da bir türlü tam olarak bazı şeyleri kabullenmek de istemiyoruz. Ve bence de haklıyız. A-sosyal bir yaşamın belirtileri gibi de görülebilecek bu gidişatın umarım tam anlamıyla baskın gelmediği bir dünyada yaşamaya devam ederiz. İşte bu yüzden de iyi eserlerin basılabilmesi için satışların iyi olması, insanların büyük yayınevlerinin etkisinden de biraz sıyrılması gerekiyor. Bu herkesin hayrına.
Bizler Paris Yayınları olarak “okumaya değer” kitaplar basmayı hedefledik. Çalışmalarımız bu yönde ilerliyor ve okumanın önemini sürekli vurgulamaktan da geri durmadan ilerlemek istiyoruz.
 

  1. Kitap yazmak, yayınevi kurmak yanında Mono ve Duygu Çağı dergilerinde de imzanız var. Dergilerden bahseder misiniz? Ne durumdalar?

Öncelikle dergi okuyan takip eden birisi olduğum için bu iki dergi de benim için ayrı bir zevkti. Önce “Duygu Çağı” oluşmuştu. Daha çok felsefe-sanat-şiir ekseninde ilerleyecekti. Şair, yazar bir arkadaşımızla aramızdaki sohbetler ve fikir alışverişi üzerine çıkarmaya karar vermiştim. Üç sayı çıkarabildik. Marjinal bir yanı da vardı. Bir yazar kadrosu oluşturmaya çalıştık. Fakat büyük bir yapı, ekonomik bir iş olmadığı için, bir de dağıtım sorunları dolayısıyla ilerleyemedi. Ama benim için iyi bir tecrübe oldu açıkçası. Burdan bir tatminsizlik kalmış olacak ki daha iyi bir iş, ülke çapında bir iş yapabilir miyiz diye yeni fikirler üretiyordum. Bugüne göre nispeten daha uygun koşullar altındaydık. Yani kağıt çok pahalı değildi, matbaalar da daha toleranslıydı. Ama bu kez felsefe-şiir ağırlıklı değil, edebiyatı bir çeşni gibi kullanan daha çok kültür ve sanat içeriğiyle öne çıkan popülist olmadan kaliteli popüler bir dergi çıkarmaktı niyetim. Bu fikre güvendiğim için ülke çapında da ses getirecek bol takipçisi olacak bir dergi olmasını umut ediyordum. Aslında bu dergide özellikle yapmaya çalıştığım şey edebiyatı sadece edebiyat dergileri formatında değil hem daha fiyakalı bir baskıyla hem de farklı bir konsept altında, okumayı çok sevmeyip gündemin, modanın, tvlerin, ünlü kişilerin veya hayat koşturmasının içinde yönünü kaybetmiş insanlara bir yol-yöntem sunmaktı. Mesela bir sayfada diyelim popüler bir isimle röportajımız var ama hemen sonraki konumuz sanat filmi diye tabir ettiğimiz bir filmin incelenmesi… bir sayfada diyelim günün ajandası var diğer sayfada hemen “heykel”le ilgili enfes bir yazı. Bir sayfada tiyatro oyunu eleştirisi ya da röportajı öbüründe Türk Edebiyatı nedir, ne değildir…
Oldukça zengin içerikli bir dergiydi. Profesyonel yazarlar, kişiler kadar amatör kişilerin de katkısıyla tabii ki özveriyle yapılan-yazılan işler… sağlam öyküler, öykücüler, önemli kitapların incelenmesi vs… renkli, cıvıl cıvıl ve bir o kadarda sorumluluk sahibi…
Karaköy Mono bence Türkiye’de dergiciliğe yeni bir anlayış, soluk getirecek bir yapıydı. Yay-sat’la dağıtımı bütün Türkiye’ye yapıldı. Ama dağıtım konusu yine tabii ki hep sıkıntıydı. Burada da büyük ve hep bilinen dergilerin üstünlüğü, hegemonyası vardı. İşte bağımsız bir yapı olmanın böyle bir handikabı var. Yine de direndik 7 sayı çıkardık, ortalama 1500 satan bir yapıydı. İlk sayımızda “Bukowski”nin çok etkileyici bir fotosuyla çıkmıştık. Attığı o çığlığı herkesin duyabileceğini düşünmüştük. Yine de duyanlar oldu tabii ki:)
5. sayımız çok özel bir adamın röportajına sahiplik yaptı: Ara Güler. Bu kez kapağımızda dünyaca ünlü fotoğrafçımız vardı. İyi ki onunla o röportajı yapabilmişiz. Hiç kolay olmamıştı bizim için. Çok heyecanlı bir süreçti. Yaklaşık bir sene sonra Ara Güler’i kaybettiğimizde o röportaj bizim kültür hayatımıza bir katkı olarak kalacak önemli bir girişimdi. Bu da çok sevindiriciydi tabii ki.
Karaköy Mono risk alan, yenilikçi bir yapıydı. Tabii ki cezalandırılması uzun sürmedi. Piyasa koşulları, devam eden dağıtım sıkıntıları, elde ettiği gelirin azlığı dolayısıyla basılı olarak yayın hayatına şu an için devam edememektedir. Ama karakoymono web sitemiz güncel ve faal. Biraz internete ağırlık verdik ve bu da gayet başarılı, heyecanlı, güncel bir şekilde ilerliyor. Ve iyi işler üretmeye çalışan, yazan-çizen, düşünen, merak eden herkese açık… Tabii ki seçici olmak koşuluyla…
 
 
 
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ömer Kaya