https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Kariyeri boyunca dedektif hikayelerine ilgisiz gibi görünen Baudrillard, makalelere polisiye parodisi gibi yaklaştığı, klasikleşmiş 19. yüzyıl dedektif kurgusunu Baudrillardian perspektifinden analiz ettiği “Kusursuz Cinayet” kitabıyla gerçeğin ve ötekinin katilini arıyor.
 
Barthes, Derrida, Lacan, Foucault ve Baudrillard. Bu Fransız düşünür isimlerin bazı ortak noktaları var. Beşi de post-yapısalcı akımın önemli kişileri. Gerçi, Baudrillard bu akıma sonradan kendini post-yapısalcı bir düşünür olarak niteleyip ekliyor ama önemli değil. Baudrillard kendini, yapıtlarıyla toplum özelinde dilin yaşamsal önemi üzerine yoğunlaştıran bir düşünür. Bu onu post-yapısalcı yapar kağıt üstünde,  eğer kendi de isterse. Baudrillard’ın aksine diğer dört düşünürün bir diğer ortak noktası ise polisiye türünde eserler vermiş olmaları. Çalınan Poe; Lacan ve Derrida’nın Poe’nun ünlü “Çalınmış Mektup” öyküsü üzerine yazdıkları bir metinlerden oluşan bir kitap. Foucault ve Barthes ise bu türden etkilendiğini yazılarında sakınmayan iki düşünür. Baudrillard ise, aksine, bu türe hep kayıtsız kaldığı bir profil çizdi ve dedektiflere olan mesafesini korudu.
 
Kötülüğün Şeffaflığı’nda kitabını örneklemem gerekirse, Baudrillard düşünsel olarak eserlerinde bilim kurguya yakın olan biri. Mesela bu kitapta ve bu düşünceleri savunduğu yazılarında Arthur C. Clarke’ın “Tanrı’nın Dokuz Milyar Adı” öyküsünün etkisi kendini gösteriyor. Ya da Borges etkilerini de yine Baudrillard’ın eserlerinde görebiliyoruz, eğer iki düşünüre de hakimsek. Fakat yine de, post-yapısalcı diğer düşünürler gibi olmasa da, türün özelliklerini koruyacak şekilde bir polisiyeye imza atıyor yazar. Bir nevi parodi polisiye diyebiliriz Kusursuz Cinayet’e. Ama ne tam bir polisiye, ne tam bir parodi. Fakat yine de güzel bir şekilde bunu işliyor Baudrillard; “bir suçun hikayesi” diyor ve gerçeğin öldürülmesinin izine düşüyor. Baudrillardian bir dedektif yaratıyor kendinden ve gerçeği öldürenleri her bir bölümde masaya yatırıp, onları bölümün sonunda mantar panosuna iğneleyip ortadaki kocaman “katil kim” sorusuna cevabı arıyor.
 
Gerçeğin Katilleri
 
“Bu bir cinayetin -gerçekliğin katlinin- öyküsüdür. Ve bir yanılsamanın -yaşamsal yanılsamanın, dünyaya ilişkin temel yanılsamanın- yok edilmesinin öyküsüdür” diyor düşünür kitabında. Kusursuz Cinayet’te Baudrillard, “tüketim toplumu, iletişim, gerçeklik, medya, simülasyon – simülakr” gibi kavramları iyice geliştiriyor. Gerçeğin etrafına ördüğü bu hikayede bu kavramları geliştirirken “bilişim” ve “iletişim” kavramları arasında da bir desen oluşturuyor ve bu deseni sanki ikisi de katil olabilir gibi bir gerilimle örüyor. Kitap bütünüyle bir eser olsa da içerisindeki bölümler teker teker birer makale. O yüzden polisiye türü yazım özellikleri ile Baudrillard’ın beyin jimnastiği yaptığını da anlıyorsunuz. Aslında yazar düşüncelerinin içerisinde kaybolmuş ve bunları gerçekten sorduğu sorularla bir sonuca eriştirmeyi hedefliyor. Kusursuz Cinayet nedir? Katili belirlenemeyen cinayettir. Biz de bu bölümler boyunca gerçeği öldüren nedir asla emin olamıyoruz. Baudrillard da olamıyor. Bir bölümün sonunda modernliği suçlarken bir bölümün sonunda teknolojiyi suçlayabiliyoruz.
 
Bu kadar polisiye tür özellikleri deyip de bundan bahsetmemek de olmaz. Gerçi, bu ayın dergisinin konusu polisiye idi. Sitemizden ya da buraya tıklayarak dergimize erişebilir ve indirebilirsiniz. Ama kısaca benim de özetlemem gerekirse, polisiye; cinayetten cinayetin nedenlerine doğru kurgulanır. Yani sondan başa. Symons’un dediğine göre polisiyede temel formülde “bir cinayet işlenir; birçok kişi şüphe altında kalır; katilin kendisi olan şüpheli hariç diğer şüpheliler elenir, katil tutuklanır ya da ölür”. Burada da Baudrillard simülasyonun tabiri caizse sinsice, gerçeği yok ettiğini ve onun yerine geçip hiper gerçeği yarattığını söylüyor. Simülasyon gerçekle imge ve sahte arasındaki farkları da böylece ortadan kaldırıyor. Yani simülasyon “gerçeğin yerine geçen sahte” diyor.
 
Simülasyon teorisi üzerine olan argümanına Kusursuz Cinayet kitabında daha az karmaşık bir şekilde katkıda bulunuyor yazar. Kabul edelim, Baudrillard argümanlarını karmaşık bir şekilde sunan bir yazar. Bu yüzden belli bir dönem, ki bu dönem Körfez Savaşı zamanı söylemlerinin gündeme oturmasına kadar devam etti diyebiliriz, yazdıkları küresel ölçeği geçtim Fransa’da dahi anlaşılmıyor. Belki hala anlaşılmıyor. Bilmiyorum ki. Bu yüzden de, bu kitabında sadece mükemmel suçun itici güçlerini kullanmış kendisi, dünyanın simülasyonla ortadan kaldırılmasını vurgulamak için bunu yapması ise gayet yerinde ve sürükleyici olmuş. Bu şekilde yaparak türün altını çizmiş, bizim türle bağ kurmamıza da olanak sağlamış.
 
Sahte Hayatlar, Sahte Duygular
 
Simülasyon üzerine en çarpıcı örneği ise savaşın artık yeni gerçeklikte TV’den izlenen bir imge olması. Yani yaşanan değil izlenen. Böylece yapaylık, gerçekliğin yerine geçiyor. Çünkü biz özneyi yani olanı, kendinden değil, taklidinden görüyoruz, takip ediyor ve tanıyoruz. Böylece iki saniye önce birilerinin ölümüne üzülürken ardından bir sosyal medya içeriğine ya da eğlence programına gülebiliyoruz. Ne mutluluğumuz ne de yasımız gerçek oluyor. Tabii ki yaşanan her şey gerçek, acılar, ölümler, savaşlar, hatta şu dönem savaştan ziyade yaşanan salgınlar. Ama hepsini bir tuşla kontrol etmemiz de gerçek ve bu bizi gerçeğin kontrolcüsü yapıyor. Peki ya gerçekten savaş bizim bir tuşumuzla son bulsaydı, ya da her gün açıklanan sayılar biz kanalı değiştirdiğimizde dursaydı ve artık salgın denen şey olmasaydı? Hiçbiri inandırıcı değil, ne bu dediğim gerçek, ne de yaşadığımız. Ama kusursuz cinayet işlenmeye devam ediyor. Medya bu cinayetin üstünü bize verdiği kanal değiştirme yetkisiyle örtüyor.
 
Mesela yeni nesil çocuklara tavuk çizin denince onların marketlerde satılan poşetlenmiş tavukları çizmesi. Bu da simülasyona bir örnek. Ya da bizlerin, alacağımız ürünleri kendimiz deneyimlemeden Instagram’da takip ettiğimiz yüksek takipçili bir bireyin önermesiyle almamız. Bu da gerçeğin taklidine bir örnek. Açıkçası bu örnekler günümüzde çok kolay çoğaltılabilir. Çünkü zaten Baudrillard’ın da dediği gibi,  görüntülerin, nesnel gerçekliği yansıtma yeteneğini yitirdiği bir sanal bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni oluşan gerçeklikte de özne için asıl gerçek kitle iletişimleriyle, sosyal medya, e-ticaret gibi yöntemlerle oluyor. Böylece ortaya çıkan bu sanal gerçekte hiçbir kavram tam olarak geçmişte doldurduğu boşlukları doldurmuyor, dolayısıyla gerçek diye bir şey kalmıyor.
 
Çok güzel bir şey diyor yine de kitabında Baudrillard. Evet, bu cinayet kusursuz işlenmeye çalışılmış belki ama yine de ardında bırakılmış izler var. O da biz, yani insanın ta kendisi. Biz, her ne kadar kendimizi, duygularımızı sanal ortama aktarsak da, her ne kadar kusursuz dünyaları yaratma arzumuzla kendimizi yepyeni sanal bir gerçeğe atsak da biz yine biz olacağız. Biz, insanlar, yine günün birinde sanal bir dünyanın içinde uyanacağız ve bu harika olduğunu savunduğumuz sahte dünyaların sadece kaçtığımız bir illüzyon olduğunu hatırlayacağız. Baudrillard, gerçekten, onunla yüz yüze gelmekten korktuğumuz için kaçtığımızı iddia ediyor kitabında. Onunla “gerçekten” karşılaşmaktansa kontrol edebileceğimiz bir gerçeği gerçekten yaşamayı tercih ediyoruz dediğine göre. Fakat gel gelelim, gerçek sandığımız gerçek değil, yani duygularımızda gerçek değil. Bu da bizleri arzuladığımız o mükemmel mutluluğa tam ters bir yönde acı veren bir duruma götürmüyor mu? Çünkü bizler, mutluluğa bu simülasyonla erişeceğimizi sanıyoruz ama yanılıyoruz.
 
Öteki, Geldiysen Üç Kere Tıkla
 
Baudrillard sadece gerçekliğin cinayetinden bahsetmiyor kitabında. “Öteki”nin de katledildiğini söylüyor. Girdiğimiz bu iletişim çağı ötekiyi yok ediyor. Peki bu ne yaratıyor? Monotonluk. Bu monotonluk ise rekabet ortamını yok ediyor. Birbiriyle çatışacak yepyeni fikirlerin doğmadan ölmesine yol açıyor. Çünkü birbirimizi taklit ederek sadece birer mimik oluyoruz. Bu modernlik mi sizce? Baudrillard’a göre değil. Günümüzde sanalda çoğalıyoruz hatta giderek birbirimizin birer kopyası oluyoruz. Hiçbir şey orijinallik içermiyor. Bundan 10 yıl öncesini düşünün. O zamanın dünyası bile ne kadar eskide kalmış ve günümüze göre orijinallikler barındırıyor değil mi? Bu yüzden bu hiper ya da sanal, ne derseniz deyin, orada yaşanan bu modern coşkular sadece birer sanal çıktı. Paylaşmak için çektiğimiz fotoğrafın akabinde suratımız düşüyorsa o duygu gerçek değildir. Kaçımızın o fotoğrafın sonrasında yüzünde o sırıtış kalıyor?
 
Baudrillard’a göre görüntü gerçeği kovmuş bile. Bu durumu ne kadar farkındayız acaba? Bir kısmımız bizi uyandırmaya çalışıyor bu yapaylık üzerine. Daha bilinçli olalım ve kontrollü olalım, hem bu gerçeklikte hem de sanal gerçeklikte istiyor. Ama gerçekten, kaçımız farkındayız. Baudrillard “farkında değilsiniz” diyor. Kendimizi gelişen modern medya, iletişim ve teknoloji ile bir çocuğu oyalanması gibi aldattığımızı söylüyor. Haklı olabilir, yaşadığımız dönem bir yabancılaşma dönemi adeta. Giderek kendimize dışarıdan bakıyoruz. Benimseyemiyoruz. Hatta şu an yepyeni olan bu dünyada sarılamıyoruz, dokunamıyoruz. Yarattığımız bu dünya bizden daha kaç duyumuzu alacak? Daha kaç fedadan sonra biz bu gerçeği tamamen bırakacağız?
 
Geçmişte izlemeyi çok sevdiğim bir diziden alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum. X-Files’ın açılış cümlesi, “Gerçek orada bir yerde”. Sizce günün birince tekrardan her rengi barındıran bir tür mü olacağız yoksa bu tek düzelikte yok mu olacağız?