
Masanın üzerindeki yeşil teneke kutunun kapağı açıldığında odanın rutubetli havasına on altı milimetrelik selüloitin o ekşi, asitli kokusu yayıldı.
Okulun demirbaş odasından, dönem sonunda zorlukla sızdırılmış eski bir Arriflex’in 16 mm’lik bobiniydi bu. Kutusuz kalmaktan kenarları kıvrılmış, perfore delikleri yer yer yenmişti. Pınar, parmak uçlarındaki o eski, pürüzlü hafızayla bandı yakaladı. Küçük, döküm montaj projektörünün dişlilerine şeridi geçirirken çıkan o metalik tıkırtı, yıllardır sessize alınmış odanın tek hareket kaynağıydı.
Işığı yaktı. Motor ısındı, hırlamaya başladı. Mercekten süzülen soluk, toza kesmiş sarımtırak hüzme duvardaki pürüzlü sıvanın üzerine düşerken, zihninin derinlerinden tanıdık bir tıkırtı koptu.
Klaket. “Motor.”
Ses yoktu. Bandın üzerindeki tek şey dilsiz bir boşluktu. Ama ses filmde değildi; eksik karelerin arasını Pınar’ın hafızası konuşuyordu. Martılar, Kadıköy rıhtımından kalkan vapurun düdüğü, su satan çocuğun bağırtısı…
Görüntü atlayarak, grenler ve dikey çizikler içinden belirdi. Duvardaki karede önce boş bir sokak göründü. Kamera sallandı, kadraj odak aradı. Pınar, sol gözünü hafifçe kısıp vizörden baktığı o güne çekildi.
Kare değişti. Kerem merceğin ortasına girdi.
Ekranda Kerem repliğini unutmuş, elindeki senaryo kâğıdıyla yüzünü kapatıp gülüyordu. Ses yoktu ama Pınar onun o hafif pürüzlü, utangaç kıkırdamasını net bir şekilde duydu.
“Kestik! Kerem, baştan alıyoruz. Üçüncü sahne, dördüncü plan.”
Tuğba girdi kadraja. Elindeki taranmamış klaketi Kerem’in burnunun dibinde çakıp kameraya doğru dilini çıkardı. Pınar’a takılıyordu. Vizörün arkasından Pınar’ın onlara nasıl sert gözlerle bakmaya çalıştığını ama beceremeyip güldüğünü biliyordu. O zamanlar her şey öyle hafif, öyle zahmetsizdi ki. Güneş ışığı rıhtımdaki tahta bankların üzerine düşüyor, hava deniz tuzu ve taze çay kokuyordu.
Film atladı. Kare hafifçe yukarı kaydı, dikey bir çizik görüntüyü ikiye böldü.
Çekim arasıydı. Kerem, elinde iki ince belli cam bardakla kameranın açısına doğru yürüdü. Ekranda tam Pınar’a doğru uzatıyordu çayı.
Pınar, duvardaki o soluk görüntüye bakarken sağ elinin parmakları istemsizce büküldü. O soğuk camın parmak uçlarını nasıl yaktığını, Kerem’in çayı verirken parmaklarının onun tenine değdiği o kısacık anı hissetti.
“Çok yoruldun,” demişti Kerem. Ses filmde yoktu, duvarda yoktu. Pınar’ın şakaklarının içinde tınlıyordu. “Bu film bitecek ve biz o festivale gideceğiz Pınar. Söz veriyorum.”
Tuğba araya girmiş, Kerem’in omzuna vurarak çayın diğerini kapmıştı. O gün Pınar için bu hareket sadece çocukça bir samimiyetti. Üçünün, o küçücük okul koridorlarında sabahlayıp kurgu masalarında uyuduğu günlerin doğal bir parçası.
Projektörün dişlisi gıcırdadı. Şerit bir anlığına takıldı. Duvardaki resim sarsıldı.
“Bir daha alıyoruz. Dördüncü tekrar.”
Klaket bir kez daha çaktı. Kerem ciddi bir yüz ifadesine büründü. Senaryodaki o yalnız adamı oynamaya çalışıyordu. Ama gözleri senaryodaki kadına değil, vizörün arkasındaki Pınar’a kayıp duruyordu. Pınar o gün bunu Kerem’in ona olan aşkı sanmıştı. Kamera merceğinin ardında duran kadın olmanın gururuyla netlik halkasını hafifçe çevirmiş, Kerem’in yüzünü pürüzsüzce netlemişti.
Film yavaşladı. Işık şiddetlendi.
Rıhtımdaki sahnenin sonuna gelinmişti. Senaryoya göre Kerem ve Tuğba’nın oynadığı karakterler vedalaşacak, iki ayrı yöne yürüyeceklerdi. Mutsuz sonla biten bir aşktı yazdığı.
Ama ekrandaki görüntü senaryodan saptı.
Kamera sabitti. Pınar açıyı kurmuş, kayıttaydı. Kerem, Tuğba’ya doğru adım attı. Senaryoda sarılmak yoktu. Ama Kerem sarıldı. Tuğba’nın yüzü Kerem’in boynuna gömüldü. İkisinin de gözleri kapalıydı. Bu bir oyunculuk değildi. Bu, kameranın gerisinde kalan Pınar’ı, çekim ışıklarını, rıhtımdaki insanları yok sayan bir sığınmaydı.
Kerem, Tuğba’nın kulağına doğru eğildi. Senaryoda olmayan bir fısıltı döküldü dudaklarından. Ses kanalı kopuktu ama dudaklarının hareketi Pınar’ın gözünün önünde belirdi:
“Devam edemiyorum.”
Projektörün çarkı takıldı. Duvardaki görüntü tek bir karenin üzerinde dondu. Merceğin yakıcı sıcaklığı selüloite temas ettiği an, Kerem ile Tuğba’nın birbirine kenetlenmiş yüzlerinin tam ortasında kahverengi, kabarcıklı bir yanık lekesi belirdi. Plastik cızırdayarak eridi, görüntü ortadan ikiye yarıldı.
Işık patladı. Ve Pınar’ın zihninde o dilsiz filmin tek gerçek sesi yankılandı:
“Üzgünüm Pınar.”
Sonrası, kireç kokulu beyaz bir tavan. Beş yıl süren bir parazit.
Gözlerini bir hastane odasında açtığında, tavandaki floresan ışık gözlerini yaktı. Hiç tanımadığı, netliği acı veren bir ışıktı bu. Annesinin eli elindeydi. Parmaklarını sıktı ama eli tanımadı; kemikleri daha belirgin, derisi daha ince gelmişti. Başını çevirdiğinde annesinin saçlarına baktı: hafızasındaki o gür siyah yerine, ince, beyaz bir tel yumağı vardı şimdi. Zaman, tıpkı film şeridi gibi, bir yerlerde atlamıştı ve o atlanan karede annesi yaşlanmıştı.
“Okul…” diyebilmişti sadece. “Bitirme projesi…”
Annesi cevap vermek yerine elini daha sıkı tuttu, başını çevirdi. O susuş, Pınar’ın sormaya cesaret edemediği her şeyin cevabıydı: okul çoktan bitmiş, kepler havaya fırlatılmış, o küçük sinema çevresi çoktan dağılmıştı. Hayat, Pınar’ın etrafından akıp gitmiş, onu o beş yıllık derin uykunun içinde kurutmuştu.
Bir daha kameraya dokunmadı. Yatak odasındaki gardırobun üstünde duran o siyah bez çantayı indirmedi bile. Bir gün merakına yenilip fermuarını iki parmak araladığında, içeriye sızan rutubetten objektifin merceğinde türemiş beyaz, örümceksi mantar lekelerini gördü. Doku canlılığını kaybetmişti. Senaryo defterinin nemden birbirine yapışmış sayfalarını zorlamadı; mermerleşmiş o kâğıtlarda ne yazdığını kurcalamadı.
Projektörün fanı son bir iniltiyle sustu, duvardaki hüzme karardı. Odanın karanlığında eriyen plastiğin geniz yakan kokusu kaldı.
Yıllardır biriktirdiği o irili ufaklı garsonluk işlerinin, çay ocaklarında harcadığı kimliksiz günlerin altındaki o donmuş katman tamamen çözülmüştü. Komşusundan ödünç aldığı eski tableti eline aldı.
Arama çubuğu karşısında parıldarken, parmaklarını ekranın üzerinde bekletti. İsim aramak, geçmişi yeniden çağırmak kadar dolambaçlı olmak zorunda değildi. Fakültenin o yıllarda açılmış eski, silinmeye yüz tutmuş kısa film blogunun adresini hatırladı. Arama motoruna sadece fakültenin adını ve festival yılını yazdı. Sayfa ağır ağır yüklendi; 2011 yılının soluk dijital afişi ekrana düştü. Afişin altındaki küçük oyuncu kadrosunda o ismi buldu. Üzerine tıklandığında yönlendirilen sayfa kilitliydi.
Kerem’in hesabı dışarıya kapalıydı. Adının yanında küçük, gri bir kilit simgesi duruyordu. Ama profilin yuvarlak fotoğrafı açıktı. Pınar ekrana yaklaştı. Zaman bir kez daha eğildi.
O fotoğraf… Kadıköy rıhtımıydı. Çekimlerin ilk günü, havanın henüz poyrazla sertleştiği, filmin henüz yanmadığı o sabah. Kerem rüzgârda saçı yüzüne düşmüş hâlde kameraya bakıyordu. Yüzünde hem şaşkın hem de Pınar’ın arkasında durduğu o merceğe teslim olmuş bir ifade vardı.
“Işığı biraz sola al Tuğba,” demişti Pınar o sabah. “Kerem, sakın gülme. Tamam… Şimdi.”
O kadrajı kuran Pınar’dı. Işığın Kerem’in göz bebeğinde bir nokta hâlinde parlamasını sağlayan, ona “Kımıldama,” diyen Pınar’dı. Kerem, aradan geçen onca yıla ve kaybolan zamana rağmen, dünyaya hâlâ Pınar’ın vizöründen baktığı o açının arkasından bakıyordu.
İsimsiz, harflerden ibaret sahte hesaptan “İstek Gönder” tuşuna bastı. Işık söndü. Ekran karardı.
Pınar masanın başındaki sandalyede kımıldamadan oturdu. Birkaç saniye sonra masanın üzerinden kısa bir titreşim geçti. Pınar’ın kalbi durdu. Parmakları buz kesti. Kabul etmişti. Fakat hayır. Titreşim ekrandan gelmiyordu.
Montaj projektörünün masadaki ayağı, tam duramamış motorun son sarsıntısıyla hafifçe kaymış, soğuyan yanık bobin yuvasından gevşeyip ahşap zemine düşmüştü.
Yere düşen bobin, kendi etrafında son kez döndü, sonra sessizce durdu. Odanın içinde, yıllardır duyulmayan bir klaket sesi kadar kısa ve keskin bir sessizlik kaldı.
Pınar yerdeki o siyah, yanık şeride baktı. Kerem de Tuğba da hastane odasındaki o beyaz tavan da artık o plastiğin içinde değildi. Zihninin içinde, hiç durmadan aynı sahneyi oynatan o görünmez projektör en sonunda soğumuştu.
Masanın üzerinde tablet hâlâ duruyordu, ekranı kararmıştı. İstek hâlâ oradaydı; cevapsız, asılı, iki insan arasında bekleyen sessiz bir kare gibi.
Pınar dokunmadı.
Işığı söndürdü. Oda, yıllar sonra ilk kez, gerçekten karanlığa gömüldü.