
Bir inancın enkazı nasıl görünür?
Ankara, 31 Aralık 2024, saat tam 21.00…
Yirmi bir yıl… Bir insan ömrünün neredeyse dörtte birine denk düşen, bir tohumun kök salıp göğe uzanma süresi kadar zamandı. Benim içinse bu süre zihnimin derinliklerinde sabırla ilmek ilmek ördüğüm, her sahnesini, her repliğini bir kuyumcu titizliğiyle işlediğim bir tiyatro metniydi. Bir zanaatkârın ruhunun en nadir mücevherini yirmi bir yıl boyunca sabırla işlemesi gibi, o kusursuz senaryoyu zihnimin kıvrımlarında yonttum. Tam yirmi bir yıl… Çocukluk düşlerinden genç kızlık sancılarına, her uyanık anımın gizli laboratuvarında yoğrulmuş, en umutsuz anlarda bile içimi ısıtan bir rüyaydı. Satır aralarını, her bir nefesi, her bir jesti kılı kırk yararak tasarladım. Her yeni yaş, metne eklenen bir tirat, bir dekor değişikliğiydi. Hayır, bu sadece bir oyun değildi; bu, acıdan arınmış “mutlu son”u kendi ellerimle garanti altına aldığım kutsal metnimdi.
Ve işte, o büyük gün gelip çatmıştı. Kentin göbeğinde, asırlık taşların arasında yükselen o ihtişamlı salonda, yirmi bir yıllık emeğimin nefesi sahneye üflenecekti. Biletler anında eriyip tükenmişti. Yirmi bir yıllık sabrın, defalarca yırtılıp yeniden yazılan bir kâbusun ve bir hayal-i muhalin nihayet sahneye konulduğu o uğultulu an. Nefesler tutulmuş, fısıltılar perdenin kadife ağırlığı altında ezilmişti. Herkesin kalbinde bir merak kıvılcımı yanıyordu ama en büyük merak, en yüksek gerilim ve en saf coşku, bu eserin mimarı olan benim kalbimde atıyordu. En ön sıradaki kadife koltuğuma çakılmıştım; kalbim, göğüs kafesime çarpan bir sarkaç gibi zamanı dehşet verici bir hızla sayıyordu. Işıklar titreyerek söndü ve perde bir tabutun kapağı gibi aralandı. Işıklar, sahnenin merkezindeki iki figürün üzerine düştüğünde dünya, yalnızca o iki insanın nefes alışverişinden ibaretmiş gibi sessizleşti. Ah, o an! Tıpkı zihnimdeki gibiydi. Benim yazdığım, tasarladığım, her jestini, her bakışını adeta kumaşına işlediğim o kahraman. Başroldeki o kahraman, tam da hayalini kurduğum gibiydi; her hareketinde, benim ona yazdığım mutlu sonun vaadi vardı. Hikâye nihayet başlıyordu. İki ayrı nehrin, yirmi bir yıllık birikimin ardından, mukadder bir coşkuyla birbirine karışma hikâyesi. Onlar, fırtınanın en şiddetlisinde dahi birbirine sığınmayı bilen, birbirinin yarasına merhem olmayı seçen iki ruhun gölgesiydi. Sahnede birbirlerinin hayatına bir kasırga gibi giren o iki kişi, benim kâğıda döktüğüm kaderin izdüşümüydü. O kadar mutluydum ki… Her replikte, her sarılmada, geçmişin tüm sancılarına bir af dileği gönderiyordum. İlk perde tam da hayal ettiğim gibiydi; her replik olması gerektiği yerde parlıyordu. Bir nehrin yatağını bulduğu ânı izledim.
Ama sonra… İkinci perdenin ağırbaşlı gölgeleri sahneye çökmeye başladığında, kalbime önce fark edemediğim bir soğukluk sızmaya başladı. Bir anlık duraksama, bir mimik hatası, bir repliğin yanlış tonlanması… Önce küçük, önemsiz çatlaklar gibiydi. Sonra, o çatlaklardan sızan yabancı bir melodi, benim metnimin ahenkli ritmini bozmaya başladı. Yumuşak bir geçişti bu, o kadar ustacaydı ki ilk başta sadece bir anlık şaşkınlık sandım. Ama benim yazdığım o kutsal metin, sahnede yavaşça buharlaşıyordu. Sanki başrol kendi ellerimle dokuduğum ipekten pelerinini çıkarıyor, yerine kaba, tanıdık olmayan bir kumaşı geçiriyordu. Yirmi bir yıllık hayal, yavaşça bir sis perdesinin ardına çekiliyordu. Söylenmesi gereken sözler, boğazda düğümlenen taşlara dönüşüyor; atılması gereken cesur adımlar, geri çekilen gölgelere dönüşüyordu. Her şey yanlış ilerliyordu. Benim metnimde, iki kişinin birbirinin hayatına girişi, iki nehrin coşkuyla birleşmesi, çorak toprağı yeşertmesi gibiydi. Oysa şimdi, sahnelenen bu yeni dramada birleşen nehirler değil, birbirini yutan, kurutan iki girdap izliyordum. İşte o an, tiyatro metnimin, görünmez bir el tarafından yeniden yazıldığını fark ettim. İçimdeki huzursuzluk, çığlık atmak isteyen bir hayvan gibi pençelerini göğsüme geçiriyordu. Bu yabancılaşma bir ihanetti. Yirmi bir yıllık emeğime, kendi ellerimle kurduğum ütopyaya karşı işlenmiş bir ihanetti. Başrol, benim ona verdiğim tüm güveni ve tüm dekoru yerle bir ediyordu. Gözlerim, salonun karanlığına kaydı. Seyirci… Onlar, bu sapmayı fark etmiyorlardı. Pür dikkat, nefeslerini tutarak izliyorlardı. Belki de bu yeni, beklenmedik felaketin çekiciliği onları esir almıştı. Gözlerimden süzülen yaşlar, bu ihanetin sessiz tanıklarıydı. Benim kurguladığım, her fırtınanın ardından gelen bir yeniden doğuş vaadiydi. Oysa sahne şimdi bir vedanın, bir yok oluşun zeminine dönüşmüştü. Ben son bir onur kırıntısıyla her şeyi toparlamak, bir sarsıntı yaratıp yeniden o ilk metne dönmek istedim. Beklediğim, başrolün son bir hamleyle kaybolan hikâyeyi geri kazanma savaşıydı. Ama o yabancı sadece omuz silkti ve sahnenin dışına, karanlık bir boşluğa doğru yürüdü. İplerin artık tamamen ellerimden kaydığını hissettiğim o an… Gözyaşlarım, artık hüzün değil, şaşkınlığın ve tarifsiz bir huzursuzluğun sularıydı. İçimde sahneye atılıp o oyuncuyu sarsmak ve bağırmak isteyen bir ses vardı: “Hayır! Bu benim metnim değil! Bu son, benim ellerimden çıkmadı!” Ama sessizce ağlamaya devam ettim. Çünkü ben, artık sadece bir yazar değil, kendi kaderimin de aciz bir seyircisiydim. Gözlerim, sahnedeki o yabancılaşmış oyuna kilitlenirken o derin inziva zihnime hücum etti. Perde sahneye indiğinde, her şey nihayete erdiğinde, o büyük, o görkemli ve o trajik oyunun son bulduğuna bütün ruhumla emindim. Salonun o büyülü atmosferi yerini terk edilmiş bir mabedin soğuk sessizliğine bırakmıştı. İçimde yirmi bir yıldır yanan o titrek alev, artık yerini soğuk bir küle, bitkin bir kabullenişe terk etmişti. “Bitti,” dedim kendi kendime. Bu bir mağlubiyetti. Artık yapacak hiçbir şey yoktu. Oturduğum o kadife koltuktan kalkıp hayallerimi o salonun zeminine, ayaklar altına bırakıp gitmeye, bu enkazı arkamda terk etmeye hazırlanıyordum. Hayaliyle yanıp tutuştuğum tiyatro işte tam da bu noktada bitmişti.
“Buradayım.”
Aniden, o karanlığın ortasında tek bir nokta aydınlandı. Işıklar! O kör edici sahne ışıkları… Sönmemişti! Aksine, hepsi, sanki tüm evren bu anı bekliyormuş gibi, sahnenin tam ortasındaki onun üzerindeydi. Ve o… Başrol… Orada duruyordu. Bu bir sanrı mıydı? Yirmi bir yıllık takıntılı zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyun muydu bu? Yoksa kulaklarım, duymak istediği yalanı mı uyduruyordu? Çünkü bittiğini biliyordum! İliklerime kadar hissetmiştim o sonu! Ama hayır! Evet, evet! Bana bakıyordu. Şaşkınlığım, yerini tarifi imkânsız bir baş dönmesine bıraktı. Demek ki o çıkıp gidiş, o karanlık, o sessizlik… Hepsi oyunun bir parçasıydı! Hepsi bu anın şiddetini artırmak için kurgulanmış dahiyane bir oyundan ibaretti! Ahmakça bir umut, kalbimi hızlandırmıştı. Demek ki metin, nihayet olması gereken sona dönüyordu! Kalbimdeki tüm hücreler, yıkılan bir mabedin son kalıntıları gibi titredi. “Demek ki onarmak istiyor,” dedim. “Demek ki bu, benim yazdığım metne dönüşün ilk adımı.” Masadaki o an, benim için bir af sahnesi, bir yeniden doğuş provasıydı. O karanlık, şimdi bir telafi tiradıyla aydınlanacaktı. Başrol, hatasını anlayacak, sahneden kaçışının sadece metni derinleştiren geçici bir çatışma olduğunu kanıtlayacak ve nihayetinde, benim yazdığım o mutlu sonlu finale geri dönecekti.
Fakat… Ah, o masaya oturdukları an… Göz bebeklerinin içine baktığım o ilk saniyede… Şaşkınlığım, dehşete dönüştü. Çünkü gözlerinde “devam edelim” diyen o ışıltı yoktu. Benim oyun devam ediyor sandığım o sahnede, o sadece ceketini alıp gitmek için oturmuştu o masaya. Ben “başlıyoruz” sanırken, o “hoşça kal” diyordu; ama tek kelime etmeden, sadece o buz gibi duruşuyla. Tiyatronun gerçekten bittiğini, perdenin bir daha açılmamak üzere kapandığını; o masada, oyunun en heyecanlı yerinde olduğumu düşünürken anladım. Yirmi bir yıllık emeğim, yirmi bir yıl boyunca her milimetresini işlediğim o başyapıt, gözlerimin önünde bir paçavraya dönüşüyordu. Çünkü ben, yıllarca onu yazmıştım; onu en güzel, en umutlu rol arkadaşı olarak kodlamıştım. Oysa o, bambaşka bir senaryonun başrolüne geçmişti. Şimdi önümde duran, benim ona yazdığım rolün öldüğünü teyit etmeye gelmiş bir haberciden başkası değildi. Oyun bitmişti, gerçek tiyatro bitmişti… Ama bu senaryoyu ben yazmamıştım; bunu, benim sonsuz güven duyduğum, kendi ellerimle oluşturduğum başrolüm yazmıştı. Kafamda yarattığım idealin, kalbimde kurduğum o mükemmeliyetçi tiyatronun başkahramanı, ben bile farkına varamadan ne zaman ve nasıl değişmişti? Seyirci coşkuyla ayağa fırlamış, alkışlar sağır edici bir gürültüye ulaşmıştı. İşte o anda, tüm o karmaşık duygular, tüm o ihanet ve hayal kırıklığı, beynimde şimşek gibi çakan tek bir idrakle yer değiştirdi: Ben, bu adamı en başından beri, kendi yazdığım bir metnin başrolü sanmıştım. Onun her anını, her tepkisini benim kurguladığım senaryoya uyması gereken zorunlu bir hareket olarak görmüştüm. Oysa o, başından beri kendi dramını oynuyordu. İşte şimdi, o korkunç idrakin ağırlığıyla, ilk baştaki gözyaşlarım, gerçeğin dehşetiyle yıkanmış bir huzura dönüşmüştü. O gece ben, sadece bir sevdanın kaybına ağıt yakmadım; kendi mukadderatımın mimarı olabileceğime dair beslediğim o çocuksu, o müthiş kibri de toprağa gömdüm. Adımlarımı dışarıya yönelttim. Yürüyüşüm, az önce yaşadığım öfkenin ve hüznün ağırlığından kurtulmuştu. Omuz silkip doğrulduğumda, içimdeki tüm fırtına dinmişti. Çünkü artık biliyordum. Yirmi bir yıllık savaş, bittiği için değil, uğruna savaşılacak hiçbir şey kalmadığı için sona ermişti. Bu, bir mutluluk değildi; bu, hiçbir şey hissetmemenin muazzam huzuruydu. Umutlar bittiğinde o korkunç, o vurucu sükûnet çökmüştü üzerime.
Bir inancın enkazı, binlerce hayalle ömrün merkezine yerleştirilen bir mabedin buz gibi bir yabancılaşmayla kül olmasından başka nasıl görünürdü ki?