https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Kış, görevinin başında, bildiğini yapıyordu yine. Bir işgalci gibi köyü ve köylüleri esir almış, sessizliğe gömmüş, mecburi mahkûmiyetle hareket alanlarını kısıtlayıp yuvalarına hapsetmiş, yapacakları birçok şeyi de ileriki zamanlara erteletmişti.

İki gündür bazen yumuşak bir inişle salınarak lapa lapa, bazen de tipiye dönüşüp dip köşe dolduran ve aralıksız süren kar yağışı nihayet mola vermişti…

Çatısız evlerin, samanlıkların, ahırların, odun ve tezek yığınlarının üstü, sokaklar, etraftaki tepeler, dağlar… Her taraf tepeleme kar yığınıydı. Ağaçların yapraksız kuru dallarının üzerlerine beyaz bir şal örtülüydü.

Boyu yarım metreyi aşmış, kalın, beyaz bir yorgan gibi köyün üstünü, çevresindeki tepeleri, düzlükleri, dereleri örtmüştü.

Gözün görebildiği her yer dalgasız ve beyaz bir okyanus görünümünde uzanıyordu.

Gri duman rengindeki, kasvet yaratan, kapalı, puslu gökyüzü ise uzaklardaki ufku neredeyse görünmez kılmıştı. Yağmaya ara vermiş bulutlar havada asılı bekliyor gibiydi. Mevsim, karı ve soğuğuyla hükümranlığını sürdürüyordu, sessiz ama söz sahibi olarak. Koca bir yük gibi ağırlığını hissettirirken, hayatları da kışa çeviriyordu.

İnsanlar, etrafı toprakla yığılı yuvalarının deliğinden çıkan karıncalar gibi, erken saatlerden itibaren kar altında kalan evlerinin kapısından tek tek çıkmaya başlamışlardı.

Üç yanı alçak, yüksek tepelerle çevrili bu yerde yaşam olduğunu gösterir bir hareketlilik başlamıştı. Kapı önü temizleyenler, kürekle yürüyecek kadar açtıkları yoldan birbirlerine gidip gelenler, ihtiyaç giderenler, soğuktan donup akışı cılızlaşmış çeşmede su doldurup evine dönenler, samanlıkta doldurduğu saman sepetini bata çıka ahırdaki hayvanlara taşıyanlar…

Açılan ahır ve ağıl kapılarında acıkmış, yem ve su bekleyen, sahibini görünce meleyen koyunlar, böğüren inekler, kümeste öten horozlar, gıdaklayan tavuklar… Kapı önlerinde ürkek bir şekilde konup konup havalanan, yem arama telaşındaki serçe kuşları…

Anneleri izin vermese de içeride uzun kalmaya dayanamayıp bir yolunu bulunca kendilerini dışarı atıp oynaşan çocuklar ise her şartta olduğu gibi bu durumun da zevkli oyunlarını kurup tadını çıkaran tek kişiler olarak neşe içindelerdi.

Kar yağdığında çocukların yaşamları kış eğlencelerine akarken, yetişkinlerin hayatları da çileye dönerdi. Mevsimin zorluklarıyla kıran kırana savaşırlardı. Çocuklarla yetişkinler birbirine uymayan başka dünyalara taşınırdı.

İçinde odun ve tezeklerin çatırdayarak yandığı kuzineli sobaların üstünde çaydanlıklar kahvaltı sofralarının demli çaylarına hazırlık için ısınırken, köyün toprak damlı evlerinin bacalarında tüten gri, beyaz duman ağır ağır ayaz yüklü havaya yükseliyordu.

Sabahın ilk işi olarak önce hayvanlar yemlenmekte, sağılacaklar sağılmakta, ahırlardaki hayvan dışkıları temizlenip dışarı atılmaktaydı, her evde. Bu işler bitmeden kahvaltı yapılmazdı.

Yetmişine merdiven dayamış ama daha dinç gözüken Makbule Teyze odada yanan sobanın arkasında, uykudan yeni uyanmış üç yaşındaki torunuyla yarenlik edip eğleniyor, göz ucuyla da ortalığı toplayan gelini Menekşe’yi izliyordu. Gelin, yer yataklarını toplayıp yüklüğe koymuş, köşe minderlerini kabartıp yerine yerleştirmiş, çaydanlığın üstündeki demliğe çay otunu atmış, sofra bezini sermiş, üzerine de siniyi bırakmıştı.

İnce yapılı bedeni, siyah saçları, beyaz teni, yüzüne yakışan biçimli burnu olan güzel gelinini evladı gibi görürdü Makbule Teyze.

Yumuşak huylu, uyumlu, güleç yüzlü, çalışkan gelinini kızı yerine koymuştu. Sevgisini eksik etmez, iyi davranır, anne şefkatiyle gönlünü hep hoş tutmaya çalışırdı.

Odanın bir duvarında üzerinde derede su içen geyik deseni bulunan halı, diğer boş duvarda ise tavana yakın bir yere rastgele asılmış, içinde birkaç siyah beyaz ve renkli fotoğrafın bulunduğu iki çerçeve vardı.

Üç yıl önce erken yaşta ölen kocasından sonra oğlunun yanında kalmaya başlamıştı Makbule Teyze. Şehirdeki evli kızı, kendisinin yanında kalmasını istemişti ama kabul etmemişti. “Ben şehir insanı değilim,” diyordu. Köyünde yaşamayı seviyordu.

Sobanın üzerindeki maşanın üstüne bırakılan ekmeklerin ısınırken çıkardığı koku açlığı iyice hatırlatıyordu. Zemheri soğuğuna inat odanın içini ısıtan sobanın sıcaklığıyla ekmek kokusunun buluşması da ayrı bir mutluluk dalgası yayıyordu evin içine.

Oğlu Halil ineklere, koyunlara yem verip ahırı da temizledikten sonra gelecekti ama gecikmişti. Merak etmişti anası. Geline çocuğa mukayyet olmasını tembihledi.

Sonra da “Ben bir bakayım nerede kaldı bu oğlan,” deyip odadan çıktı.

Ayağında desenli yün çorapları, beline sarılı kuşağı, allı morlu renk renk desenli entarisinin üstüne giydiği kazak ve hırkaya rağmen soğuğu hissedince ürperdi. Lastik ayakkabılarını giydi, atkısını da sırtına sarıp dışarı çıktı.

Yoğun beyazlıkta kamaşan gözlerini kısarak etrafa baktı. Birçok evin damının üstünde kar küreyenler vardı. Gayretle, aceleyle çalışıyorlardı evlerin erkekleri. Her kar yağıp da molasını verdiğinde hemen geniş ağızlı tahta kürekleri alıp dam üzerlerindeki karları temizleyip aşağı atmak değişmez bir görevdi.

Evin yanındaki ahıra doğru “Haliil!” diye bir iki seslendi. Karşılığı ahırdan değil, dam üstünden gelince şaşırdı.

“Buradayım ana.”

“Bak şuna ya, kahvaltıdan sonra yaparım demişti, şimdi girişmiş işe,” diye kendi kendine söylenirken biraz açığa doğru birkaç adım attıktan sonra döndü, kafasını kaldırıp dam üstüne baktı.

Oğlunu görünce de içi cız etti. Kızdı da. Ceketi, bereyi, kazağı çıkarmış, üstünde kalan bir gömlekle ha bire karları kürekle aşağı atıyordu. Her nefes verişte ağzından buhar fışkıran, avuç içlerini arada bir sıcak soluğuyla ısıtan oğluna:

“Evladım, kazağını bari çıkarmasaydın, üşüyüp hasta olacaksın,” diye seslendi sitemle.

Oralı olmadan çalışmaya devam etti oğlu. İçi gitti anasının.

İkinci defa, biraz daha kızgınlıkla söylediğinde ise:

“Bir şey olmaz ana, sen gir içeri, az kaldı, bitirip gelirim,” cevabını aldı.

“Kahvaltı hazır, gel karnını doyur, sonra temizlersin,” dedi, belki bırakır umuduyla.

Yine olmadı. Canı sıkıldı. Dinlemeyeceğini biliyordu aslında. Otuz beşinde, dalyan gibi genç oğlu bu soğuğa da soğukta çalışmaya da alışkındı aslında ama ana yüreği buna el vermiyordu ki…

Ellerini koltuk altlarına koymuş, büzülmüş, bir şeyler düşünür gibi durdu kısa bir süre ve birden eve yöneldi. Az sonra da kafası açık, sağlam giydirilmemiş torununu, sırtını korumak için kendine yaslayıp kollarıyla sarmalayarak kucağında dışarı çıktı.

Ardından tekrar seslendi oğluna, fark etsin diye.

Halil, dolu küreği aşağı savurduğunda göz ucuyla anasına bakarken kucağında oğlunu o hâlde gördü. Görünce de anasının az önce içinde hissettikleri onun yüreğinde dalgalandı.

“Ana, ne yapıyorsun, üşüteceksin çocuğu, götür içeri,” diye telaşla, sitemle bağırdı.

Anası: “E ben de sana öyle diyorum ya oğlum! N’oldu, dayanamadın mı?” dedi, kinayeli bir şekilde tebessüm ederken.

Halil, hızla birkaç kürek karı daha aşağı atarken, anasının kucağındaki oğluna kaş altından içi giderek bakıyordu. Anası oralı değilmiş gibi davrandı. Biliyordu oğlunun buna dayanamayacağını.

Ardından oğlunun tekrar ve biraz daha kızgınca “Ana, gurban olam, götür şu çocuğu içeri, etme ya!” demesine “Bir şey olmaz oğlum, merak etme,” diye cevap verdi, yan gözle oğluna bakarken.

Halil biliyordu anasının huyunu. Vazgeçmezdi. Bazı şeyleri ya bir şekilde yaşatarak ya da yaşamış gibi hissettirerek kabul ettirirdi, öyle öğretirdi.

Daha fazla dayanamadı Halil. Küreği önündeki kara sertçe savurup sapladı. Kendini damdan aşağıya, temizleyip attığı kar yığınının üstüne atarak aşağı indi. Yarı beline kadar gömüldüğü kardan çıktı, paçalarını içine koyduğu yün çoraplarıyla pantolonundaki karları temizlemek için ayaklarını pat pat yere vurdu. Atıldı, anasının kucağındaki oğlunu kaptığı gibi hızla yürüyüp içeri daldı.

Anası ise memnun, sevgi dolu gözlerle baktı oğlunun arkasından. İstediğini yaptırmanın keyfi, hoşnutluğu içindeydi. Düşme korkusuyla, küçük adımlarla eve doğru ağır ağır yürürken kıs kıs gülüyor, bir yandan da söyleniyordu:

“Yaa, nasılmış, eşek sıpası? Dayanamadın değil mi?..”