https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg

Bir eşya ne zaman eskir? Kullanılmadığında mı, el değiştirdiğinde mi, yoksa onu hatırlayan son insan da dünyadan çekildiğinde mi? Yeşim Başal’ın Eskici Hikâyeleri, okuru tam da bu soruların çevresinde dolaştıran; eski eşyaların ardında biriken insan hikâyelerini, yaşanmışlıkları ve toplumsal hafızayı görünür kılan özgün bir anlatı-sözlü tarih çalışması.

Kitabın merkezinde Aydın’ın Veysipaşa Mahallesi’ndeki 1629 Sokak bulunuyor. Ancak burası yalnızca olayların geçtiği bir mekân değil; kendi dili, karakterleri, çatışmaları, dayanışması ve zamanı olan canlı bir anlatı kişisi gibi karşımıza çıkıyor. Eskici dükkânları, Tokat Kahvesi, mezat evleri, Arnavut kaldırımları ve sokağa taşan açık artırmalar zamanla büyük bir sahneye dönüşüyor. Herkes bu sahneye kendi geçmişiyle çıkıyor; kimi bir eşyanın peşinde, kimi geçimini sağlamak, kimi kaybettiği bir zamanı yeniden bulmak, kimi de hayatındaki boşluğu birkaç saatliğine unutmak için orada bulunuyor.

Yeşim Başal, bu dünyaya dışarıdan bakan mesafeli bir gözlemci olarak yaklaşmıyor. Yıllar içinde sokağın insanlarından biri hâline geliyor; mezatlara katılıyor, eski eşyalar topluyor, dükkânlarda oturuyor, anlatılanları dinliyor ve kendi değişimini de metnin dışında bırakmıyor. Bu nedenle Eskici Hikâyeleri, klasik anlamda yalnızca röportajlardan oluşan bir kitap değil. Yazarın gözlemleri, anıları ve yorumlarıyla eskicilerin kendi sesleri iç içe geçiyor. Gerçek kişiler, konuşma biçimleri ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarıyla anlatının merkezine yerleşiyor. Kitabın en güçlü taraflarından biri de bu: İnsanları kusursuzlaştırmadan, yargılamadan ve olduklarından başka biri hâline getirmeden anlatması.

Cengiz Karakaya’dan Tevfik Kılınç’a, Mahir Akcanlı’dan Hacı Abi’ye, antikacılardan hurdacılara, mezat sunucularından koleksiyonerlere kadar pek çok insan kendi hikâyesini kendi sesiyle anlatıyor. Her anlatı, eskiciliğin ve antikacılığın başka bir yüzünü açığa çıkarıyor. Kimi çocukluğunda gazoz kapağı, pul ya da bozuk para biriktirerek başlamış bu yolculuğa; kimi hayatının zor bir döneminde eski eşyaların arasına sığınmış; kimi marangozluktan, hurdacılıktan, öğretmenlikten veya başka bir meslekten gelerek kendine yeni bir hayat kurmuş. Bazısı için eski eşya bir geçim kaynağı, bazısı için tutku, bazısı içinse geçmişle yeniden bağ kurmanın yolu olmuş.

Kitapta anlatılan her eşya, maddi değerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Sağ kulağı kesilmiş eski bir bavul, bir kadını çocukluğuna ve artık hayatta olmayan anneannesine götürebiliyor. Bir ağızlık, bir aile hikâyesini yıllar sonra yeniden uyandırıyor. Eski fotoğraflar, plaklar, daktilolar, saatler, radyolar, kapılar ve unutulmuş defterler yalnızca alınıp satılan nesneler olmaktan çıkıyor; geçmişin sessiz tanıklarına dönüşüyor. Bir mezatta el değiştiren şey bazen bir eşya değil, bir insanın yarım kalmış hatırası oluyor.

Gülizar’ın bir yangında yıllarca biriktirdiği eşyaları ve kurduğu hayatı kaybetmesi, kitabın en dokunaklı bölümlerinden birini oluşturuyor. Bu anlatı, insanın eşyalara neden bağlandığını ve kaybedilen bir nesnenin neden yalnızca “eşya” olmadığını derinden hissettiriyor. Çünkü bazı eşyaların yenisi alınabilir; fakat taşıdıkları zamanın, dokundukları ellerin ve uyandırdıkları duyguların yerine başka hiçbir şey konulamaz. Eskici Hikâyeleri, sahip olmak kadar bırakmak, biriktirmek kadar kaybetmek üzerine de düşündürüyor.

Yeşim Başal’ın anlatısında romantikleştirilmiş, pürüzsüz bir eskiciler dünyası yok. Rekabet, kırgınlıklar, ekonomik güçlükler, değer tartışmaları, sahte ürünler, değişen mezat kültürü ve eski eşya ticaretinin giderek dijital platformlara taşınması da açıkça görülüyor. Buna rağmen sokağı ayakta tutan güçlü bir bağ var: dayanışma. Birbirine kızan, küsen, tartışan insanlar yine aynı sokağa dönüyor; yeni bir dükkân açana destek mezatı düzenliyor, zor durumda kalana yardım ediyor, ellerindeki bilgiyi ve ürünü paylaşıyor. Bu nedenle 1629 Sokak, yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil; insanların birbirlerini tanıdığı, kendilerine başka bir kimlik kurduğu ve hayata yeniden karıştığı ortak bir yaşam alanı.

Kitap aynı zamanda değişen şehir hayatına tutulmuş bir ayna niteliğinde. Hızla dönüşen kentlerin içinde küçük esnafın, eski dükkânların, kahvelerin ve sokak kültürünün nasıl ayakta kalmaya çalıştığını gösteriyor. Bir yandan Aydın’ın yakın dönemine tanıklık ederken diğer yandan daha geniş bir toplumsal soruyu gündeme getiriyor: Geçmişimizle bağımızı kopardığımızda geriye ne kalır? Bir toplum, kullandığı eşyaları, yaşadığı sokakları ve o sokaklarda emek veren insanları unutursa kendi hafızasının ne kadarını kaybeder?

Eskici Hikâyeleri boyunca mezat ortamı kimi zaman doğaçlama bir tiyatro sahnesine dönüşüyor. Herkesin bir rolü, kendine özgü sözü ve beklediği bir an var. Peyler yükseliyor, şakalar yapılıyor, tartışmalar çıkıyor, çaylar içiliyor; bir eşya yeni sahibine doğru yol alırken başka bir hikâye başlıyor. Kitabın sonunda Ahsen’in söylediği gibi bu iş bitmiyor: “Biri gider, öbürü gelir.” Eşyalar, dükkânlar ve insanlar değişse de döngü devam ediyor. Belki kitabın temel duygusu da burada saklı: Hayat, elden ele geçen büyük bir hikâye olarak devridaim ediyor.

Yeşim Başal, bu kitapla yalnızca eskicilerin dünyasını anlatmıyor; çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz insanların görünmeyen hayatlarını kayda geçiriyor. Onların emeğini, tutkusunu, neşesini, kayıplarını ve hayallerini ortak belleğe emanet ediyor. Eskici Hikâyeleri, eski eşyalara merak duyanların yanı sıra şehirlerin ruhunu, gündelik hayatın saklı kahramanlarını ve insanın geçmişle kurduğu kırılgan bağı anlamak isteyen herkes için dikkat çekici, sıcak ve çok sesli bir okuma sunuyor.