https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2020/06/hakkimizda.jpg
Yazı-Yorum’un yeni edebiyat yayını Hikâyeci Öykü Dergisi, Eylül 2026 tarihli ilk sayısıyla yayımlandı. İki ayda bir farklı temalarla okura ulaşacak olan dergi, ilk sayısında sonbaharı yalnızca bir mevsim olarak değil; hafıza, kayıp, dönüşüm, yüzleşme, yeniden başlama ve insanın kendi geçmişiyle kurduğu ilişki üzerinden ele alıyor.
Hikâyeci, yalnızca öykü yayımlayan bir dergi olmayı amaçlamıyor. Öykünün nasıl kurulduğunu, hangi dil ve biçim arayışlarından geçtiğini, yazarın metinle nasıl mücadele ettiğini ve okurun bir öykünün içinde nasıl yer aldığını da tartışmaya açıyor. Derginin ilk yazısı olan Hande Kavgacı imzalı “Hikâyeci Zamanı”, tam da bu yaklaşımın çerçevesini çiziyor. Kavgacı, öyküyü insanın dünyayla ve kendisiyle kurduğu bağın en yoğun anlatım biçimlerinden biri olarak tanımlarken, Hikâyeci’nin öykü yazarları, okurlar ve öykü üzerine düşünenler için bir buluşma alanı olacağını vurguluyor. Derginin tür incelemelerinden söyleşilere, kitap değerlendirmelerinden atölye çalışmalarına uzanan yayın çizgisi de bu anlayış üzerine kuruluyor.
İlk sayının merkezindeki sonbahar teması, farklı metinlerde farklı anlam katmanlarıyla karşılık buluyor. Zeynep Eşin, “Edebiyatta Geriye Dönüş ve Geçmişin Yeniden Kuruluşu” başlıklı yazısında sonbaharı hafıza ve anlatı zamanı üzerinden ele alıyor; geçmişin yalnızca geride bırakılmış bir zaman olmadığını, bugünün içinde yeniden kurulan ve insanın kendisini anlamlandırma biçimini değiştiren canlı bir alan olduğunu tartışıyor. Güzide Hekimoğlu ise “Sonbaharın Renginden İnsan Ruhuna: Sait Faik Abasıyanık’ın Bir Sonbahar Akşamı Adlı Öyküsü Üzerine Bir İnceleme” başlıklı çalışmasıyla sonbaharı Sait Faik’in öykü dünyası içinde değerlendiriyor.
İlk sayıda farklı kuşaklardan ve farklı anlatı anlayışlarından birçok imza bir araya geliyor. Hatice Erol, “Umut Kuşları”; Tuğba Turan, “Dünyanın Yarısını Kurtaran Adam”; Pelin Simsaroğlu, “Mevsimler Geri Döndüğünde”; Öniz Ercan, “Şişhane’de Hazan, Hüzün ve Tebessüm”; Selva Ezgi Yücel, “Temayüller ve Yazarın Öznelliği Üzerine”; Gamze A. Arslan, “Var Ol(a)mama Sancısı”; İlhan Gerimterli, “Eksilme” başlıklı metinleriyle derginin ilk bölümünde yer alıyor.
Sayının ilerleyen sayfalarında Murat Yüksel’in “Ölü”, Eda Ketenci’nin “Lekesiz”, Yeşim Başal’ın “Falcı”, Coşkun Eroğlu’nun “Bir İddia Uğruna”, Onur Akyıl’ın “Tıp”, Murat Ercan’ın “Paslı Kafes” ve Murat Özsan’ın “Şişedeki Gemi” adlı metinleri bulunuyor. Böylece Hikâyeci’nin ilk sayısı, yalnızca tek bir tema etrafında benzer anlatıları yan yana dizmek yerine farklı sesleri, biçimleri ve anlatı arayışlarını aynı çatı altında buluşturuyor.
Derginin dikkat çeken bölümlerinden biri “Öykücünün Çalışma Masası”. “Dört yazar, dört ayrı yazma deneyimi” başlığıyla hazırlanan bölümde Berna Durmaz, Derya Sönmez, Mine Söğüt ve Vecdi Çıracıoğlu, aynı sorular etrafında kendi yazarlık deneyimlerini anlatıyor. Öykünün kalıcı olmasını sağlayan unsurlar, dilin yeri, sezgi ile kurgu arasındaki ilişki, yazma disiplini, metnin ne zaman tamamlandığı ve dijital çağın öyküye etkisi gibi başlıklar, dört farklı yazarlık pratiği üzerinden tartışılıyor. Bu bölüm, okura yalnızca bitmiş metni değil, metnin görünmeyen çalışma alanını da açıyor.
İlk sayının önemli dosyalarından biri de Murat Yalçın’la yapılan “Öykünün Görünmez Damarı” söyleşisi. Yalçın; çağdaş Türk öykücülüğünün bugünkü anlatı dili, özgünlük, kalıcılık ve bir yazarın kendine ait sesi kurma çabası üzerine konuşuyor. Söyleşi, edebiyatta yalnızca “yayımlanabilir” olanın değil, yeni bir söz söyleme ve kendi dilini yaratma meselesinin de altını çiziyor.
Hikâyeci, okuru edilgen bir konumda bırakmayan bölümleriyle de dikkat çekiyor. “Çizgi Öykü” bölümünde okura bir dizi görsel sunuluyor ve henüz yazılmamış hikâyeyi tamamlaması isteniyor. Yaşlı bir adam, boş bir sandalye, savrulan yapraklar ve saklı bir sır üzerinden başlayan bu görsel anlatı, okuru doğrudan yazının içine çağırıyor. Seçilen çalışmaların sonraki sayıda yayımlanması planlanıyor.
“Hikâyeci Öykü Atölyesi” bölümünde ise Mert Tokatlı, Ayşegül Tuncel, Esra Cankaya, Berrin Akarsu ve İdris Kenç imzalı metinler ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Bölümde yalnızca metinlerin güçlü yanları gösterilmiyor; tekrarlar, anlatıcı tercihi, betimleme yoğunluğu, sahneleme ve final gibi kurgu unsurlarının nasıl geliştirilebileceği üzerine de somut editoryal değerlendirmeler yapılıyor. Böylece Hikâyeci, dergi ile atölye arasındaki sınırı bilinçli biçimde geçirgen hâle getiriyor.
İlk sayının bütününe bakıldığında ortak bir soru beliriyor: Bir öyküyü yalnızca anlatılmış bir olay olmaktan çıkarıp edebiyata dönüştüren şey nedir? Hikâyeci bu sorunun tek bir cevabı olduğunu iddia etmiyor. Tam tersine, farklı yazarların, okurların ve metinlerin aynı soruya farklı yerlerden yaklaşmasına alan açıyor.
Derginin arka kapağındaki kısa ama belirleyici ifade de bu tavrı özetliyor: “Yaşamak kurcalanmalı.”
Çünkü Hikâyeci’nin derdi yalnızca hikâye anlatmak değil; hayatın üzeri örtülen, unutulan, görmezden gelinen, yarım bırakılan ve yeniden söze ihtiyaç duyan taraflarını kurcalamak. Öyküyü sonuca ulaşmış kapalı bir metin değil, düşünmenin ve yeniden bakmanın bir yolu olarak görüyor.
İlk sayısıyla okur karşısına çıkan Yazı-Yorum Hikâyeci Öykü Dergisi, geçmişin güçlü öykü birikimiyle bugünün yeni seslerini aynı sayfalarda buluştururken, öykünün geleceğine ilişkin tartışmaya da kendi yerinden katılıyor.